Cehaletin Cazibesi – V : Hakikatin Peşinde…

Gazali bilginin peşine düştüğü yolculuğu neden tasavvufta sonlandırdı? Munkız’da bir şeyi fark ettim. Biz birbirimize benziyorduk. Ergenlik ile girdiği sorgulama süreci Gazali’ye hakikati nasıl elde edebileceğinin peşine düşürmüştü. O bu hedefinden hiç şaşmadı. Sonunda döneminin neredeyse bütün bilimlerinin ana kitaplarını okuyup tatmin olamayınca uzlete çekilip tasavvufçuların yoluna girmeyi tercih etti. Memnun oldu mu, aradığını buldu mu orasını bilemiyorum. Fakat bildiğim, gördüğüm bir şey var.

O’nun ait olduğu zamanda akıl ve kalp farklı bilgi teorilerinin konusuydu bugün ise kalbin de aklın da aynı merkezden çalıştığını biliyoruz. Akıl nöronların, kalp de hormonların marifeti ve her ikisi de beynin ürünü. Anlamak deyince prefrontal lobun faaliyetlerinin, inanan yani güvenen beyinde ise limbik sistemin baskın olduğunu biliyoruz şu anda, ileride ne değişir bilemem.

Anlam, bir analiz sürecinin sonucu. Bu nedir, ne işe yarar, nasıl çalışır gibi sorular “o şeyi” anlatır. Bu sayede beynimiz o kişiye ya da eşyaya bizi konumlar. Ateş yakar, uzaklaş; su canlılıktır, ona ihtiyacın var, onu koru gibi. Toprak ile suyu birleştirince çamur olması beynimizi önce hayrete düşürür, böylece yeni bilgiye yer açar. Süreç, şema ve organizasyonların beyne belletilmesiyle nöral ağlar serpilir, büyür, büyür. Sonunda teori oluşturacak birikimlere kapı aralanır. Bu sayede dünya, evren gibi büyük yapıları, organizasyonları anlamaya adım atarız ama bir sorun var. Zihnimiz o kadar büyük değil. Elmayı parçalayabiliriz fakat evrenin ucunu hala göremedik. O zaman devreye çok ilkel bir refleks giriyor. İnanmak.

Nasıl olup bittiğine, sürecine ve sonucuna tanık olmadığımız şeylere dair teori üretemediğimiz için inanmayı devreye sokuyoruz. Bu aynı zamanda bizim hayatta kalma stratejilerimizden biri. Dışarıda bir şey gördüğümüzde ondan ipuçları çıkartarak büyük bir tehlikenin kapıda olabileceğini sezip tehlikeye atılmama, korkma. Bilene kadar korkmak beynimiz için hayati bir refleks. Mesele Tanrı ise eğer?

Tanrı-Allah ne derseniz, onu ispat etmek aklın görevi mi? Hayır. İspat, öncelikle bir şeyin yeniden gözlemlenebilmesi demektir. Yerçekimini ispat edebilirsiniz. Fotoelektiriği, kovalent bağları, peki ya sevdiğinizi?

Benim esas derdim Gazali’nin gördüğü bir şeyi görmüyor olabilir miyiz sorusu. Gazali neden uzlete çekildi? Neyi fark etti? Neredeyse yoldaki karıncayla cedele tutuşabilecek bir adam, neden bir anda her şeyi bırakmayı tercih etti? Benim tahminim şu.

Akıl, anlamak ile görevli olduğu için bu da onu muhteşem bir tümdengelim, tümevarım ustası yapıyor. Parçalıyor, birleştiriyor, bunu sürekli yapıyor. Sürekli çalışan bir yapı olan akıl herhangi bir şey hakkında “karar” verebilir mi? Son hız ilerleyen bir araba sizi sahile götürür ama sizin istediğiniz denizi seyretmek ise arabayı durdurmanız gerekmez mi? Gazali işte karar, istikrar için aklı bir yerde durdurması gerektiğini gördü.

O kesinlikle döneminin en büyük akıllarından biriydi. Felsefeye değil bazı felsefecilerin argümanlarına düşmandı. Kendisi de fıkıh usulüne mantık eklemleyerek felsefenin bir koluna dönüştürdü. (Ha fıkıhçılar onun da hakkından geldi o başka mesele.)

Onun felsefecilere yönelik itirazlarını ondan daha fazla sahiplenen birileri her seferinde onu bahane ederek aklı itibarsızlaştırmaya çalıştılar, halk arasında örgütlü tekkeleri ve tasavvufu da bunun için kullandılar ve elimizdeki sonuç bu. Bundan sonra ne yapacağız esas mesele.

Gazali, aklı kutsamadı, kullandı. “Kul”luk kelimesinin kökünden türer kullanmak da. Bir şeyi kullanıyorsanız onun üstünde, üzerinde olmanız gerekir.

Aklı kullanmak, onu durmaksızın çalıştırmak ama yeri geldiğinde dinlendirebilmek ve dillendirebilmek yetisini de içermeli. Beynimiz akıl dışında hissiyatlarımızı da kullanıyorsa his ve sezgilerimiz de kişiliğimizin, hakikatimizin bir parçası olmak zorundadır. Ama ne kadar akıl ne kadar his kullanmalıyız? Felsefeciler gibi salt akıl ya da tasavvufçular gibi salt sezgi bize yeter mi? İki tarafı da bilen biri olarak benim oyum hayır’dan yana. En iyi hakem ve örnek ayetler ise, Rabbimizin bize sunduğu beynimizin ayetleri bu konuda da bize liderlik edebilir. Beynimiz akıl ve hissiyatı tek başına kullanmıyor. Düşünürken seziyor, sezerken de düşünebiliyor. Biz neden birini  diğerinden ayıralım ya da nerede ayıralım?

Hakikatin tümel bilgisini ararken sadece akıl ya da histen yana tavır almak bize kaybettirir. Öncelikle bu ikisinin çalışma prensiplerini bilmek zorundayız.

Akıl, parçalar ya da bütünler. Sol beyin ile ilişkilendirilir bu yeti. Kalp dediğimiz limbik sistem bizi bir bütün olarak durumu kavratmaya çalışır. Acıyı, sevgiyi, hüznü onunla biliriz, tanırız.

Allah’ın bize verdiği bu iki aleti biz nerede nasıl kullanıyoruz? Akılla Allah’ı ispat derdimiz var. Gazali’nin kelam ve felsefe serüveni buna odaklı. Kendisini düşünceden uzaklaştıran da burası. Aklın ona tam bir hakikat görüntüsü, hissi verememesi.

Peki, akıl hakikati bize göstermekle mükellef mi? Hayır. Aklın görevi bize hakikat gibi görünen görüntüleri, hayalleri, iddiaları çürütmek. Akıl, reddetmenin bütün yollarını bilir, kullanır. Nasıl, neden olmayacağını bize gösterir.

Gazâlî’nin İḥyâʾının en eski nüshalarından biri olan Muḫtaṣarü’l-İḥyâʾın ilk ve son sayfaları (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 1675)

II

Tevhidin ilk esası Tanrıları reddediş kısmı aklın uhdesindedir. Aklını kullanan ve tutarlılık peşine düşen biri, bir kişinin diğerinin efendisi olamayacağını anlayabilir. Kaldı ki bilinçsiz bir eşyadan yontuk nesne nasıl Tanrılaşır?Bütün Tanrılık iddiaları akıl sayesinde çökertildikten sonra tevhidin ikinci kısmı için kalp devreye giriyor. Eğer hiçbir şey tanrı olamazsa bu durumda bütün bir varlığı, düzeni ben neye, nereye atfedeceğim.

Akıl ancak çaresiz kaldığında inkardan vazgeçer. Allah’ın varlığına ya da yokluğuna delil arayan iki kişi esasen aynı çıkmazda seyreder. Akıl ne onun ispatına ne de inkarına muktedirdir. İsteyen her ikisine de yeterince delil bulabilir.

Hudus delilini ele alalım. Kainat ezeli olsaydı durgun bir su gibi olurdu. Değişim olmazdı. Eğer değişim varsa demek ki başlangıcı da vardır. Başlangıcı varsa başlatanı da vardır. Demek ki evren yaratılmıştır şeklinde özetleyebiliriz.

Biz ne evrenin başlangıcını ne başlatanını gözlemleyebiliyoruz, yeniden bir evren yaratamıyoruz. Alıştığımız kesinlik ile kelamcı, filozof müminlerin bize sunmak istediği kesinlik birbiriyle uyuşmuyor.

Bu aklın aciz, kör, topal olduğunu mu gösterir yoksa aklın mahiyetinin yeterince kavranamadığını mı? İkincisi.

Neden? Bize din hep bir zorunluluk ana çerçevesinden (mainframe) aktarıldığından Allah ile şöyle samimi bir sohbetimiz olmadı (genel olarak). Kaç kişi Rabbine “Seni seviyorum” diyebilecek samimiyete erişebilmiştir mesela. Bu Tanrı algısı bütün putperest toplumlarda ortak. Ruhbanlar insanları Allah ile korkutarak sindirmiş sonra “ama bize üç beş altın  ateşlerseniz sizin için bir şeyler ayarlarız” diyerek kendi metafizik iktidarlarını tahkim etmişlerdir. Allah da peygamberleriyle dini metafizik alandan reel alana çekmiş, insanı ve ilişkilerini merkeze alan “ed-Din”i hatırlatmıştır.

Tarih boyu bu süreç hiç değişmemiş ve aklın rolü de burada meydana çıkmış. Sahte tanrıları reddedebilme gücü.

Putperestler aşırı inançlı toplumlardır. İnanç akıl ile eşleşmediğinde insanı batırır. Batık toplumlara akledin mesajı “Allah’ı kabul edin” değil “Efendilerinizi reddedin” üzerinden işlemiştir. O yüzden akıl dinin değil dinlerin düşmanı, Allah’ı değil tanrıları, efendileri inkar için hazır bekleyen bir ordudur. O kabul değil reddetsin diye çalışır.

Genel olarak filozofların metafiziğe reddiye, kelamcıların medhiye düzerek girdikleri çıkmaz buradadır. Kimin malını kime kullanıyoruz diye sorma ihtiyacı hissetmezler. Akıl Allah’ın varlığını kabul edecekse nasıl oluyor da her şeye aklı eren o kadar insan arasından ateist, deist, agnostik çıkıyor? “Eğer Rabbin isteseydi herkes iman ederdi” ayeti bu yarayı deşiyor esasen.

Benim aklımla dalga geçmeyin, bırakın kim neye inanıyorsa inansın, sizin göreviniz inanç bekçiliği yapmak değil, fakir, yorgun, dargın, bitkin insanların yardımına koşmak. Size ne insanların inancından, Siz kendi kurduğunuz düzenlerle fakirleşen, yoksullaşan insanların derdine düşün.Buradan başka bir boyuta açılıyoruz öyleyse. Din, teoloji, ilahiyat neyin derdindedir? Hristiyan ve İslam teolojisi büyük ölçüde tanrının varlığı konusunda hem fikirdir. İsa’nın Tanrımsılığı işleri bozar. Onu karıştırmayın aslında üç birdir, bir üçtür, ışık tektir, gölgesi beştir diyerek bir türkü başlar ardı gelmez.

Klasik kelam da bize aynı delilleri sıralar. Maksat diğer dinlerin temsilcilerinin İslam’ın lüzumsuz ve geçersiz olduğuna dair söylemlerini boşa çıkarmaktır. Bu kelamın ya da felsefenin halka bir faydası var mıdır? Hayır. Çünkü kitle karın doyurmayan faaliyetleri önemsemez. Dinin bir boyutu da burada ortaya çıkar. Esasen midesinden başka derdi olmayan kitle din sayesinde metafizik alana ilgi duymaya mecbur kılınır. Bu onlara soyut düşünebilme kabiliyeti aşılar artık ne kadar mümkünse. İslam üzerinden gidersek bunun başarıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İlk inen ayetlerde cennetin tam bir günah şehri olarak gösterildiği insan suresinin ayetlerinden görülebilir. Son inen ayetlerde ise “Allah’ın rızası her şeyden büyüktür” cümlesini idrak edebilecek seviyelere gelmiştir artık toplum. Soyut düşünebilen insanlar artık olan bitenin ardındaki organizasyonları, art niyetleri de görebilir ve bunlara karşı organize olmak için midesinden feragat edebilir.

Din, konusunda anlaşmazlıklar, kavgalar nerede çıkar, işte tam burada. Dini metafizik akıl ve dil oyunları mesabesine yücelten/indirgeyen akım dini tahrif eder ve bir edebiyat ve hayal faaliyeti olarak topluma aktarır. Din deyince akla masal gelir. Kim ne kadar, nerede uçmuş, bunu kim görmüş? Bütün mesele bundan ibarettir.

Peygamberlerin getirdiği din ise tamamen reel, sosyal, cari olana, muktedirlerin hasır altlarına dikkat çeker. Burada bir sorun var diye bağırır peygamberler. Allah’a inanın, başka tanrılara inanmayın çağrısına cevap verilmeyişinin sebebi, bu inancın sonunda toplumun üst tabakasının yerinden olmasıdır. Bana faydası ya da zararı olmayan bir Allah’a inanmak ile inanmamak arasında ne kadar fark olabilir ki? Niye reddedeyim?

Akledin çağrısının putperestler nezdindeki karşılığı reddedin idi. Akıl ile derdi olanların da sakladıkları karın ağrısı buradadır. Onlar akla değil akledenlerin mahallesinde salyangozların satılamamasına vahlanıyorlar.

Fakat yazık bize ki biz de dini sosyal ana çerçevesinden çıkarıp bir akademisyen meşguliyetine dönüştürdüğümüz için biz de onlara hareket alanı açıyoruz.

Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife adlı eserinin ilk ve son sayfaları (Râgıb Paşa Ktp., nr. 827)

Ahmet BAYRAKTAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...