Besime

Hani soluk benizli, çektiği acılar, yüzünde belirgin çizgiler çizmiş, yanaklarını çukurlaştırmış; gözyaşlarını içine akıta akıta göz kapakları yorgunluktan çökmüş, hayatın acımasız yüzüne ince bir anlamla gülümseyen kadınlar vardır ya işte Besime Hanım o kadınlardan biri.

Besime Hanım’ın az ve öz konuşmasından, davranışlarından, alçak gönüllülüğünden, çekingen oluşundan çok duygulandım. Besime Hanım ufku geniş bir kadındı. Onun için dedikodu başını alıp gitmişti, hatta deliye çıkmıştı adı. Besime Hanım’a hayatı hakkında soru sordukça bardaktan boşalırcasına yağan yağmur gibi, yılların birikimi acılarının sessiz hıçkırıklarını boşalttı. Durumundan acı acı yakındı.‘’Gördüğün bu derme çatma bir göz odada tam yedi senedir dört çocukla yaşıyorum. Bu gördüğünüz hapishane gibi barakada insanın yüzünü çok net gördüm. Dara düşmenin insana faydası dostlarının, ahbaplarının gerçek yüzlerini göstermesidir. Ben on yedi yaşında görücü usulü evlendim. Evliliğimizin on iki senesine kadar eşimle el birlik olup çalıştık mevsimlik işlerde. Biliyor musun çevremdeki insanlar kocama Budala Reşo derlerdi. Zoruma gitse ne yazar. Olan olmuştu. Kadınların alın yazısı üzerine söylenen basmakalıp sözler vardır ya ‘kaderinde var, yapacak bir şey yok sabretmekten başka’.

Ben ilk gün kocamın yarım akıllı birisi olduğunu anladım. Bugünkü aklım olsa kader deyip susacağıma onunla bu çilekeş hayatı paylaşmaz, kocamın ailesine deli de olsa erkektir diye akıllı bir kadını ona istemelerine, bunu vicdanları sızlamadan kabul etmelerine ve ailemin bu durumu bildiği halde “kaderinde varmış” deyip beni gözden çıkarmalarına asla boyun eğmezdim. Bu nedenle onlara kızdığım kadar kendimede kızıyorum. O günden beri hep sustum, ama hayata küsmedim. Gel zaman git zaman ardarda dört çocuk doğurdum. Çocukların ve evin sorumluluğu benim üzerimdeydi. Kocam evi yönetecek kaabiliyette değildi. Bir yerde ben onun danışmanı olmuştum. Kocamın davranışlarını, yaşayış tarzını değiştirdim. Tabiri caizse ona annelik ettim. On iki sene yoksul bir hayata karşı amansız bir mücadele verdim. Sevgiden, mutluluktan uzak yaşadım, kendimle ilgili hiçbir şey istemiyordum. Benden önce çocuklarım vardı ve ben onların hem annesi hem babasıydım. Tüm bunlara rağmen bu yarım akılı adamı senelerce taşıdım öf! bile demeden.

Fakat ölümü bir sevgiliyi arzular gibi arzuladım her gece. Erkek çocuk doğurmadım diye kocamın ailesi ikinci bir kadın getirdi. Yaz kış demeden zor koşullarda kızlarımla çalıştık. Alnımızın teriyle kazandık. Yediğimiz lokmanın hakkını verdik. Çalıştık bir ev yaptık, durumumuz düzelirken üzerime getirdiği kumadan bir oğlu oldu. Ağzımızın tadı kaçmıştı, her gün kavga dövüş, huzurumuz kalmamıştı. Bu deli yeni gelen kadın ve oğlu için bizi dişimizle, tırnağımızla yaptığımız evden kovdu. Üstelik hiç sesimizi çıkarmadan gitmeyi kabullenmişken beni ve kızları çok kötü dövdü. İşte o zaman kolum, kanadım kırılmış, ölümün bir nimet olduğunu anlamıştım. O anıma kadar tüm isteklerimden vazgeçip gözyaşlarımı hep içime akıtmıştım, akıtmak zorundaydım. Kime yakınabilirdim ki derdimi? Kim dinlerdi ki beni. Babamıza hiçbir şey söyleyemeyiz ayıptır, annemin elinden sabır dilemekten başka ne gelir ki. Hiç tatmadığım mutluluğu düşümde tutarak kendimi avutuyordum. Kocam döktüğüm onca gözyaşımı hiç görmezdi. Hem tüm acılarımın kaynağı oydu. Ama o bunu fark edecek kadar akılı değildi. Onun için acılarımı yüreğime gömüyordum. Acılarımla yaşamama bile izin verilmedi, kovuldum.  İşte o gündür bugündür babamın evindeyim.

Bana çektirdikleri onca şeyden sonra tekrar dönmemi istiyorlardı. Ben gitmemekte direttim. Babam gitmeyeceğimi anlayınca daha önce ağıl olarak kullanılan bu odada kalmama müsaade etti. Bu cahil, zalim toplumda çocuklarımla birlikte başıma gelecek sorunların ağırlığı altında ezileceğimi, yorulacağımı, bîtap düşeceğimi, yalnız kalacağımı; ailem dâhil herkes tarafından horlanıp dışlanacağımı biliyordum. Hiç bir şey umurumda değildi artık. Doğru yaptığımı biliyordum. Herkes beni terketmişti ama vicdanım rahattı. Şu kocaman dünyada onca kalabalıklarda yalnızdım. Attığım tüm adımlarımı acaba millet ne der düşüncesiyle attım, ama asla pesetmedim. Seni tanıyan, yaptığının doğru olduğunu bilen fakat buna rağmen seni her gördüklerinde kaş göz hareketleri yapan, ağız burun büken, laf atan, sevgiden uzak bu insanların arasında bir ömür susarak yaşamanın ne kadar acı olduğunu ancak bu azabı çeken bilir.

Sırtını duvara dayamış, yer minderinde oturan Besime Hanım hikâyesini anlatırken ara ara gözlerine dolan yaşları silmek için arkasını dönüyordu. Gözlerinde derin bir üzüntü ve keder vardı. Nasır tutmuş elleri arada bir titriyordu. Cılız ve hırıltılı bir sesle hıçkırıklar arasında bana mahcup bir edayla bakarak “lütfen bir bardak su verebilir misin dedi”. Bir bardak su getirdiğimde başını ellerinin arasına almış görmeyeyim diye yaşaran gözlerini önüne eğmişti. “Ruhum, anlatılamaz bir korkunun baskısı altında. Bu aile ve çevre baskısı bütün duygularımı durduruyor, kanım çekiliyor, sanki kendimi hissiz, duygusuz, yapayalnız hissediyorum. Bunları anlatmam bilene kadar sahi bilemiyorum ki. Sesimi çıkaramıyorum, sessizce ağlıyor ve hıçkırıklarımı kimsesizliğime salıyorum. Beni kahreden şey nedir biliyor musun, uğruna ömrümü tükettiğim deli bir adamın başka bir kadın getirerek ocağımı söndürmesine göz yumdum.’’

 

Aysel ÖZDEMİR

 

 

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir