Sembolizm ve Dil

Sembolik düşünce modu, dilin sınırlarının, tecrübenin nihaî sınırı olmadığı gerçeğine dayanır. Bir başka ifadeyle lafzî dilin ulaşamadığı ya da ifade etmekte yetersiz kaldığı hakikatler, sembolik olarak anlaşılabilir ve kavranabilir. Nitekim insan bilincinin dünyayı tasavvur etmek için iki tarzdan faydalandığı bilinen bir gerçektir: “Bu tarzlardan biri doğrudandır ve bizzat eşya algıda veya basit duyuda olduğu gibi zihinde mevcut görünmektedir. Diğer tarz ise dolaylıdır ve her hangi bir nedenden dolayı örneğin çocukluk hatıralarımızda, Mars gezegeninin manzaralarının hayalinde, atomik bir çekirdeğin etrafındaki elektronların zekâsında veya ölümden öte bir dünyanın tasavvurunda eşyanın duyuya “canlı bir şekilde” görünmemesinde ortaya çıkar. Bütün bu dolaylı bilinç durumlarında var olmayan nesne, bilince kelimenin en geniş anlamında bir imge aracılığıyla yeniden sunulur.” Dolayısıyla bilimsel ve imgesel düşünüş modlarının birbirinden farklı olduğunu belirtmemiz gerekir. Bilim, imgelemin saptırıcı kıvrımlarından ziyade, doğrudan nesnel algının peşindedir. Bilimsel görüşe göre, imgede bilinç karmaşık bir bulanıklık içindedir. Zira sembolik imgelem lâfzî bilgi aktarmaktan ziyade ruhu uyandırmayı amaçlar.

Ancak ifade edilen ilk düşünme biçimi ya da yegâne düşünme modu olarak kabul edilmek istenen bilgi nosyonu, insanın kültürel ve yaratıcı etkinliğini tanımlamada yetersiz kalmaktadır. Zira insanın bu yetisiyle kendisinin ve çevresinin doğal sınırlarını aşması mümkün değildir. İşte bunun içindir ki, Ernst Cassirer, Aristoteles’in insanı rasyonel hayvan olarak tanımlamasının yerine “simgeleştiren hayvan –animal symbolicum– olarak tanımlamanın” daha kuşatıcı olacağına işaret etmiştir. Hatta Susanne Langer bize “işaret kullanımının zihnin asli ilk tezahürü” olduğunu söyler. Nitekim yapısalcı ve işlevselci çözümlemenin, ilkel düşünceyi ‘bilişsel’ açıdan değil de, ‘simgesel’ açıdan yorumlaması, doğrusu dikkat çekicidir. Dolayısıyla, sembol yaratma ve anlama gücünün insanoğlunun en karakteristik ve en temel özelliklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanın sembol sayesinde dünyayı anlamlı kıldığını ve hayatın anlamını sembolle yakaladığını hatta onunla anlamı kurduğu sonucuna gidebiliriz. Yine insan zihnini âdeta sembol üreten bir fabrika gibi düşünebiliriz. İnsan, doğal çevresini imgelem sayesinde aşar ve özgürlüğünü bu yolla ifşa edebilir. Sembolleştirme sayesindedir ki, insan yaşamı, Platon’un ünlü mağara benzetmesindeki tutukluların yaşamı olmaktan kurtulmuştur. Söz konusu yaşam içinde insan, biyolojik ihtiyaçları ve pratik ilgileri olan bir varlık olmanın ötesine geçmeyecekti. Sonuç olarak insan, din, sanat, felsefe ve bilimin çeşitli yönlerinden kendine açtığı “ideal dünya” ya sembollerle geçit bulur. Demek ki insanın, yaşamın doğal sınırlarını aşması ve dünyasını sürekli olarak yeniden biçimlendirmesi ve de kurması onun sembolleştirme yeteneği sayesindedir. Sembol yoluyla insan, bir katılma faaliyetinde ve bir benzerliğin temin ettiği basamak sayesinde kendini aşan bir boyuta yükselir.

Peki, nedir sembol? İbranice’de ‘mashal’ Grekçe’de ‘symballein’ ve Yunanca’da ‘symbolon’ olarak karşılanan sembol, iki yarım parçanın –gösteren ve gösterilenin– bir araya getirilmesi anlamına gelir. Bir isim olarak sembol kelimesinden ziyade ‘sembolize etme’, etimolojik bakımdan bir ittifakı güvence altına alan ve onun nişanesi olan, kırılmış bir madeni para veya madalyonun iki parçasının birbirine yaklaştırılması anlamına gelir. Sembolün önemi, yeniden birleştirilerek (sym-ballein) etkin olmada yatar. Bu iki parçadan biri hemen ulaşılabilecek şekilde el altındayken, öteki parça ise ‘başka bir yerde’ dir.

Sembolik olay, iki ögeyi bir araya getirmeye ve onları birbirine uydurma diyebileceğimiz büyük ölçüde karmaşık bir süreci ima eder. Bir kişinin elinde olan parçanın biri, sembolün ‘sembolize edici öğesi’ olarak düşünülürken, elde olmayan öteki öge ise, anlamın tamamlanabilmesi için gereken diğer yarıyı yani onda sembolize edilen şeyi temsil eder. Şu halde sembolün ilk akla gelen fonksiyonu, onun bir merdiven, bir bağ, bir ilişki kurma aracı olmasıdır. Demek ki, sembol biri somut bir parça, öteki ise tinsel gerçeklik düzeni olmak üzere iki parçayı spontane ve daimi olarak bağlamaya veya bir araya getirmeye işaret eder. Sembolik ifade, duyu dünyasına ait bir nesneyle bu nesneyi kesinlikle aşan insan ruhunun ve dolayısıyla da aşkının temasa geçmesinin dışa vurumudur.

Görüldüğü üzere sembol, iki şeyin yani iki anlam ya da dünyaların bir araya geldiği bir olay, bir oluşumdur. En basit tanımında sembol, bir şeyi diğer formda tasavvur etmek demektir. Demek ki sembol, görünmez olan şeyi bir formda görme işidir. Bu temel tanımdaki “diğerinin formunda bir şeyi tasavvur etme” ibaresinin altının çizilmesi gerekir. Zihin bir sembolleştirme işinde yaratıcı ve yapıcı bir hüviyettedir. İmgelem, sembolün boy verdiği ortamdır. Sembolün olmazsa olmaz iki unsuru imgelem ve formun soyutlanmasıdır. Şu halde sembol, ölü ve hareketsiz şeylerin bir çeşit canlı, diri ve global taslağı diyebileceğimiz bir fizyonomisidir. İnsan bilinci bu şekildeki sembolleştirme edimiyle, gerçekliğin organizasyonunu oluşturur. Şimdi de sembolün belirgin niteliklerine daha yakından bakacak olursak; sembolün en önemli özelliklerinden biri, onun çok anlamlı oluşudur. Bu nedenle sembol, nihaî bir nedene indirgenen bir etkiyle özdeşleştirilemez. Sembol bir şeye göndermede bulunur; ancak tek bir şeye indirgenemez. Çünkü sembolün sembol olarak cisimleşmesinden önceki zemini, oldukça belirsiz ve anlaşılması zordur. Jung’un ifade ettiği gibi, onun geri planında kültürel arketip ve bilinçdışının olduğu unutulmamalıdır. Bilinç dışı, kendinde var olan ancak etkin olmayan adeta örtülü, geri plan stoklarını veya miras olarak alınan yapıları, uyandıracak ya da örtüyü kaldıracak bir uyarıcı veya harekete geçirici mekanizmayla karşılaşınca etkin olur.

Kolektif bilinçdışı, sezginin, algının ve idrakin doğuştan gelen biçimleri olan ilk örneklerin kaynağı, bütün psişik süreçlerin zorunlu a priori belirleyicisidir. Bu ilk örnekler içgüdülerle bağlantılıdır; içgüdülerin basitçe varsaydığı biçimlerdir. Elbette Jung, arketipin içgüdülerle bağlantılı olduğunu söylemekte haklıdır. Ancak psikoloji jargonuyla konuşulduğunda bunu böyle ifade etmek gayet doğaldır. Çerçeveyi biraz genişletmek için, arketiplerin insanlığın bilinçdışı ve irrasyonel yönünden beslendiğini veya bu yönlerin arketiplerden beslendiğini söylemek daha kuşatıcı olacaktır.

Demek ki Jung’a göre, kolektif bilinç altından spontane/kendiliğinden olarak zuhur eden semboller ve imgeler, insanın hâli hazırdaki sınırlı ve şartlı dünyasından öteye açılmasına imkan verir. İnsan ruhunu tekrar kendine takdim etme yolu diyebileceğimiz arketipsel imgeler, insan fiilinde sürekli aktüelleşerek bireyi yeniden dengeye kavuşturur. Şu halde sembolün, bilinç ve bilinç dışı diyebileceğimiz bir psişik bütünlüğün ifadesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu bütünlük, insanın sadece kavramsal düşünce yetisine hitap etmeyip, bütün bir insanı talep eder. Çünkü “insan varoluşunun katıldığı ve bütünleştiği zemin, aynı zamanda imgelerin zuhur ettiği derin uçurumdur.” İşte Platon, bu nedenle sembolleri ve mitleri kullanır. Bu demektir ki, öz ve varoluş ilişkisi hakkında konuştuğumuz zaman bu ilişki, kavramlardan ziyade sembollerle sağlanır.

Şimdi meseleye bu perspektiften bakınca “sembolik yetenek sayesinde insan sadece işaretlerin yüzeysel âlemine yani fizik nedenselliğin âlemine değil, aynı zamanda sembolik zuhurun yani libidonun durmak bilmez dönüşümü sayesinde kesintisiz olan sembolik yaratılışın alemine aittir. Demek ki, insanda sembolik işlev ‘geçiş’ yeridir, zıtların toplandığı yerdir. Sembol özünde ve etimolojisinde ‘Zıt çiftlerin birleştiricisidir.’ Şu halde sembolün bilinçdışından zuhur eden imge ile bilincin, algı ve formlarının birleşmesi olduğunu ya da onları bir arada tutma yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, ‘iki zıt kutbunun bir araya gelmesi’ demek mümkündür. Çünkü sembol, düşlenen ben ile verili dünya arasında kurulmuş olan oldukça iyi bir diyalogdur.

Sembolün sembol görünen ve görünmeyen boyutu vardır. Sembolün el altında olan görünür yanı ile anlama nüfuz edilirken, burada olmayan parçası, büyük ölçüde ilkiyle, burada bulunan yarısıyla bizi özümser. Burada görünürdeki parça, görünmez olana ulaşmak için bir merdiven işlevi görür. Esasında sembolün asıl fonksiyonu da kendisi sayesinde bir benzerliği anlamaktan ziyade, bizi asimile etmesidir. Zira kültürel dönüşümde semboller kavramlara oranla daha esaslı bir işlev görürler. Yine sembolü bütünüyle kavramsal dille tüketmek mümkün değildir. Nitekim hiçbir kavramsal kategori sembolün bütün semantik olasılıklarını tüketemez. Burada ifade edilen özelliklerden dolayıdır ki, toplumsal bir değişim ve dönüşümde sembollere esaslı bir görev yüklenir.

Bir sembolün var olması demek, onun öncelikle bir obje ya da bir şey olması anlamına gelmez. Bu ya da şu sembol hakkında konuşmak, sembolik bir olay hakkında konuşmak demektir. İşte bu olay dairesi içinde, iki parça şeklindeki para ya da madalyonun bir araya getirilebilmesinden ya da getirilememesinden söz edilir. Eğer onların gereği gibi bir araya getirilmesi mümkünse, sembolik olay icra edilmiş demektir. Ancak bu sembolik olayın meydana gelebilmesi için gerçek sembolik kategorilerin mevcut olması gerekir. Sembolik olayın gerçekleştiği süreç ya da oluşum, sembolize edilen anlamın anahtarları ile sembolize eden öge birbirine geçtiğinde ve anlam ifşa olduğunda ya da yeniden üretildiğinde fark edilir.

 

 

Aliye Çınar KÖYSÜREN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...