Nostaljinin Dayanılmaz Gerçekliği

Kişiliğimi şekillendiren olguların en başında gençliğimden itibaren müziği, müzik kavramını yoğun bir şekilde incelemiş olmam gelir. O zamanlardan beri müzik her durumda bana eşlik etti. Yaşadığım zamandaki farklı müzik tarzları nereden geliyor? Dillerden düşmeyen şarkılar ne ifade ediyor? Ezgiler, hayat karşısında hangi tutum ve dileklerin iletilmesini sağlıyor? Hayaller müziğin neresinde? Neden bir müzik bizi farklı zamanlara götürüyor? Bu ve benzeri sorular hep ilgi alanımda oldu. Bunun böyle olmasında belki de dünyanın en büyük müzik mağazası “Saturn”ün yaşadığım Köln şehrinde olmasının büyük etkisi var. Mağaza, Almanca öğrendiğim dil okulunun hemen yanı başında bulunuyordu. Boş zamanlarımda oraya uğrar ve dünya müziğinden örnekleri sürekli dinlerdim. Ayrıca en yakın arkadaş çevremde bile, her türlü ses sanatının tarafımdan keyfî ve tutkulu incelenmesi, paylaşılan deneyim zenginliğimizin önemli bir parçası oldu.

Cem Karaca ve Kanaken

Osmanlı Türk musikisini ise Cemil Meriç’in asistanlığını yapmış bir arkadaşımın kitaplığında görüp el koyduğum Cem Behar‘ın kitaplarından öğrendim. Rahmetli Hasan dedem, her pazar televizyonda aksatmadan Nevzat Atlığ‘ın yönettiği Türk Sanat Müziği Devlet Korosunu dinlerdi. Türk sanat müziğine kulak aşinalığım bu koronun okuduğu şarkılarla oluştu. Eski TRT Genel Müdürü merhum Şenol Demiröz, Türk halk müziği ile -ileride Köln’e yerleşecek ve düğünlerde sahne alacak olan- Neşet Ertaş‘ı sevdirdi. Birdenbire kulağımın dibinde bir daha içinden çıkamayacağım bir uçurum oluşuverdi! Anadolu insanının iç dünyasıyla baş başa kaldım…

Neşet Ertaş 27 yıl kaldığı Köln-Bergheim’daki evinde

Batı klasik müziği ile Köln’e ilk geldiğim yıllarda tanıştım, Fazıl Say‘ın mezun olduğu Köln Konservatuvarında verilen konserler, klasik Batı müziğini tanımam yönünde çok iyi fırsatlar sundu. Ancak orada Almancamı ilerletmek için tanıştığım Alman kızı iyi bir insan olmasına rağmen çirkin ve soğuk yapılıydı. Bu nedenle Batı klasik müziğine duyduğum ilgi ondan ve ortamdan uzaklaştıkça azaldı! Bu alanda en beğendiğim sanatçılar Vivaldi, Carl Orff ve Beethoven oldu hep. Sonrasında çok dilli ve kültürlü yeni çevreler tanıdıkça, başka sorular kafamı kurcalamaya başladı. Örneğin, etnoloji seminerinde Zülfü Livaneli‘den bir parça çalıp söyleyince hocam Prof. Tiemann hemen itiraz etti, Batılı vurguların ağır bastığını söyledi. Türk ve Türkçe müzik arasındaki ayrıma dikkatimi çekti. Bu arada 1987 yılında Zülfü Livaneli ile Theodorakis’in Köln Filarmoni’de ve İbrahim Tatlıses‘in Köln Katedrali önünde verdiği efsane konserleri tarihe ayrıca kayıt düşmek gerekir. Tatlıses konseri Köln Anakent Belediyesi’nin Müslümanlara, Ramazan Bayramı hediyesiydi. 1980’ler ayrıca Ethno-Pop’un (Ofra Haza, Mory Kante) çıkış yakaladığı yıllardı. Berlin kökenli Dissidenten topluluğuOut Of This World albümü ile Almanya’da müthiş bir başarıya imza atmıştı. Cesare Evora kayıp ruhlarımızda âdeta bir deprem etkisi yarattı. Yine Almanya’da antipop akımının öncüsü Freddy Quinn, “İstanbul şimdi çok uzakta” şarkısı ile biz Türklerin kalbinde taht kurdu.

Köln Filarmoni’de Zülfü Livaneli konseri(1987

Ethno-Pop, geleneksel seslerin veya ritimlerin modern pop müzikle karışımıdır. Hepsinden önemlisi, çeşitliliği vurgulayan bir müzik tarzını tanımlar. Yine “Dünya Müziği” de 1980’lerde ortaya çıkan bir kavram… Bazıları ethno-pop’u eleştiriyor, çünkü eski ve yeninin birlikte gitmediğine ve bu nedenle karıştırılmaması gerektiğine inanıyorlar. Şahsen, o tarz müziği de seviyorum, çünkü tınılar kulağa yavan gelmiyor. Bu “özel dokunuş” kimilerine alışmak gibi gelebilir ama bu, bir “zevk” meselesi olduğu için, geleneksel ve çağdaş seslerin buluşmasına karşı ciddi bir gerekçe bulamıyorum.

Onbinlerin katıldığı İbrahim Tatlıses Köln konseri(1987)

Yeni ufuklar

Üniversite hayatım boyunca hayat dolu kızlarla cırlayan elektrogitarları, hüzünlü synthesizer‘ları ve gürleyen orkestraları saatler boyunca sessiz bir özveriyle dinledik; yeryüzünün tüm tınıları Dionysos sarhoşluğunda önümüze serildi. Müzik hazinemiz, black metal ve neofolk’tan post rock’a, country ve synth pop’a, klasik senfonilere ve toplulukların ortak şarkılarına kadar çok çeşitli mücevherleri barındırıyordu. Müzik, bizim için sadece arka plan gürültüsü değildi; aynı zamanda genç ruhlarımızda büyüyen ve taşmak isteyen her şeyin bir aynası ve anahtarıydı. Okul, sınav ve iş arasında günlük hayatta bizden esirgenen tüm zenginlikleri orada bulduk. O akşamlardan biri net bir şekilde hafızama kazındı. Kampüs şehir dışında, şehir taşradaydı. Katolik inancın ağır bastığı  şehirde, eğlence adına bir şey yoktu. Hafta sonları bu nedenle kendi kendimize kalırdık. Bir gün Lüksemburglu arkadaşlar fete (parti) düzenlemişler ki en yakın yabancı arkadaşlarım onlardı. Lüksemburg’da üniversite bulunmadığı için ya Trier’e ya da Strasburg’a gidiyorlardı. Akşam ilk olarak Richard Strauss’un “Alpler Senfonisi”nin tınılarıyla başladı, ardından Alman “Heavy Metal”in kükreyen sesiyle ortalık çınladı, sonra Rusya’dan “Witch House” bu haykırışa eşlik etti, dördüncü plak olarak “Glam Rock” (Finlandiya) dinledik ve en son Madonna‘nın hareketli parçası “Like a Virgin” ile dans ettik.

Barış Manço Köln’de gençlerle müzik çalışırken(1984)

O gecenin olumlu izlenimleri altında, tüm bu ayrı tarzların nasıl olup da algımızda bir araya gelerek anlamlı bir bütün oluşturduğunu düşünmeye başladım. Bu kadar farklı enstrümanlar, çalış tarzları ve topluluklar nasıl olur da bu derece kalbimize dokunabilirdi? Neşeli kızlar mıydı ortamı güzelleştiren yoksa kültürel farklılığın zenginlik olduğunu kavramamız mı?

Bu algımda Köln’de canlı müzik yapan ve aynı zamanda gençlerin buluşma noktası olan Stadtgarten ve Souterrain gibi  mekânların payını ayrıca belirtmem gerekir. Aynı yıllarda Almanya büyük bir toplumsal dönüşüm geçiriyordu. Bu dönem, Yeşiller Hareketi’nin doğuşu ve yükselişi ile bire bir örtüşür. Siyasi konularda görüş ayrılığına düştüğümüz solcu kızlarla önce kavga eder, ama sonra yine barışırdık. Özellikle tahsil amaçlı Almanya’ya gelen Türk(iyeli) öğrencilere ülkelerinde yalnızlık çektirmedikleri için Madonna’lara ne kadar teşekkür etsek azdır. Yaşanırken her şeyin öğrenileceğini öğrettiler bize. Onlarla evlenen arkadaşlarımız da oldu ancak çoğumuz duygusal bağ kurmaktan kaçındı ki bu, bir kadını ikili ilişkilerde en fazla rahatsız eden bir durumdur. Onlardan bazıları ileriki yıllarda geldikleri konumlarda ya da sosyal etkinliklerde karşılaştığımızda -belki haklı olarak-bizleri tanımamazlıktan geldiler. Bu da göçmenlik hayatının ayrı ve acı bir veçhesi ne yazık ki…

Cem Karaca ve Kanaken (1983 Köln)

Unutulmayan kökler

Köln’e, ailemi ziyarete geldiğimde, akşamları  mutlaka eski arkadaş çevreme takılırdım. Çoğu Sabah, Hürriyet ve Milliyet’in Avrupa temsilciliklerinde çalışan genç gazetecilerdi. Sabahlara dek süren sohbetlerimize istisnasız Erkin Koray şarkıları eşlik ederdi ve gurbette onun bestelerini eski plaklardan dinlemek, keyif veren bir ayrıcalıktı sanki! “Rock”un uluslararası doğuşu, gençlerin eski neslin aşırı kurallarına ve sert uygulamalarına karşı isyanından kaynaklanıyordu. Türkiye’de Cem Karaca, Barış Manço ve Erkin Koray gibi sanatçılar, sadece bir alt kültür müzik tarzının idolü olmakla kalmayıp, özgür bir geleceğin inşa edilebileceğini muştuluyordu. 1980’li yılların ilk yarısında değişik sebeplerle Köln’ü mekân tutan sanatçılar vardı: Melike Demirağ ve Şanar Yurdatapan çifti Köln’de ikamet ediyorlardı mesela. Cem Karaca da zoraki misafirler arasındaydı. Barış Manço ise gönüllü baş misafir… Program yapımcısı ve sunucu Alfred Biolek ile tanışıklığı olan Türkler sayesinde bu sanatçılarımız, Alman televizyonunda arz-ı endam edebilmişlerdir.

Cem Karaca, ikinci nesil Türklerin kurduğu Kanaklar“; Barış Manço iseAltın Çocuklar müzik topluluğu ile Almanya çapında konserler verirdi. Türkücü İbrahim Tatlıses’in Köln’e her gelişi olay olurdu. Ya kumar oynarken ya da kaldığı beş yıldızlı otelin balkonunda kebap partisi yaparken yakalanırdı çünkü! Burada genç gazetecilerin ünlü olma çabaları büyük rol oynuyor elbette. Özellikle arabesk sanatçıların filmlerini oynatan sineması ve sayısız Türk lokantası ile bilinen Weidengasse Sokağı’nda yürürken Bülent Ersoy‘u, Hülya Avşar‘ı, Ajda Pekkan‘ı, Ferdi Tayfur‘u, Küçük Emrah‘ı, Gökhan Güney‘i vd. görmeniz her zaman mümkündü, zira 1980’li yıllarda İstanbul Plakçılar Çarşısına damgasını vuran Türkola Şirketi’nin idare merkezi Köln’de bulunuyordu. O şirketin sahibi -eşi Yılmaz Asöcal ile birlikte- ebeveynlerimizin kalplerini türküleriyle fetheden Yüksel Özkasap idi.

Yüksel Özkasap Köln’deki evinde

Müzik eksenli buluşmalarımıza somut bir atmosfer olarak yerleşen toplumsal duygunun özünün ne olduğunu anlamam çok uzun sürmedi: nostalji örtüsü. Ulysses’in rüyası Eski Yunanca “eve dönüş” (nóstos) ve “acı” (álgos) sözcüklerinden oluşan bu terimin anlamı, kusursuz bir şekilde Türkçe “vatan hasreti”ne yansır: uzaklık ve özlem duygusu, yani hüzünlü ruh hâli, yeri doldurulamaz bir şeyi kaybetmiş olmak ve onu her nefeste, her harekette, her bakışta aramak ve tuhaflığın boz denizlerine sessizce dalmak… Bu özlemin nesnesi, genellikle gerçek bir yer olmaktan çok böyle bir yerin rüya imgesidir.

Memleket özleminin çağırdığı “ev”, bize emniyet ve tatmin vaat eden bir yer, zaman veya olayın kutsal bir parıltısıdır. “Acı” ise arkasında güvenli sığınağın gizlendiği, köpüren mekân ve zaman dalgalarının neden olduğu görünüşte aşılmaz mesafede yatıyor. Bu “evi” gerçekten kaybetmiş olmamız ya da belki de hiç bilmememiz, kısaca yabancılaşmamız ikinci derecede önemli. Asıl belirleyici etken, onun uzaktan görünüşü, ayrılığın acısı ve bir gün (tekrar) onunla buluşacağımız ve gelişte veya dönüşte kollarına atılacağımız gizli umut kıvılcımıdır.

Barış Manço ve Altın Çocuklar

Avrupa’da, bu duyumların sanatsal olarak işlenmesi, en azından yazılı kültürün kendisi kadar eskidir. Evet, Batı edebiyatı tabiri caizse onunla başlar. Nostalji, Homeros‘un ana motifidir; Odysseus’un, zaferden sonra Akhaların Truva aracılığıyla eşlerine ve oğullarına ana vatanları olan İthaka’ya dönmeleri, tanrılar tarafından engellenir.

Batılı şairler, yazarlar ve sanatçılar; zor zamanlarda erişilmez “uzak vatana” duydukları özlemi sürekli dile getirdiler. Örneğin; büyülü doğada, Orta Çağ’ın gizeminde ya da modernlik ile başlayan süreçte yeni bir yaşam çizgisi arayan Almanların ruh hâline özellikle aşinayız. Bunun en son örneğini Eylül (2021) ayında Frankfurt’ta açılan “Romantizm Müzesi”nde gördük. Romantizm akımının izleri yaşam ile müziğin iç içe geçtiği günümüze dek uzanır.

Cem Karaca, Köln plakalı arabasının önünde poz verirken

Vatan özlemi çekmek

Avrupa nostalji geleneğini sürdüren çağdaş kültürün muhtemelen en önemli eseri, J.R.R. Tolkien‘in “Yüzüklerin Efendisi”dir. Sahneleri ve kahramanları hemen hemen her genç Avrupalı tarafından bilinen ve İngiliz yazar tarafından kaleme alınan efsanevi dünya, bir ışığın acı verici hatırasıyla doludur.

Destanın olay örgüsünün geçtiği “Orta Dünya”nın geçmişi, yalnızca gölgeli bir yansımadır. Masumiyet ve kahramanlık çağları çoktan geride kaldı ve yalnızca geriye kalan birkaç Elf tarafından kanıtlandı. Henüz Batı’daki uzak vatanlarına dönmediler. Ölümlü ırk çoktan gözden düşmüştür, zalim büyücülerin ve teknokratların tiranlığı tarafından tehdit edilmektedir. Son özgür halklar, meşru krallarını unuttular; yavaş yavaş umutsuz bir kayıtsızlık içinde solup giderken, yöneticileri açgözlülük ve bencillikle yozlaşıyordu. “Yüzüklerin Efendisi” okuyucusunun, modern, özenle yazılmış bir romandan ziyade, geçmiş dönemlerden öyküler dizisine sahip oldukları izlenimi edinmesi tesadüf değildir. Aslında, daha yakından bakarsanız, geçmiş veya daha önce hiç yaşanmamış zamanlara ve dünyalara yönelik benzer bir özlemin, çağdaş pop kültürünün her biçimine nüfuz ettiği açıktır. Tolkien’in kuzey Avrupa efsanelerini ve kahramanlık destanlarını ustaca işlemesi, romanlardan filmlere, dizilere ve video oyunlarına dek uzanan bir pop-kültür evreni yaratması fantezi edebiyatının popülerleşmesi için belirleyici bir itici güç oldu.  Bilim kurgu bugün artık benzer bir işlevi yerine getiriyor ya da en azından gerilim dolu bir dünyayı yansıtıyor. Pop kültürünün nostaljik havası özellikle müzikte belirgindir.

Müzik âleminin belli bir kesimini etkisi altına alan “kara” romantizm, bu bağlamda çeşitli çiçekler açtı: ister melankolik rock, ister muhteşem Orta Çağ musikisinin diriltilmesi, ister neo-folk’taki karamsar gelenekçilik olsun; uzak bir ülkeye duyulan özlem, uzak bir ülkeye duyulan özlemden başka bir şey değildir! Her zeminde kendini yeniden göstermekte, ışıltısı ile gündelik hayatın sıradanlığından kurtulmayı vaat etmektedir.

Başbakan Demirel’in Köln ziyareti ve Aşık Metin Türköz

Pop-kültürel nostaljinin şu anda en yaygın biçimi, “synthwave” veya “retrowave” gibi etiketler altında dolaşan elektronik müzikte bulunabilir. 1980’lerde özellikle popüler oldukları için sentezleyici (Synthesizer, farklı türde bir müzik yaratmak ve elektriksel sinyaller üretmek için kullanılan bir müzik aletidir.) kullanımı yoluyla, sayısız genç sanatçı o zamanın filmlerinin ve video oyunlarının estetiğini ve atmosferini -o günleri yaşamamış olsalar bile- yeniden yaratmaya çalışıyordu. Müzikteki bu nostaljik gizem, bilim kurgu filmi “Blade Runner” gibi sayısız eski Hollywood filmlerinin yeniden düzenlenmesinin yanı sıra şimdiki zamanı -renkli ışıklar altında kutsayıp- farklı bir iklime daldırmak için yapılan çeşitli girişimlerle el ele yürüdü.

Evsizlik Kültürü

Kültürün; bir kişinin, bir toplumun veya bir neslin ruhuna bir göz atmamıza izin verdiğini varsayarsak, çağdaş nostalji kültürü, yaratıcıları ve tüketicileri hakkında bize neler ifşa etmektedir?

Görünüşe göre, (bu satırların yazarının da ait olduğu) bir çağda temel duygusu “yabancılık” olan bir nesilden bahsediyor: Postmodernizmin ürettiği kültüre, görecelik ve materyalizm nüfuz etmiştir; hızlı gelişen eğilimler ve eğlenceyi besleyen değerler algılara egemendir. Kültür, değeri öncelikle başarılı pazarlama yoluyla belirlenen, keyfî inşa edilebilir ya da yıkılabilir bir meta olarak ele alınmaktadır.

Kültürel ürünler/yapıtlar artık kendi zamanlarının dışındaki çağlara bir “mesaj” gönderme iddiasında değillerdir ve bir hakikat ya da erdem uğruna bir hedef göstermezler. Bu keyfilik ikliminde,belki harcıâlem ortamda demeliyim, bazı hassas kişiliklerde bir “evsizlik” duygusu ortaya çıkar; bilinen dünyanın dışında bir yerde saklı olması gereken “gerçek bir ev”den mahrum bırakıldıklarını düşünürler ve içlerinde o efsanevi cenneti yeniden bulmak için hiç tanımadıkları belirsiz bir arzu uyanır. (Örneğin, “Resonance” isimli ünlü bir parçanın Home adlı bir projeye atfedilmesi kesinlikle tesadüf olamaz.)

Bu özlemi biz, geçmişe ya da geleceğe yansıtıyoruz, onlara değişik kıyafetler giydiriyor, hatta çocukluk günlerimizi göz kamaştıran “mutlu zamanlar” hayaline dönüştürüyoruz. Buradaki değerlendirmem kesinlikle küçümseyici bir üslup veya karamsarlık olarak anlaşılmamalıdır. Tam tersine, nostalji kültürü öncelikle içsel bir yönelim bozukluğunun ifadesi olsa bile, yine de keyfîlikler denizinde yüzen ama ayakları altında sağlam bir zemin arayanlar için tutunabilecekleri çeşitli sanatsal alanlar açmıştır.

Bununla birlikte, bu eğilim aynı zamanda, nostaljinin fetişleştirilmesi ve idealleştirilmesi şeklinde zuhur eden büyük bir riski içinde barındırıyor ve bu durum sırasıyla ilgili sanatsal uğraşıların ticarileştirilmesine kapı aralıyor. Bunun en güzel örneği, kimliklerini yalnızca şu ya da bu kurgusal evrene olan tutkusundan alan “Nerds” ve “Geeks”  alt kültürüdür. Aşırı tüketim, nostaljiyi bir süreliğine hafifletmeyi vaat eden, ancak hızlı bir şekilde bağımlılığa yol açan bir yatıştırıcı görevi görmektedir.

Bize bir “ev” sunabilecek ve aynı zamanda kapsayıcı gerçekleri anlamamıza ve bunlara katılmamıza yardımcı olabilecek bir kültürel yaşama sahip olmak istiyorsak, uçsuz bucaksız okyanuslarda dolaşmaktan zevk almakla ve kültür endüstrisine hizmet etmekle yetinmemeliyiz. Bunun yerine, sıla özlemini ciddiye almayı ve dürüstçe tüketimin tek başına emniyet, kimlik ve mana susuzluğunu gideremediğini görmeliyiz.

Kültürde yaşanan ve yaşatılan nostalji sadece kendi içinde bir amaç olmamalı, aynı zamanda gerçekte neyin eksik olduğu sorusuna duyarlılık geliştirilebileceğimiz bir başlangıç noktası oluşturmalıdır. Kendimize dönük bu “şeffaflık” adımını atmadan ve kayıp evi aramaya koyulmadan önce, ışıklar ve meşe yapraklarıyla gölgelenen Odysseus’un rüyasını görmeye devam edeceğiz. Ama boş hayallere kapılmadan…

“Ufukta ne görüyorsun?
Ak martılar neden çığrınıyor?
Denizin karşısında solgun bir ay yükseliyor
Gemiler seni evine götürmeye geldi.”

Köln’de bir başka Barış Manço konseri (80lerin ortası)

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir