Felsefe – İlahiyat İrtibatsızlığı ve Düşünür Olabilmeye Dair

Örsan Öymen ve Dücane Cündioğlu arasındaki anlaşmazlık, yeniden felsefeci statükoyu gündeme taşıdı. Biz de bu bağlamda din felsefesine dair yazmak istedik…

Felsefe, sosyoloji, antropoloji veya İlahiyat formasyonu belirli dersleri vermekten ibarettir, işin aslı düşünmeye başlamak ve düşünmeyi tetikleyici mekanizmaları dolaşıma dâhil etmektir. Rahmetli Hüsameddin Arslan Hoca tarih formasyonu almış ve ülkemizdeki tarih eğitimi kuramsallıktan uzaktır, istisnalar hariç. Bahsi gecen hoca Gadameri çoğu felsefeciden daha iyi kavramıştır. Descartes ve Heidegger gibi düşünürlerin çok iyi teolojik arka planı vardır, bizim felsefecilerimizin bütüncül bir yapı oluşturamamasının nedeni kısır sekülerizm krizine kilitlenmiş olmalarıdır. Marx‘ı felsefecilerimiz sever, bir kur atlamaktır Marxvari olmak. Lakin Karl Marx der ki, felsefe, bir din eleştirisidir. Peki ülkemizdeki felsefecileri bir boksöre benzetirsek, eleştiri olarak vuracakları kum torbalarının yerindeki din hangi dindir, bunu ne kadar biliyorlar. Örneğimiz üzerinden gidersek ülkemizdeki çoğu felsefeci işi sağlama bağlamaktadır: Kum torbasının varlığını iptal ederek ve boksu gereksiz görerek sözde eleştiri geliştirdiklerini varsaymaktadırlar. Ondan sonra da neden kavram üretemiyoruz, neden sosyal teorimiz yok tartışmasına geliyoruz. İmgelem dünyasını harekete geçirecek verimli alan dini yok sayan felsefe çoraktır. Kuşkusuz her ikisinin araçları ve yönelimleri farklıdır. Bacon‘ın dediği gibi, yukarıdan bütüncül bir bakış dini de felsefeyi de, yani aklı da vicdanı da kavgasız gürültüsüz kendi yerinde görebilir. Sığ bakış çatışmacı anlatır bunları… Yine Carl Schimit, “felsefe, teolojinin veya dinin kavramlarının içinin boşaltılıp rasyonel ögeler yüklenmesinden başka bir şey değildir” der. Kısacası felsefenin eşkâli, dinde mevcuttur. Dini yok sayan bir felsefe formasyonu kör veya sağırdır. Varlığın bir boyutunu o kanlı usturayla tırpanlamaktadır. Batı Düşüncesi Thomas Auqunis`dan bağımsız Varlık anlatmaz, lakin bizim felsefecilerimize göre İbn-i Rüşd önemli değildir. Ancak yücelttiğimiz Batı düşüncesi için İbn-i Rüşd önemlidir. Çünkü, A. Thomas onun tilmizidir âdeta…

Belki de bizde din felsefesinin bir anabilim dalı olarak bölümlerde olmaması ciddi sorundur. Swinburne, Oxford Üniversitesinde, felsefe bölümünde din felsefesi alt biriminde söz sahibiydi… Çünkü bizde din sabıkalı bir alana itilmiştir. Oysa Din felsefesi insan kültürünün bütün görünüşlerini yansıtan bir aynadır. Zira din felsefesi, insanı kendi kültürü içinde kutsal ilişkileriyle ele alır. Kutsal, Tanrı veya aşkın varlık, kültürün bütün donelerini ihtiva ettiği için de, bu disiplin bir bakıma kültürün tam bir minyatürüdür. Değer konusu açısından da önemli bir kilit olma işlevi vardır.  Konu itibariyle Tanrı-insan ilişkisine odaklandığından, etik, estetik, siyaset ve hukuk gibi alanların ipuçları da saklıdır din felsefesinde.

Din felsefesi, din felsefesi olarak bu sahanın hem isim hem de disiplin babası olan Hegel’le başlatılır. Ancak çoğu zaman bu ibare nominal/isimsel bir zarf olup, içi genellikle dinî felsefeyle ya da Varlık metafiziğiyle doldurulmuştur. Bu önemli ya da önemsenmesi gereken bir ayrımdır. Din felsefesi ilahiyat endeksli bir tanrı anlatısı sunmaz; aksine kültür, antropoloji ve toplumsal organizasyon bağlamında bir Tanrı insan ilişkisi serimler. Kısacası din felsefesi, analiz koltuğuna dini oturtur ve gözlük olarak da felsefeyi tercih eder. Bu analiz sonucunda oluşan rasyonel ve sistematik etkinliğe biz din felsefesi diyoruz. 

Günümüz din felsefecilerinin en önde gelenlerinden biri olan Fransız filozof Henry Duméry’i, din felsefesini, kültür, tarih ve kutsal parametrelerini eksene alarak inceler. O, din-felsefe münasebetine özel bir önem vererek, teolojiden farklılığını tam olarak açığa çıkarır. Bu düşünceyi benimseyen din felsefecileri, Milet Okulu’ndan Hegel’e kadar geniş bir yelpaze içinde, söz konusu filozofların felsefelerinin hangi noktalarda dinî faktörlere bağlı bulunduğunu saptamaya çalışır. Duméry’e göre efsanelerin ve dinlerin üzerinde belirmeyen tek bir fikir gösterilemez. Felsefe, aşma iddiasında bulunduğu efsanevi dayanaklar olmadan ayakta kalamaz. Bu açıdan Greklerde din, her düşüncenin anası gibidir. Mesela yazara göre Platon’un diyaloglarında yer alan antropolojik ve kozmolojik tasvirlerin hemen hemen hepsi daha eski efsanelerde taslak halinde vardır. Platon onları bu gelenekten alır ve yeniden biçimlendirir. Bu efsaneler mesela Platon’da, mağara metaforunda imge ve somut tasavvuru bir arada yansıtırken, bütüncüllüğünü muhafaza eder. Demek ki, imge ideayı; dahası idea da sembolü ‘harekete geçirir’. Böylece bu tutum, sadece din felsefesinin değil; aynı zamanda felsefenin de mitoloji ve dinle ilişkisini söyler.

Duméry’e göre, kavram ve imgelemin bu sıkı işbirliği hiçbir zaman göz ardı edilemez. Ancak Duméry’i açısından unutulmaması gereken önemli bir husus da dini, sadece zihni uyarıcı verimli bir saha olarak görmenin yanında bir de ona, dünyanın başlangıcı ve sonu gibi kavrayışımızın asla açıklayamayacağı hususları da aydınlığa kavuşturan bir olgu gözüyle bakmalıyız. Dinlerin akıl yürütmenin boşluklarını doldurmada tam bir can simidi işlevini yerine getirdiğinin altı çizilmelidir. Din ve efsane aslında, Tanrı dünyadan geri çekildikten sonra başlamıştır. Bu temel üzerinde hayat bulan malzeme, felsefeyi de beslemiştir.

Dinin ne olduğu aynı zamanda onun semiyotik anlamını da ima eder. Bu da zımnen kültür ve din ilişkisini açığa çıkarır. Kültürde bir öz tarafından gösterilmeyen hiçbir biçim ve buna karşılık ‘biçimlenmeksizin’ görünen hiçbir öz yoktur. Bunların ikisi birbirini karşılıklı olarak gerektirir. Aslında din, özle biçimin yani kültürün izdivacından doğmuştur. Her dil, her anlam, temelde belirir. Bu temel, kültürdeki bütün belirlenimleri veren göndergesel bir çerçevedir.

Din, bütünün sınırlarındaki gözcüdür. Köpekler ve kurtlar arasında, sitenin duvarları üstünde ve gecenin karanlığında, imparatorluğun sınırlarında gözcülük yapan din, ardındaki şehrin canlı görüntülerini, oldukça uzaktan duyduğu insan ve çalgı uğultularını dalgınca dinler. Sadece onları dinlemekle kalmaz, aynı zamanda şehri kalın bir örtü gibi saran karanlığa doğru dönerek de, şehrin uğultusunu ve gürültüsünü deşifre etmeye çalışır. Eşiklerin bekçisi, gözcü, dünyanın merkezi ve köşe taşı, bu temel için kullanılan metaforlardır. Bütün bu metaforlar bir tekilliğin çevresinde yani belirlenimi olmayan morfolojik bir büyüklüğün çevresinde döner durur. ‘Tanrı, merkezi her yerde olan ve çevresi hiçbir yerde bulunmayan bir dairedir’, şeklindeki vecizeyi yazar tekrar seslendirir. Bu açıklamalar bizi Mary Dougles’ın tabu tanımına götürür: Tabu, tek bir varlığın kültürel tasniflerin herhangi birinde yer alamamasından doğmuştur.

Kültürde tabunun önemi ve din-kültür ilişkisi zihinleri kutsal tecrübesinin kavşağında bırakır: Kutsal tecrübesi, özgün bir içeriğe ve kurucu bir fonksiyona sahiptir. Yine kutsalın dili tapınmanın dilidir. Tapınma fiillerindeki ve özellikle âyinlerdeki dinî semboller, başka bir dünyadan gelen bir enerjiyi gerçekten taşıyan etkenler olarak dindarın hayatına girer. Tapınma dili hem normatif, hem tasvirî hem de tecrübidir. Kutsalın alanının ayırt edici niteliği olan özel bir algı biçiminin bulunduğu inkâr edilemez. Bu alanda algı fiilinin ahlakî ve bilgisel görünüşleri birbirinden ayrılmayacak kadar kenetlidir. Tapınma alanında anlama, bilme ve nihaî realiteye katılma duygusu ve de ahlakî yükümlülük tek bir fiil olarak ortaya çıkar; öyle ki teori ve pratiğin ayrılamazlığı söz konusudur.

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...