Bilimsel Paradigmaların Oluşumunda ve Dönüşümünde Sosyolojik Bağlam

Prof. Dr. Beylü Dikeçligil Hocamızın 16-18 Kasım 2005 yılında Kocaeli’de
gerçekleştirilen BİLİMDE MODERN  YÖNTEMLER SEMPOZYUMU’nda
sunduğu bildiri metni.

1. Giriş

1962 yılı, bilim felsefesi ve metodolojisinde; bilimin ne olduğu, bilim düşüncesinin nasıl değiştiği ve bilimsel bilgi birikiminin nasıl oluştuğu konusundaki tartışmaların yepyeni bir boyuta taşınacağı bir tarihe işaret eder. Bir teorik fizikçi olarak bilim tarihi üzerinde çalışan Thomas Kuhn’un (1922-1996) söz konusu tarihte yayınlanan “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı eserinin etkisi, yedi yıl sonraki ikinci baskısına kadar geçen sürede, sadece bilim felsefesi ve metodoloji ile sınırlı kalmamış, bütün disiplinlerde bilim kavramı üzerinde kafa yoran bilim insanlarını da kuşatmıştır. Günümüzde paradigma kavramına, gizli veya açık bir atıf yapmaksızın bilimden ve bilimsel düşünceden, kısacası bilime ait herhangi bir şeyden söz edebilmek neredeyse imkânsızdır, diyebiliriz. Bilim anlayışı olarak da adlandırabileceğimiz paradigma; bilimin ne olduğuna, nasıl yapılması gerektiğine ilişkin ve epistemik cemaat tarafından benimsenmiş bir dizi ön kabullerdir.

Bilim tarihine baktığımızda bilimin ne olduğu, bilimsel bilgiye nasıl ulaşılacağına ilişkin anlayışın çağlara ve kültürlere göre değiştiğini görüyoruz. Bilim anlayışı ile onun oluştuğu sosyolojik bağlam (insan, sosyokültürel doku, tarihsel şartlar ve coğrafi mekânın bileşkesi) arasında siki bir ilişki vardır. Bu ilişki çift yönlüdür. Gerek bir anlayış tarzı gerekse ürünleri olarak bilim, sadece içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortamdan etkilenmekle kalmaz; aynı zamanda onu da etkiler.

Bizi burada ilgilendiren, en geniş sosyolojik bağlam olarak medeniyetin her bilimsel paradigmanın ana kaynağı olan ontolojik ön kabulü, yani varlığın doğasına ilişkin ön kabulü, dolayısıyla paradigmayı nasıl biçimlendirdiği sorusudur.

2. Bilimsel Paradigma: Bilim Anlayışını Oluşturan Atıf Çerçevesi

Bilim anlayışı diyebileceğimiz paradigma, bilimin ne olması gerektiği ve bilimsel bilgiye nasıl ulaşılacağını gösterir; bir dizi ontolojik, epistemolojik ve metodolojik sayıltıya/aksiyoma dayanır: özellikle varlık ve bilgiye dair ilk ve son ilkelerle ilgili olduğu için aslında metafizik temellidir. İç içe geçmiş sayın oluşturduğu bir zihniyet atmosferi olarak paradigma; gerçekliğin doğası, bireyin bu dünyadaki yeri, hatta bütün bunların anlamı hakkında bir bakış açısı sunar. Bir paradigma benimsendiğinde bir inanç sistemi halini alır; bu yüzden değiştirilmesi çok zordur.

Paradigmanın gücü, olağan/normal bilime sunduğu araştırma modelinin ve yönteminin işlerliğine bağlıdır. Olağan bilim, paradigmanın yol göstericiliğinde bilimsel araştırmalar yapar. Normal bilim paradigmanın öngördüğü sorunlar, araştırma modelleri ve yöntemleri çerçevesinde,   paradigmanın  sayıltılarını sorgulamaksızın hatta ontolojik  ve  çoğu epistemolojik kabullerden pek fazla haberdar olmaksızın yapılan bilimsel faaliyetlerdir.

Ancak benimsenmiş olan paradigmanın çatısı altında normal bilim ile çözülemeyen sorunlar ortaya çıkar ki bunlara Kuhn anomali adını verir. Sürekli ve derin anomaliler bunalıma yol açar. Bunalımın alternatif paradigmanın getirdiği çözüm ile sona ermesi, bilimsel devrim yani paradigma dönüşümü demektir. Ne var ki, paradigmanın bilime dair bir inanç sistemi olması nedeniyle bu dönüşüm uzun yıllar alacaktır (1).

Paradigma Ne ise Yarar? Paradigmanın işlevleri

Paradigma epistemik cemaatte bir ortak anlayışın/konsensüsün oluşmasını sağlayarak bilim cemaatine; bilimin amacı ve işlevi; izlenecek teorik ve metodolojik kurallar; neyin gözlemleneceği ve irdeleneceği; ne tür soruların sorulması ve araştırılması gerektiği, bu soruların nasıl ifade edileceği; başvurulacak yöntemler, teknikler ve araçlar; bilimsel araştırma sonuçlarının nasıl yorumlanacağı ve araştırmaların bilimselliğini değerlendirecek ölçütler konusunda yol gösteren bazı standartlar sunar.

Paradigmanın Bileşenleri: Ontolojik, Epistemolojik ve Metodolojik Sayıltılar

Bilim anlayışı; bilimin konusu olan gerçekliğin/varlığın doğasına ilişkin ontolojik, edinilmek istenen bilgiye ilişkin epistemolojik ve bilgiye nasıl ulaşılacağına ilişkin metodolojik olmak üzere birbiri içine yuvalanmış üç bilgi türü ile belirlenir. Paradigma bu bilgileri kendisine temel alır. Bilime konu olan alanların dışında kalan bu sayıltılara kısaca bir göz atalım.

Tablo 1. Paradigmayı Biçimlendiren Temel Sayıltılar (2)

Ontolojik (varlığa dair) Sayıltılar

Epistemolojik (bilgiye dair) Sayıltılar Metodolojik (yönteme dair) Sayıltılar
Gerçekliğin kaynağı/doğası nedir? Gerçekliğin doğası nedir? Olgular      arasindaki      ilişkiler nasıldır?

insanın doğası nedir? Toplumun doğası

nedir? Birey-toplum/yapı        ilişkisinin doğası nedir?

(Son üçü, sosyal bilimlere ait)

Bilginin kaynağı/doğası nedir? Ne kadar bilebiliriz? Bilim nedir?

Bilim   ve   diğer   bilgi   bağları arasında nasıl bir ilişki vardır? Bilgi edinmenin amacı nedir? Bilen ve bilmen arasındaki nasıl bir ilişki vardır?

Araştırmanın amacı nedir? Araştırma yöntemi nasıl olmalıdır? Araştırmacının rolü nedir/ne olmalıdır?

Değerlerin rolü nedir? (*) Araştırma   raporunun   dili   nasıl olmalıdır? (**)

(Son iki sayıltıdan birincisine aksiyolojik* sayıltı, ikincisine ise retoriksel** sayıltı da denilmektedir

Sayıltılar, bilimsel olarak sınanması mümkün olmayan alanlara ait olan ve doğru olarak kabul edilen zihinsel hareket noktalarıdır; bilim yapmanın ön koşullarıdır. Gözlem ve deneye konu olmayan bilgiyi ‘anlamsız’ kabul edip, bilime konu etmeyen pozitivizm bile bu bilimdışı sayıltılara dayanır. Neden böyle olmuştur? Sayıltılara neden ihtiyaç duyulur? Bu tamamen insanın, zihnin doğası ile ilgilidir, insan zihni boş bir levha (tabula rasa) değildir, insan, anlam atfetmeksizin iletişim kuramaz, insanoğlu kendisini içten ve dıştan kuşatan gerçekliği, en basitten en karmaşık görünümlerine kadar, anlamak ve anlamlandırabilmek için ‘Ne, Niçin ve Nasıl’ kelimeleri ile oluşan sorular sorar. Ne’liğe ve amaca yönelik sorular (NE?, NİÇİN?) bilimin alanına girmeyen ve onun cevaplayamadığı sorulardır.

Oysa bilimsel teorilerin, teme! referans çerçevesi sunan bu tür soruların cevaplarına da ihtiyacı vardır. Bilimsel bulguların bir teori içinde yorumlanabilmesi için bilimin dışında sayılan bu bilgiler, aksiyomlar/sayıltılar olarak düşünce sürecinde yer alırlar. Sayıltılar bilimsel teoriyi oluşturan yapı taşlarından biridir. Bu yüzden bilime yön vermiş yani bilimsel devrimlere neden olan paradigma dönüşümlerini sağlamış bilim insanlarının neden felsefe, din gibi alanlarla yakından ilgili olduklarını, bilim felsefesine yöneldiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.

Sayıltılar, bilim dışı alanların bilgisine dayandıkları için aslında metafiziktirler; bugün bilimdeki gelişmeler sayesinde varlığın doğasına ilişkin bilimsel bilgilerimizin artmış olmasına rağmen, bu bilgilerin varlık alanını tümüyle kapsamamaları nedeniyle sayıltılar yine de bu özelliklerini korurlar. Ne var ki, bilimsel bilginin ışığı bir nebze olsa da üzerlerine düşmüştür. Bu nedenle bilim anlayışını etkileyen, yani paradigma dönüşümünü sağlayan önemde buluş/lar yapmış olan bilim insanları teorilerinde kullandıkları bu ön kabulleri oluştururken, içinde yaşadıkları sosyolojik bağlamdan, daha geniş anlamda ait oldukları medeniyetten etkilenirler. Bu noktada bilim paradigması ile sosyolojik bağlamın ilişkisine adim atarız.

3. Sayıltılar ve Sosyo-Kültürel Bağlamın İlişkisi

Paradigmatik Sayıltıların Ana Kaynağı: Üst-kültür Sisteminin Yapısal Unsurları

Her bir medeniyetin varlık ve bilgiye dair ‘Ne, Niçin ve Nasıl’ sorularına buldukları cevaplar farklıdır. insanoğlu varolduğundan bu yana, bu soruları sormuş ve her sosyo-kültürel sistem kendisine bilişsel bir evren haritası oluşturmaya çalışmıştır. Belirli kültür daireleri diyebileceğimiz medeniyetlerin bilişsel haritaları birbirlerinden farklıdır. Bu nedenle her bir medeniyetin bireyi farklı evrende yasar. Basta bilim ve sanat olmak üzere toplumsal hayatın bütün görünümleri, içinde bulundukları kültür dairesinin (3) sunduğu ön kabullerin rengini alır. Medeniyet ve bilim anlayışı arasındaki ilişkiyi kurarken, 20. yüzyıl sosyolojisinin zirvelerinden biri olan Pitirim Sorokin’in değişme teorisinden faydalanabiliriz. Sorokin, benzer kültürleri kuşatan üst-kültür sistemlerini (ki, geniş anlamda medeniyetleri), kendisinin belirlemiş olduğu dört yapısal unsura göre sınıflandırır. Bu sınıflamada gerçekliğin doğasına ilişkin verilen üç cevap üç medeniyet tipini göstermektedir. Gerçekliğin yapı taşını; madde olarak kabul eden duyumcul, ide olarak kabul eden düşünsel ve madde-ide iç içeligi olarak gören idealistik üst-kültür sistemi yani üç medeniyet ile karşılaşırız.

Tablo 2. Yapısal Unsurlar Bakımından Üst-kültür Sistemleri (4)

Yapısal unsurlar/ Temel Ölçütler Üst-Kültür Sistemleri
Durumcul Düşünsel İdealistik
Gerçekliğin Doğası Maddidir; duyu organları ile algılanabilir niteliktedir (duyusal). Ruhsal, sonul, bölünemez nitelikte. Zahiri olanın ardında yatar. Çok katlıdr. Duyusal, akli ve duyuüstü olmak üzere iç içe geçmiş üç boyuttan oluşur.
Tatmin Edilmesi Gereken ihtiyaçlar ve Ulaşılması Gereken Hedefler Bedeni ve dünyevi (fiziksel) Esas itibariyle ruhsal (spiritüel) Başat bir maddi amacı vardır; ancak iç bütünlük manevi unsurlarca sağlanır.
ihtiyaçların ve Sonul

Hedeflerin Karşılanma

Siniri

Yukarıda söz konusu edilen ihtiyaçların sonuna kadar tatmin edilmesi amaçlanır. Maddi ihtiyaçların karşılanması gerekli; ancak sinirini manevi değerler belirler.
Tatmin Yöntemleri Maddi ihtiyaçların karşılanması için dış dünyanın dönüştürülmesine çalışılır. Maddi ihtiyaçların azaltılması ya da onlarında tümüyle arınılması için oto-kontrol uygulanır. Hem maddi dünya hem de iç dünya kontrol edilip dönüştürmeye çalışılır.

Üst kültür sistemine kimliğini veren gerçekliğin tasavvurudur. Nasıl bir gerçeklikte yaşıyoruz? Bu gerçekliğin yapı taşı nedir? Bu soruların cevabı diğer bütün kavrayışları biçimlendirmektedir. Sosyo-kültürel yapının bileşenlerinden (sanat, felsefe, din, dil, hukuk, siyaset, ekonomi, eğitim vb.) biri olan bilim de bütünün bir bağıntısı olması nedeniyle ait olduğu bütünün bu özelliğini yansıtır. Bilimsel paradigmanın iç içe geçmiş, birbiri içine gömülmüş olan sayıltıları arasındaki bağıntıyı görebilmek amacıyla paradigmayı bir güneş sistemine benzetebiliriz. Sistemin güneşi, ontolojik sayıltıdır. Diğerleri güneşe bağlı olarak yörüngelerine otururlar. Bir paradigmayı anlamanın yolu onun güneşinin ne olduğuna bakmaktır. Sistemin güneşine baktığımızda, Batı bilim düşüncesinde üç farklı paradigmayı görebiliyoruz: Pozitivistik, Fenomenolojik ve Bütüncül Paradigma…

Rönesans ile yeşermeye başlayan bilim anlayışı, 17. yüzyılda modern felsefenin desteğinde modern bilim adını almış ve 19. yüzyılda pozitivist paradigma olarak şekillenmiştir. Biliyoruz ki, modern/pozitivist bilim anlayışı ‘maddeyi varlığın kaynağı olarak görür. Fenomenolojik paradigma ise sosyal bilim paradigmasıdır. Pozitivistik sosyal bilim paradigması karsısında fenomenolojik paradigma için ise için gerçekliğin kaynağı idedir. Bu iki bilim anlayışı, Bati felsefesini biçimlendiren madde ve ide karşıtlığının 19. yüzyıldaki bir görünümüdür. Bütüncül bilim paradigması ise yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde kuantum fiziğindeki buluşlarla birlikte yeşermeye başlamış ve çeşitli teorilerce de desteklenerek büyümüştür. Bütüncül bilim, ilk iki paradigmanın iki parçalı mekanistik evren anlayışının dışında çok katli ve iç içe geçmiş dinamik bir bütün seklindeki evren algısına dayanır, Aşağıdaki kavram tablosunda fenomenolojik paradigma (2) sosyal bilimlere ait olduğu için yer almadı; bu bildirinin hedef kitlesi dikkate alınarak. Sosyal bilimler ve doğa bilimleri için ortak olan diğer iki paradigma karşılaştırıldı.

Tablo 2 : Modern Bilim ve Yeni Bilimin Temel Sayıltıları (5)                                               

Sayıltılar Pozitivistik bilim anlayışı Yeni / bütüncü bilim anlayışı
Gerçekliğin doğası Madde temelinde, madde ve ide seklinde iki parçalı mekanistik bir yapı Maddi ve maddi olmayanın iç içeliği temelinde, farklı görünümleri olan dinamik ve ahenkli bir bütün
Parça ve bütün ilişkisi Mekanistik bütünü anlamak için bütünü indirgenebileceği en küçük parça (atom; hücre; aile vb.) Parça-Bütün bağıntısı; Parçaların özellikleri ancak ve ancak bütünün dinamiklerinden anlaşılabilir,
Yapı ve süreç Temel yapılar vardır. Bu yapılar faktörlerin etkisi ile ilişkide bulunurlar Her yapı, arka plandaki bir sürecin tezahürüdür. Parçalar değil bağıntılar önemlidir, ilişkiler ağının tamamı, kendi zatında dinamiktir.
Olgular arası ilişkiler Determinizm

(Neden-sonuç zinciri); öngörme/yordama

Determinizm- indeterminizm iç içeliği; çok faktörlü etkileşim; öngörülemezlik
insan Rasyonel, dışsal kanunlara itaat eden ve bilim yolu ile doğayı/toplumu dönüştüren insan evrenin yetkin bir parçası; hayat dokusunun özel bir ilmeği
Bilimin amacı Doğayı/toplumu denetim altına almak Doğayı ve insani anlamak ve açıklamak
Bilimsel araştırmanın amacı Açıklama ve yordama Açıklama ve anlama : Anlatmak
Bilgi edinme süreci Bilimsel bilgi gözlemciden ve bilgi sürecinden bağımsızdır. Bilgi süreci, dolayısıyla bilimsel bilgi ontolojik (ve epistemolojik) kabullere göre biçimlenir,
Bilimsel araştırma yöntemi Gözlem ve deney Deney-akil-sezgi iç içeliği
Bilimsel bilginin niteliği Mutlak, kesin bilgi Geçici kesin bilgi
Bilimsel düşünme yöntemi Teori kuruluncaya kadar tümevarım; teorinin sınanma sürecinde tümdengelim Hipo-dedüktif yöntem
Mantık Klasik mantık Doğanın küçük bir bölümü için klasik mantık ve daha çok bulanık mantık

Bildiri metninin sınırları nedeniyle, diğer sayıltıların kaynağı varsaydığımız ‘gerçekliğin doğası, bilimin amacı ve paradigmanın dayandığı mantık’ üzerinde duracağız.

F. Bacon’un (1561-1626) ‘doğa kanunlarını bularak doğayı insanın hizmetinde kullanmak’ olarak belirlediği bilimin amacı ile Descartes’in (1596-1650) iki parçalı mekanistik evren tasarımı modern bilimi şekillendirmiştir diyebiliriz. Belirli kanunlarına göre bir makine gibi isleyen evren vardır ve bu gerçeklik madde ve zihin olarak iki karşı parçadan oluşur; ne var ki gözlemlenemeyen ve deneylenemeyen zihin (bir anlamda, maddi olmayan her şey) maddi olana indirgenebilir ve böylece işleyişin kanunları bulunarak matematiksel olarak ifade edilebilir. Nitekim iki parçalı mekanistik evren tasarımının ve indirgemeciliğin verimli etkileri kendisini göstermeye başladı. Newton (1642-1727) kendinden önceki birikimi de kullanarak en uzak yıldızların hareketleri ile bir elmanın yere düşmesini basit denklemlerle birbirine bağladı Newton mekaniğinin mükemmel işleyişi 19, yüzyılın sonlarına kadar, ışığın ikili yapısının keşfine kadar sürdü, ışığın hem dalga hem de paketçikler seklinde yayılması, bir ‘anomali’ olarak derin bir bunalıma yol açtı. Zira klasik mantığa/Aristo mantığına/dikotomik mantığa göre “hem/hem de’ düşüncesi, çelişmezlik ilkesine aykırıydı; ışık ya dalga ya da paketçikler seklinde yayılabilirdi.

Bu konudaki çözümler 1920’lerde kuantum fiziğinden geldi, ilk çözüm Heisenberg’in (1901-1976) belirsizlik ilkesi ile geldi: “Bir yönü vurgulamak, öbür yönü belirsiz kılar; ikisi arasındaki bağıntı belirsizlik ilkesince tayin edilmiştir”(6). Bu ilke ayni zamanda modern bilimin determinizm ve tahmin edilebilirlik ilkelerinin mutlak olmadığını göstermiş oldu. Sorunun tamamen çözülmesi ise 1927’de Niels Bohr’un tamamlayıcılık/bütünleyicilik ilkesi ile olur: “Her tanım diğerini dışarıda bırakır, ne var ki ikisi de gereklidir; birbirlerini tamamlar. Dalga ve paketçik, madde ve enerji gibi karsit görülen özellikler, gerçekliğin birbirini tamamlayan, bütünleyen iki farklı tasviridir”(6). Bohr’un eski Çin geleneğinden faydalanarak formüle ettiği bu ilke, sadece bilimde geçerli olmadı, içe içe geçmiş, birbiri içine yuvalanmış farklı görünümleriyle karmaşık sanılan hayati (gerçekliği) anlamaya da yardımcı oldu. Ayni şekilde “izafiyet kuramı (Einstein, 1879-1955), …elektriksel alan, ayni anda bir manyetik alanı birleştirilmiştir”(7). Madde ve maddi olmayanın ayrılmazlığının bilimsel olarak ortaya konulması, diğer disiplinlerde de yankı bulmuştur. Sistem teorisi ve sibernetik üzerinde de yoğunlaşmış olan İngiliz antropolog, sosyal bilimci Gregory Bateson (1904-1980) zihnin yapısına dair fikirleri ile yeni bilim paradigmasına katkısı olmuştur. Doğanın yapısı ile zihnin yapısının birbirinin yansımaları olduğu, zihin ve doğanın ayrılmaz bir bütün oluşturduğuna dair ileri sürdüğü görüsü zihin ile ilgili bilimsel çalışmaların önünü açmıştır. Zihin bir nesne değil, bir süreçtir (8). Bateson “Batı düşüncesi ve kültüründe bir yığın soruna sebebiyet vermiş olan Kartezyen ayrımı gerçekten asma yolunda ilk başarılı girişimi temsil eden kökten biçimde yeni bir zihin kavramı geliştirmiştir” (9).

4. Sonuç

Bilimsel paradigmanın özü olan varlığın doğasına dair ön kabulün, Batı’da madde-zihin olmak üzere iki parçalı mekanistik bir yani seklinde oluşması bir tesadüf değildi. Bati felsefesi ve Batı bilimi, eski Yunan felsefesindeki materyalizm ve idealizm karşıtlığı ve dikotomik mantık üzerine kurulmuştur. “Bu dikotomi Bati felsefi düşününde o kadar derinliğine etkili olmuştur ki, hiç abartmasız, Batılı düşünüş tarzının bir profilini bize verir”(ÎO). Bilimde devrim yaratan buluşlar ve onlarla oluşan yeni evren tasarımı karşısında pozitivist paradigmanın zorlanmasının derinde saklı duran bu karşıtlık mantığı olmuştur. Bunalım ancak dikotomik mantıktan vazgeçildiğinde çözülebilmiştir.

Kartezyen tasarımdan çok farklı bir gerçeklikle yüz yüze gelen kuantum fizikçileri Batı felsefesinde bulamadıkları, bilimsel bilginin yorumlanması için gerekli olan, bilgileri uzak doğu mistik geleneklerinde bulmuşlardır. Sufi geleneğe uzak kalmalarında tarihsel ve sosyolojik şartların belirleyici rolü olmuştur, diyebiliriz. Ne var ki, bugün yeni/bütüncül bilimin oluşmasına katılan disiplinlerin ve teorilerin (kuantum fiziği, relativite, sistem teorisi, sibernetik, kaos teorisi, gaia hipotezi vb.) paradigma bağlamında hem anlaşılmasında hem geliştirilmesinde sufi geleneğin rolü umulandan fazla olabilir. “Hak cihana doludur, kimseler O’nu bilmez/ Sen O’nu senden iste O senden ayrı olmaz” diyen Yunus Emre ‘hem-hem de’ mantığının yasayan kültüre ne kadar sinmiş olduğun gösterir. Tümel ve tikelin (genel ilkeler ile özel durumların) karsı konumda olmayıp, birbirleri içine yuvalanmış olduğunu yansıtması bakımından Mevlana’nın, “prizmadan geçen güneş ışınının yedi renge dönüşmesi” örneğini hatırlayalım. Determinizmindeterminizm bağıntısının anlaşılmasında külli irade-cüzi irade ilişkisi önemli rol oynayacaktır. Kelebek etkisi, kısmet kavramı ile daha kolay anlaşılabilecektir (11). Bu konuda örnekleri çoğaltabiliriz. Diyebiliriz ki, bu sosyolojik bağlam içinde Türk bilim insanları, dolayısıyla yeni bilim doğal bir sansa sahip görünüyor.

İzin verirseniz bildiriyi M. İkbal’den bir alıntı ile sonlandırmak istiyorum: “Göğsünün içinde yıldızları aşıp gidecek bir yol vardır. Lakin sen kendini tanımıyorsun. Bir kere de tohum gibi gözünü kendi içine aç ki, yerin altından bir fidan olup yükseksin.”

Beylü DİKEÇLİGİL

Kaynaklar

  1. Kuhn, T., Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, İstanbul, Alan Yayıncılık, 1982.
  2. Dikeçligil, B., “Sosyolojide Metodlar Arası Farklılaşma ve Bütünleşme”, içinde Sosyolojide Bütünleşme ve Farklılaşma -Üçüncü Ulusal Sosyoloji Kongresi, 97-126, Ankara 2003.
  3. Başak, S., Kültür Olgusu Analizleri ve Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara, Odak Yayınevi,
  4. Başer Erkilet, A., “Bilge Bir Sosyolog: Pitirim Sorokin’in Tarih Felsefesi”, 10-25, Tarih Çevresi, 18, Eylül-Ekim 1995.
  5. Dikeçligil, B., “Batı’da Değişen Bilim Anlayışı ve Türkiye’de Sosyal Araştırmalar”, içinde Mahmut Tezcan ve Nilgün Çelebi (yay haz), Sosyolojide Son Gelişmeler ve Türkiye’deki Etkileri, 39-58, Ankara: Unesco Türkiye Milli Komisyonu, 1993.
  6. Çapra, F., Bati Düşüncesinde DÖNÜM NOKTASI, çev. Mustafa Armağan, İstanbul, insan Yayınları, 1989.
  7. Çapra, F., Fiziğin Tao’su, çev. Kaan Ökten, İstanbul, Arıtan Yayınevi, 1991.
  8. Çapra, F., The Hidden Connection, New York, Random Hause, 2002.
  9. Çapra, F., Yeni Bir Düşünce, çev. Mustafa Armağan, İstanbul, Ağaç Yayıncılık, 1992.
  10. Özlem, D., “Doğa Bilimleri ve Sosyal Bilimler Ayırımının Dünü ve Bugünü Üzerine”, 7-39, Toplum ve Bilim, 56, Bahar, 1998.
  11. Alatlı, A., ‘Hayır!’ Diyebilmeli insan, İstanbul, Zaman Kitap, 2005. 

Kaynak: https://www.academia.edu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir