Şirkin Doğuşu-VIII

“Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Onun dışında dilediğini affeder”19 ayetini okuyan insanların aklına gelecek ilk şey Allah’ın cehennemi kendisine inanmayanlar için hazırladığıdır. Buna inanmak başka inançları da davet eder. Allah bencildir. Allah insanları keyfince cezalandırır. Allah dilediğini saptırır dilediğini doğrultur20 ise bu durumda ben kendi irademle inanamayacağım, o zaman da Allah kendi istediklerini kendi keyfince cezalandıracak demektir.

Bugün dine ve Allah’a düşman insanların ezici çoğunluğunun delilleri bu ayetlerden ve algılardan oluşmuştur. Sosyal medyada din ve dindar düşmanlıkları bu algıdan beslenir. Kendi mantık evrenlerinde tutarsız değiller. Tutarsızlık dinin asıl kaynağı olan Kuran’ı bağlamından ve bütününden bağımsız, onu bir zamanlar yorumlayanların etkisiyle yorumlamak. İnancı aklın önüne geçirmek, ötekini kendinden fazla önemsemek. Allah’ın her insana indirdiği ayeti olan aklı, sürünün kutsiyet atfettiği insanların, öncülerin ardına konumlamak.

Şirk böyle bir iklimde doğar. İnsanlar önce kendilerinin değersizliğini benimser, bunu normalleştirir. Kendilerinden daha kut- sal kişilerin olabileceğini varsayar, bu düşünceyi kutsar, eleştirilmez beller. Eleştirenlerin hadsiz, küstah, toplumdan dışlanması gereken varlıklar olduğunu düşünür. İnançlarla örülmüş, çevrilmiş zihnin konforunu bozan her türlü düşünceyi, inançla besle- nen iktidarın sonu algılar. İktidarlar saldırının inanca olduğunu söyleyerek kitleyi örgütler. Halk özgür düşünen, hanif insanların doğru olabileceklerini düşünmek istemez.

İktidarın var olabilmesi ve devam edebilmesi için halkın itaatinin sürekliliğinin sağlanması, kral’ın dertsiz, tasasız, cefasız bir hayat sürmesi için halkın vergilerle ikame edilen düzeni idamesi gerekir. Krallar açık ve net “Ey cahil halk, ben size bir yalan söyledim, kendimin vazgeçilmezliğine inandırdım. Sizin sağlığınız, refahınız, daha iyi bir hayatın bensiz mümkün olmayacağı, ben olmazsam sizin her şeyinizi kaybedeceğine İkna ettim. Bu yüzden bana kayıtsız şartsız, kesin ve şüphesiz biçimde bağlanmanız gerektiğini iktidarımın beslediği uzantılarla sizi ikna ettim. Gerekirse benim için ölecek, bu ölümün de tanrılar tarafından sonsuz cennetle ödüllendirileceğinize inanacaksınız aksi takdirde benim rakip devletlere, iktidarlara meydan okuma ihtimalim sıfırlanır” diyemez. Onun yerine Allah’ı, dini kullanır. İnsanlar da oradaki din kelimesine ve dinle ilgili bütün kavramlara, kurumlara, kişilerin sözlerine uymayı kutsal bir görev sayar. Kralın kendini ve uzantılarını normlaştırmak için kutsallaştırması, eleştiriden muaf tutması, söz söylenemez alana çekmesi gerekir ki bu bahsi geçenleri ilahlaştırmak, yani şirktir. Dolayısıyla her şirk bir zulmün sonucu doğar, doğmuştur. Her peygamber de bu zalim topluluğun doğurduğu, tesis ettiği şirki, zulmü durdurmak için gönderilmiştir. Bütün peygamberlerin muhatapları zalim iktidarlar ve onlarca kutsanmış dini görünümlü kişiler ve kurumlardır.

Nuh’un muhataplarını düşünelim. “Ey kavmim, Allah’tan başka ilahlara tapmayın” ikazını duyduklarında ne yaptılar, ne düşündüler? Neden onca seneler uğraşmasına rağmen Nuh’a inanan bir elin parmağını geçmedi?

İşinize gittiğiniz bir sokakta bir kişinin limon sattığını düşünün. Bir sene iki sene oradan geçtiniz ve aynı kişinin halen orada limon satmaya devam ettiğini gördünüz. İçinizden “A bu adam hiç yerinden ayrılmadı, burada kalıcı demek ki, vurgun yapıp gitmeyecek, şundan bir limon da ben alayım” düşüncesi geçer. Nuh peygamberin bir limoncu kadar hükmü, güvenilirliği yok muydu ki söylediklerine kimse inanmadı?

Bu sorunun cevabını önceki yazılardaki inanç-inkar ilişkisiyle düşünmemiz gerekiyor. Nuh, yanındaki insanlara Allah’a inanın dediğinde muhatapları “Sizi Allah’a yaklaştırdığını düşündüğünüz efendilerinizi, kutsallarınızı, mübareklerinizi terkedin” diye anlıyorlardı ve bu tam da Nuh’un ilettiği mesajdı.

Nuh’un kavmini önemli kılan onların Adem’den sonra ilk peygamber gönderilen kavim olmasıydı. Akıllanan ve hatalarıyla yüzleşen insanoğlu kendi örgütlenmelerini kurmaya, artık bir hayvan gibi mağarada değil açık alanda yardımlaşarak, iş bölümü yaparak, organize olarak insanca yaşamaya başlamıştı. Tek tanrı fikri herkesin kabul ettiği kimsenin itiraz etmediği yegane inançtı. O Tanrıyla ilişkinin nasıl kurulacağı, ilişkinin nasıl derinleşeceği zaman içerisinde peygamberden din adamlarının inisiyatifine geçti.

Haddi aşmayın emri insan için yeterliyken, iş bölümünde kendisini iş yapmamaya, daha kolay işi yapmaya, başkaları çalışsın ben yiyeyim diye düşünen insanların varlığı “ben acaba insanları ne ile sömürebilirim”, “Ben ne dersem insanlar kayıtsız inanır beni sorgulamaz” sorularının sorulmasına götürmüştür. Görünmeyen bir varlığın görünür elçileri olduğu fikri herkes için cazip imkanlar sunmuştur.

Halk, kendi ailesinin maişeti için uğraşırken tahsil ettiği ürü- nün bir kısmını bu “kendini feda etmiş(!)” din adamlarına vererek kutsal tanrı için ayrıca bir ibadete ihtiyaç duymayacağı fikrine ısınmıştır. O mübarekler sayesinde Allah’ın kendilerini cennete alacağını “Ha sen madem falan efendinin öğrencisi, sevenisin, onun yüzü suyu hürmetine sana soru sormayacağım, çünkü sen benim çok sevdiğim, kendisini dünyevi bazı şeyler için yetkilendirdiğim o güzel insana biat ederek bütün her şeyden azad oldun” diyeceğini düşünmüşlerdir.

Bu düşüncenin kaynağı elbette dini değil dünyevidir. Devletin kurallarla değil devlet sahiplerine yakınlık ve onların üzerinde etkinlik derecesi ile yürütüldüğü toplumlar, dinin de bu şekil-  de işlemesinden garipsemezler. Burada olan orada da olur diye düşünürler. Tanrıyı krala, dini de rejime benzetirler. Tamam işte bizdekinin aynısı diyerek kendi yarattıkları zulüm sistemini zihinlerindeki Tanrı ve din’e birebir uygularlar.

Devlet organizasyonunun şahısların inisiyatifine bırakıldığı bir sistemde “Kralımız ölürse biz aç kalırız” düşüncesi kralı tanrılaştırırken tanrının da kralvari bir varlığa dönüşmesi kaçınılmazlaşır. Çünkü toplum din ile devleti birbirinden ayırmaz, yakın yüzyıla kadar da ayırmamıştır. Dinde olan her şey devlette, devlette olan her şey dinde yaşamış, yaşatılmıştır. Bu nedenle peygamberler yalnızca halkla değil aynı zamanda o halkın devlet başkanlarıyla da savaşmak, tartışmak zorunda kalmıştır. Nuh’tan beri bütün peygamberlerin düşmanları devletler ve onun uzantıları olmuştur. Hakikat söylendiğinde, adalet, erdem istendiğinde “Bu deliyi susturun, bu sizin kötülüğünüzü istiyor, işinizi elinizden alacak bütün sistemi çökertecek” yaygarasının dikkate alınışının başka bir izahı olamaz.

Dikkat edileceği üzere bütün tabiatı kuşatan entropi ilkesi dinde de tevhitten şirke bozulma şeklinde gerçekleşmiştir. Başta insanlar Allah’a inanıp mutlu yaşarken, bazı insanların diğerlerinden daha fazla mutlu olmak için onların mutluluğundan çalabileceği fikrini hayata geçirmek için dini duyguları, kavramları ve kurumları kullanabileceği fikri işe yaramış, şahısların ölçüsüz ve dengesiz zenginleşme, güçlenme fikri, dinin ve toplumsal örgütlenmenin bozulmasıyla başlamış ve devam etmiştir.

İnsan Allah’ın kendisine fıtratından verdiği akılla mutlu ola- bilecek iken, bazı insanların onları Allah adına kandırma teşebbüsleri gerçekleşmiş, bozuk din gerçek mutluluğun yerini almış, Nuh’un kavmi de kendilerine bağlantıları sayesinde cennete gideceklerine kesin bir şekilde inandıkları vedd, yeğus… gibi efendilerine inanmamalarını telkin eden Nuh’a bir limoncuya gösterilecek asgari muhabbeti göstermemiştir.

Benzerini bugün yaşamadığımızı kim iddia edebilir. Bugün X efendiyi bırakın ki dünyanız ve ahiretiniz kurtulsun çağrısını ya- pan birine kavminin Nuh’a, İbrahim’e yaptıklarından geri kalacağını kim iddia edebilir.

“Sen kafirsin, bizim efendimiz mübarek, Allah’ın özel kulu, biz ona değil Allah’a tapıyoruz, biz onun sayesinde cennete gideceğiz. Sen nasipsiz, kibirli, ahlaksızın tekisin. Bizim geleneklerimize baş kaldırıyorsun. Bu yol kaç asırdır insanları cennete götürüyor biliyor musun. Falanca kişinin yüzyıllardır süren icazetiyle bu yol yürüyor.”

Bugün hangi oluşumun içine girip haniflik yapmaya kalkışırsanız alacağınız cevap bu olacaktır. Nuh’a itiraz edenler de din namına ediyorlardı, İbrahim’i ateşe atanlar da onu tanrılarına, efendilerine saygısızlıkla suçluyorlardı. Peygamber gönderilen kavimlerin istisnasız hepsi Allah’a inanıyorlar ama Allah’ın ilahlığı tek başına yapacağına akıl erdiremiyorlardı. Çünkü Allah’ı insandan hallice bir yaratık gibi kabul ediyorlar, varlığının, gücünün, ilminin sonsuzluğuna akıl erdiremiyorlardı.

Şirk; içinden aklın çekildiği dinden ve dindarlıktan doğmuştur ve onu doğuranlar da hep kendilerinin mübarek, dokunulmaz, kutsal Allah’ın sevgili kulu olduğunu iddia eden, toplumundan farklı giyinerek kendinin farklı olduğunu ispata çalışanlar olmuştur. Nuh peygamberden bu yana bazı insanlar mal satmaktansa inanç satmanın daha karlı olduğunu görmüş, kendisini diğer insanların göremeyeceği bazı güçler tarafından korunduğunu iddia ederek akılsız avına çıkmış, akılsızların çoğunluğunu gören yarım akıllılar da o tam akılsızlara katışarak akıllılları toplumdan kovmak için bütün güçlerini harcamış, nüfuzlarını kullanmışlardır.

Şirk, parayı daha kolay kazanabileceğini gören inanç tüccarların eseridir. Peygamberler bu tüccarların kovanına çomak soktukları için reddedilmiş, örgütlü direnişle karşılaşmışlardır. Peygamberlere karşı halkı örgütleyen de elbette kendi sisteminin devamı için halkı sömürenler olmuştur.

Ahmet BAYRAKTAR

Dipnot
19-Nisa 4/116
20-Bakara 2/26; Araf 7/186; Nahl 16/193; İsra 17/97 vd…

1 Yorum

  1. Ramazan Özer Cevapla

    Kendilerinin kutsallığına inandırılan bazı hükümdar, din adamı, şeyh, efendi tarifesinin yardakçıları nın gayreti ve baskısı neticesi geniş halk toplulukları farkında olmadan. kula kulluk ediyorlar, böylece peygamberlerin tebliğ ettikleri din aslından uzaklaştırılıp dini inançlar istismar edilerek şirk ve sömürü düzeni kuruluyor. Yazık ki çoğunluk bu düzenden yanadır. İnsanların bunları anlama ve Hanif dine dönme ihtimalleri zayıf, umutsuz vaka gibi görünüyor.
    Teşekkürler Ahmet Bey, yazılarınızdan çok istifade ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir