Deli Dumrul’un Bilinci

Psikiyatr doktoru Sn. Bilgin Saydam’ın, ‘Türk-İslam ruhu üzerine bir kültür psikolojisi denemesi’ alt başlığını verdiği ve gerçekten türünün ilk ve özgün örneği olan ‘Deli Dumrul’un bilinci’, bu sorular üzerine düşünürken başvurulacak bir kaynak niteliğinde.

Yazar, ‘Yaşantıların çökeltisi olarak belleğin çözümlenmesi, bilinmeyenin bilinebilir hale gelmesi, T. Kuhn’un ifadesiyle: ‘Paradigmatik bir sıçrayıştır,’ diyor… Bu bağlamda ‘antik zamanların psikolojisi olarak mitoloji, modern zamanların mitolojisi olarak psikolojinin yöntemleriyle bilinebilir hale getirilerek bilince dökülebilir.’ Psikanalizin üstadlarının dediği gibi, eğer mit’ler halkların kitle rüyaları/fantezileri ise, mitolojik öyküleri çözerek bilince dair derin bilgilere ulaşabiliriz.

Türk kültürünün ana kaynaklarından biri olan ve Oğuz Boyları’nın 7-11. yy. dönemine dair serüvenini içeren hikâyelerden oluşan ‘Kitab-ı Dedem Korkut’un en önemli öykülerinden biri olan ‘Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Boyu’ işte bu psikomitoloji yöntemleriyle çözümlenince ortaya ilginç sonuçlar çıkmış.

Sn. Saydam, bu öyküyü tercih etme nedeni olarak, öyküdeki ölüm, ölümlülük, Tanrı gibi temel varoluşsal temaların yanı sıra, şamanistik-animistik göçebe Türk kültürünün İslamlaşma süreci ve günümüz Türk-İslam ruhunun oluşum öyküsü hakkında dolaysız bilgiler verdiğini belirtiyor. Bu bilgiler üzerinden Türk tarihinin en önemli dönüşüm süreci olarak İslamlaşma evresinin yaşanması ve bu köklü değişimin nasıl gerçekleştiğine dair önemli ipuçları elde ediyoruz. Böylece Türklerin psikanaliz diliyle çocukluk dönemine ait bir davranış tarzının bugün ne anlama geldiği ve bunun nedenleri üzerine düşünmemizin elverişli bir çerçevesini kurabiliriz. Önce çoğumuzun okul kitaplarından hatırlayacağı öyküyü özetleyelim: Olay, Oğuz Boyları’nın yaşadığı Kafkaslar-Doğu Anadolu Bölgesi’nde ve muhtemelen 9-11. yy arası bir zamanda geçer. Deli Dumrul adlı delişmen bir yiğit, kurumuş bir çay üzerinde bir köprü yapmıştır ve buradan geçenden 33 akçe, geçmeyenden ise döve döve 40 akçe almaktadır. Bir gün yakın bir obadan çığlıklar ve ağıt sesleri gelir; ‘yahşi bir yiğit’ ölmüştür ve bütün ahali yasa boğulmuştur. Deli Dumrul o yiğidin öcünü almak ister ve onun canını alan kişinin Azrail olduğunu öğrenir. Atına atlayarak Azrail’in peşine düşer, onu yakalar ve dövüşür. Azrail bu ‘deli kavat’ın elinden kurtulup Ulu Tanrı’nın yanına gider, durumu anlatır. Deli Dumrul’un Tanrı iradesine kafa tutması Tanrı’nın hoşuna gitmemiştir ve Azrail’e emrederek Deli Dumrul’un canını almasını ister. Azrail bu defa heybetli ve korkunç haliyle Deli Dumrul’a görünür ve onu boyun eğdirerek ‘Tanrı emriyle canını almaya geldim’, der. Deli Dumrul çok korkar ve Tanrıya boyun eğerek kendisini bağışlaması için yalvarmaya başlar. Tanrı bundan hoşlanır ve Dumrul’a; “cana karşılık can bulursa, bağışlarım’ der. Deli Dumrul önce babasına, sonra annesine giderek durumu anlatır ve canlarını kendisi için vermelerini ister. Her ikisi de, ‘dünya şirin can tatlı’ diyerek Dumrul’u geri çevirir. Ve sonunda Dumrul’un eşi, el kızı olmasına rağmen canım sana kurban olsun diyerek kabul eder. Fakat Azrail eşinin canını almaya geldiğinde, Dumrul Tanrı’ya, yakarır ve; “ya bizi bağışla ya da ikimizin de canını al“ der. Tanrı merhamet eder, Deli Dumrul’la karısını bağışlar, 140’ar yıl ömür verir ve Dumrul’un kocamış ana babasının da canlarını alır.

Sn. Saydam, uzmanlık alanı olan psikanaliz yöntemiyle bu öykünün çözümünde temel olarak eril ve dişil ilke analizinden yola çıkıyor. Deli Dumrul’un şahsında beliren ‘narsistik şişinme’, anaata’nın reddi ve ölümü ile temsil edilen ilk ben olarak dişil ilke/anacıl eylemlilik düzeyinin aşılması ve tek Tanrı fikri olarak İslam’ın temsil ettiği eril ilke/babacıl eylemliliğe geçiş süreci, psikomitolojik analizin esaslarını oluşturuyor. Buradaki eril ve dişil ikilemine ait özelliklerin cinsiyetlere ait olmaktan çok her iki cinste de bulunabilen ve insanlık düzeyindeki ortak ilkeler olduğunu belirtmek gerek.

Anne/doğa, yani dişil ilke; anne ve doğanın olumlu yaşanılan özelliklerini arama motifini yansıtıyor. Çocuğun annesinden beklentileri, yani koruma, kollama, taşıma, esirgeme, sarma, ısıtma, besleme, yatıştırma, uyutma gibi eylemlilik türleri anacıl eylemlilik olarak tavsif ediliyor. Bireylerin büyüdükçe bilinçlenen ve bilinçlendikçe açığa çıkan acılarını, bilincin kazanımlarını feda ederek gidermek amacıyla ana kucağına sokulma çabasıdır ‘ana’cılık. Bu gereksinim içimizdeki çocuk olarak yaşam boyunca her insanda açığa çıkar.

Çocuk; arayan, soran, bulan, yapan, etken olan erişkine doğru büyür. Böylece ‘ana kucağı’ artık; sıkan, yutan, hapseden, eriten, rahmine geriye doğru iten, çocuklaştıran bir işleve bürünmüştür ve artık anneden kaçış başlar. Bu anakaç eylemliliktir. Bilinci söndüren bilinçdışından (çocukluktan) kaçma/uzaklaşma eylemliliğidir.

Eril ilke; bilincin oluşması ve ayrıştırıcı, çözümleyici, tanımlayıcı, buyurgan bir nitelik kazanmasıdır. Babacıl eylemlilik, bireyin içinde yaşadığı topluluğun taşıdığı ve fertlerine sunduğu ortak bilinç doğrultusunda mevcut logos (kural) ve nomos (kural)u özümseme yolunda hareketi içerir. Bireyselleşmenin çekici ögesidir. Anne-çocuk ikili birliğinden ayrışarak bireyleşen çocuk-bilinç için bu öge ‘baba’da somutlaşır.

“İnsanlık tarihi boyunca, bilincin oluşumu ve kültürlerin gelişimi babacılık anakaç eylemlilikle mümkün olmuştur. Her insan ve kültür zorunlu olarak anacıllık evresinden geçer. Ancak baskın anacıllık, doğanın bir alet olarak kavranması ve kullanılmasını, teknolojik gelişimi, yerleşik düzene geçerek çevrenin egemenlik altına alınmasını, kalıcı kent kültürleri oluşturmayı engeller.

İnsanın doğadan (anneden) ayrışarak kendi bilincine varması, (beşerin sair mahlukattan tefriki) bilinçdışından bilince, doğadan Tin’e, dişil ilkeden eril ilkeye evrimleşmesidir.”

Bu kavramsal çerçeve, insanlığın gelişim serüvenini de açıklamamızı sağlar. Avcı-göçebe topluluklar doğaya-dişil ilkeye tabi, henüz kendilik-insanlık bilincine varmamış şey insan (Man) aşamasını temsil eder.

Yerleşik düzene geçiş, tarım, teknoloji, organizasyon gerektirir ve bunu sağlayan yaratıcı-etken eylemlilik eril ilkenin/Tinselliğin ürünüdür.

Animistik-şamanistik göçebe Türk Boyları, zihniyet ve yaşam tarzı olarak anacıl eylemlilik aşamasındayken babacıl inanç ve yaşam tarzını temsil eden İslam’la tanışır. Yazarın ifadesiyle, “Babacıl yaşam felsefesi, dişil ilkeden, doğa bağımlılığından, kan ve soy bağından uzaklaşma, özerkleşme ve bireyselleşmeyi getiriyordu. Allah karşısında tek başına sorumlu olmanın gerektirdiği inanç ve ibadetin belirleyeceği bireysel kimlik, aile ya da boy kimliğinin yerine geçiyordu. Mutlaklığı, tasvir edilmezliği ve benzersizliği/eşsizliği ile ‘Allah’ kavramına vakıf olabilmek, doğanın iç içeliğinde kutsalla birebir ilişkide bulunan animist Türk için çok ileri bir adım, niteliksel bir sıçramaydı.”

Bu teorik şemadan öyküye gelirsek; Oğuz Boyları İslamlaşma süreci yaşamaktadır. Arap-İslam ordularıyla karşılaşan bu göçebe toplulukların İslamlaşması ‘zor’lu ve sancılı gerçekleşmektedir. Türk boyları, kendilerinden hem uygarlık düzeyi hem de zihniyet olarak güçlü olan bu yeni din mensuplarına boyun eğerler. Ve geçmişlerini, ana-ata kültürlerini terk etmeye zorlanırlar. Ancak bu büyük dönüşüm, göç sürecinde yeni kültürlere karışarak yok olma-tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Türk boylarına yeni bir can verir ve tarihteki yürüyüşleri, coğrafyadaki yürüyüşlerine paralel olarak daha ileri bir keyfiyet kazanarak devam eder.

Deli Dumrul, kurumuş çay üzerine, yani yaşamsal imkanları kalmamış sürekli göçerek hayatta kalacakları yurtlar arayan topluluğun üzerine, geçim yolu yani köprü inşa etmiş, bir tür zorba liderlik-devlet kurmuştur. Logos (kural) ve nomos (kanun) odur. Ancak sürekli ilerleyen Arap orduları (Azrail) karşısında alınan yenilgiden sonra ‘daha güçlü olana’, İslam’a boyun eğilir. Tek ve kadiri mutlak (Görklü) Tanrı ile tanışılır. O’nun otoritesi kabul edilir ve geçmişin terk edilmesi-ölmesi (kocamış ana-baba) karşılığında yeni ve daha uzun bir ömür (Türk- İslam ruhu) elde edilir. Kritik rol, elkızının, yani Müslüman toplulukların, animist-şamanist Türklerle iyi ilişkiler ve alışveriş içerisine girerek yeni bir hayat, aile ve yaşam tarzına kapı açmalarıdır.

Özetlersek;

  • Türkler, İslam’ı daha güçlü olduğu ve kendilerine de güç katacağını anladıkları için kabullenmek zorunda kalmıştır.
  • Bu kabul ediş süreci, geçmişten koparak ve ana-ata kültünü feda ederek gerçekleşmiştir.
  • Yeni olana uyum sağlamada ‘rahman ve rahim’ olan Tanrı’nın merhameti, yani İslam’ın eski Türk ve Asya inançlarına yabancı olmayan tasavvufi yorumu büyük rol oynamış ve Türkler törelerinin bir kısmını İslam içerisinde de devam ettirme imkanı bulmuşlardır.

Yazar, Türk ruhu’nun dişil ilke/doğa’dan (animist-şamanist göçebe kimlikten), eril ilke/Tinselliğe (yerleşik düzene ve tek tanrılı rasyonel bir zihniyete) geçiş sürecindeki bu özelliklerin, bugünde varolan çözümlerin ve aşamadığımız çözümsüzlüklerin anlaşılmasında birçok ipucu barındırdığını söylüyor. Buna katılmamak mümkün değil.

Öncelikle 18. yüzyıldan itibaren (Viyana bozgunu mu diyelim?) karşılaştığımız ve bizden daha güçlü ve yeni bir gelişmenin (batı-modernlik) karşısın da geliştirdiğimiz tutumla, Deli Dumrul’un Azrail-Tanrı karşısındaki tavrı arasında dolaysız benzerlikler bulabiliriz. Bugün dahi, geçmişimizi, dinimizi, kimliğimizi unutma-terk etme eğilimini benimseyenlerin tavrıyla, Deli Dumrul’un ana-atasını kendi yerine öldürme daveti arasında koşutluk bulabiliriz. Hatta 200 yıllık batılılaşma çabası ve ısrarı ile 1000 yıl önceki Müslümanlaşma-İslam’a giriş tarzı arasında, güç karşısında boyun eğme noktasındaki paralellik de hayli ilginç görünüyor. Batılılaştıkça ‘eski’yi (İslam kültürünü) zararsız bir alt kültür olmaya zorlayıcı tutum, acaba İslam’a geçişten sonra şamanizme karşı tutumdan kalan bir alışkanlık olmasın?

Deli Dumrul, basit bir öykü değil de, bizim kaderimizin mitolojik özeti mi? Yoksa kah kolektif benliğimiz, kah hepimizin ortalamasının yansıdığı ayna olarak ‘Devlet’ halinde beliren ve bir toplumsal arketipimiz olarak kendini tekrar eden bir ‘biz-kişi’ mi?

Bireysel kimliklerimiz ve davranışlarımız başta olmak üzere, toplum ve devlet olarak, narsistik şişinme, güce boyun eğme, güce benzemeye çalışma, eskiyi yeniye kurban etme, yeniyi tam kavramadan kabullenme ve hatta fazladan onun coş- kulu savunusunu yapma şeklinde özetlenebilecek davranış sıralamasının bizim değişmez psikolojimiz olduğunu söylesek abartmış olur muyuz? Sadece bu sıralamaya uyduğu için bile batı ile ilişkimizin seyrini sorgulamak gerekiyor. İslam’ın da sayesinde artık ‘büyüdüğümüz’, yani kendi bilincimize sahip olduğumuz, yerleşik düzenler kurup son derece ileri babacıl eylemlilik örnekleri de üretmiş olduğumuza göre, artık olgun ve sağlıklı bir topluluk gibi düşünmek ve davranmak zorundayız.

Daha sağlıklı tavırlar geliştirme yetimizi ne zaman kaybettik? Yön duygumuz, yol-yordam bilgimiz, tinsel ve ruhsal kabiliyetlerimizi nasıl unuttuk? Neden insanlarımızın çoğu ‘yüksekte’ duran her şeye perestij eder hale geldi? Neden ‘kerim ve adil’ devletimiz, her yeni politikasına yalakalık yapana fazladan 33 akçe dağıtıp, itiraz edenden döve döve 40 akçe alan Deli Dumrul’a benzedi? Neden çocuklarımız edilgen, uyumsuz, amaçsız, mutsuz, yani tekrar anacıl eylemliliğe dönük kişilikler olarak çoğalıyor? Oysa Deli Dumrul boyu olmaktan çoktan çıktık. Bin yıl boyunca engin deneyimler yaşadık.

Savaştık, yendik, yenildik. Devlet kurduk, imparatorluk yönettik. Onlarca farklı toplulukla karışıp yeni kültürler ürettik. Hep birlikte sevindik, acı çektik. Bir insan/toplumun yaşayacağı her şeyi yaşadık. Peki neden hala spastik bir çocuk gibiyiz? Neden yaratıcı sıçramalar, niteliksel dönüşümler, sağlıklı/bilinçli refleksler geliştiremiyoruz. Bu kaderi değiştirme cesaretini ne zaman, nasıl göstereceğiz?

Söze, kendimiz üzerine uzun uzun düşünme ve konuşmamız gerektiğini söyleyerek başlamıştım. Mektubuma son verirken de diyorum ki; başta devlet ve çok sayın devletlülerimiz! olmak üzere, bütün ülke olarak şapkalarımızı önümüze koysak, şu ‘sen ve ben’ ayrımlarını bıraksak, zengini-yoksulu, bilgini-cahili, Türk’ü-Kürd’ü, Kafkası-Balkanı ile ‘Biz’ olarak kendimiz üzerine enine boyuna düşünmeyi ve konuşmayı denesek. Şöyle 159., 312. ve 146. maddeler filan olmadan, sansürsüz sınırsız her şeyi masaya yatırsak. Bunu birkaç yıl boyunca sürdürsek ve bir millet olma tadı, bir devlet olma aklı ile Deli Dumrul refleksleri ve sınırlarını aşacak sentezler, terkipler, konsensüsler elde etsek. Geleceğimizi hep birlikte planlayıp bütün siyasi ve ekonomik düzeni yeniden kursak… Yani diyorum ki şöyle normal, sıradan, insani bir şey yapsak. Anacıl ve babacıl eylemliliğin eril düzeyde aşıldığı uygar bir benlik bilinci inşa etsek…

Kısacası, tarihsel yürüyüşümüzü, varlık ve bekamızı, özgürlük ve hukuk istemlerimizi ilk defa dış dinamiklerin insafına bırakmadan kendimiz olarak bile isteye ve seve seve gerçekleştirsek.

Bilmem bu rüyam çok mu narsistik bulunur? Sahi bu kadar bittik, tükendik mi biz?

Ahmet ÖZCAN

Kaynak: Açık Mektuplar, Ahmet Özcan Yarın Yayınları, Haziran 2014, s.197-207, İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir