Hazreti Peygamber’in Çağımızla Kavgasını Anlamak

1 – İSLAM’IN GÜNÜMÜZDEKİ ALGISI

Kuran’ın ve Hazret-i Peygamber’in mücadelesinin güncelliğini açığa çıkarmaya çalışan bu yazıyı ülkemizde deizm tartışmalarının öne çıktığı bir dönemde yazıyorum. Gençlerimiz gelenekten intikal eden İslam’la onlarda küresel toplumun yarattığı bilinç arasında bir kopukluk yaşıyorlar. Müslüman liderlerin ve oluşumların son yirmi yıla birikmiş yanlışları da gençlerimizin İslam’a soğuk bakmasına yol açıyor. Ve 19. Yüzyılın sarsıntısıyla baş edebilmiş dinimiz 21. Asrın yarattığı sarsıntıya yanıt veremez bir halde can çekişiyor. Geleneğimizin yarattığı İslam’ın bugüne yansıyan yanlış tezahürlerinden ben de hoşnut değilim. Hele ki Müslüman liderlerin ayyuka çıkmış yanlışlarından ben de mustaribim. Fakat toplumumuzda yaygın olan kötümserliğin aksine ben doğru anlaşılmak kaydıyla Kuran’ın ve Hazret-i Peygamber’in mücadelesinin 21. Asrın sorunlarına ciddi bir çözüm sunduğuna inanıyorum. Bu yazıyı da böylesi bir ümit yazdırıyor.

İslam’ın bugünkü genel algılanışı nedir? Gerek düşmanlarının gerek dinden uzaklaşan çocuklarımızın gerekse de geleneği savunmaya azmetmiş düşünürlerimizin kafasındaki İslam bir iskelet olarak ne gibi ilkeleri savunur. Bir an için ondaki tüm olumlu ilkeleri parantez içine alıp İslam’ın bugün problem yaratan bazı prensiplerini kısaca zikredeyim.

Hadis kitaplarımız genelde merkezine Cibril hadisi de denilen bir hadisi oturturlar. Bu hadise göre imanın altı şartı vardır: Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, haşre ve kadere iman. İslam’ın beş şartı vardır: kelime-i şehadet, namaz, oruç, hacc ve zekât. Ve bir de imanı ve İslam’ı zirveye taşıyan ihsan vardır: yani Allah’ı görüyormuşçasına Allah’a kulluk etmek.

Dinin merkezine bu hadisi oturttuğumuzda İslam küresel toplumun içinde yaşadığı sorunlarla hayli ilgisiz bir din haline gelir. İman, İslam ve İhsan böylece tanımlanınca İslam’ı yaşayan bireyin küresel topluma ve onun sorunlarına karşı herhangi bir bilinç taşımasına ve bu sorunlara yanıt aramasına gerek yoktur. Zira imanın altı şartına inanması, İslam’ın beş ritüelini yerine getirmesi ve Allah’ı görüyormuşçasına bir şuurla yaşaması onun bu dünyadaki görevlerini yerine getirmesi için yeterlidir. Zira böylesi bir kul cennete gitmeye hak kazanmıştır.

İslam bu haliyle apolitik bir din olarak kalsaydı sanıyorum küresel toplum ve ve bu toplumun gereklerine göre bilinç kazanan ve İslam’dan soğuyan çocuklarımız için bu kadar sorun olmazdı. Fakat İslam’ın Kuran’dan, Siyer’den ve Hadis’ten türetilen belli başlı bazı boyutları onu apolitik olmaktan çıkarıyor, aksine İslam’ı küresel topluma zarar verebilir bir hale getiriyor.

Nedir bu boyutlar? Kısaca birkaç madde zikredeyim: Geleneğimizden türettiğimiz İslam’a göre cihad başka hiçbir şey için değil ama Müslümanlar yeryüzüne egemen olsun ve kiliseler ve havralar camiye çevrilsin diye yapılır. Bu İslam itikadına göre İslam’ı kabul etmeyen Hıristiyan, Yahudi ve Budistler vs, ilelebet cehennemde yanacaktır. Ehl-i Kitap yaşamak istiyorsa İslam toplumunda ikinci sınıf vatandaş olmayı kabul etmek zorundadır. Herhangi bir dine inanmayan müşrikler, ateistler ve agnostikler ise ilelebet cehennemde yanacakları gibi bu dünyadaki hakları Müslümanlar tarafından öldürülmektir. Gelenekten türettiğimiz İslam’a göre kadınlar kocalarının otoritesine teslim olmayı kabul etmeli, kocasına itiraz ederse dayak yemeyi kabul etmelidirler. Ve kocaları bir daha evlenmek isterse bu kadınlar kumaya razı olmak zorundadırlar. Bu İslam’a göre hırsızın fiziksel olarak eli kesilir. Zinakar taşlanarak öldürülür. Ve ölümden sonra insanları bekleyen akıbetse şudur: Her türlü günahı ve çirkinliği işlemiş de olsa Allah’a şirk koşmamış birey eninde sonunda cennete gider. Her türlü ahlaki fazilete sahip de olsa kişi imanın esaslarından birini reddettiğinde ilelebet cehenneme gider. Ve cennet erkekler için pornografik nimetlerle, sayısız huriyle dolu bir yerdir. Cehennemde ise günahkârlara mide bulandırıcı işkenceler yapılır: yani onlar cehennemde irin içerler, kaynar sularda pişirilirler ve ateşte fiziksel olarak yakılırlar. Ve bu işkence ilelebet sürer.

Kuran’dan, Hadisten ve Siyer’den belli bir usulle türettiğimiz bu İslami kavrayışın alabildiğine yanlış olduğuna inanıyorum. Böyle kavranmış bir İslam’ı küresel toplumun çocukları itici bulduğu gibi bu İslam’ın Hazret-i Peygamber’in uğruna mücadele ettiği değerlerle alabildiğine ilgisiz bir din olduğuna inanıyorum. Ki zaten Hazret-i Peygamber’in tarihte başlattığı devrimin nasıl büyük bir yankı yarattığı üzerinde tefekküre dalarsanız Kuran’ın mücadelesinin çok başka şeyler anlattığını da görebilir hale gelebileceğinize inanıyorum.

İslam insanlığa ilk nüzul ettiğinde onu iki grup insan baştacı etti: Mekkeli fakirler ve zengin ailelerin hedonizme doymuş ve idealler için yaşamak isteyen genç evlatları… Ve bu insanlar İslam’ı kabul ettiklerinde tüm dünyaya savaş açmış olduklarını bilerek Hazret-i Peygamber’in etrafında saf tuttular. Bir an için kendinizi bu fakirlerin ve zengin gençlerin yerine koyun ve şunu sorun: İslam ve Hazret-i Peygamber hangi mesajıyla bu insanların ruhlarında bir alev tutuşturdu ve bu insanlar ölümü göze alarak bu dine baş koydular? Yani İslam’da ne ve hangi idealler vardı ki bu insanlar büyülenmiş gibi otuz yılda Endülüs’ten Çin sınırına kadar bu mesajı yaymayı en büyük hayat mes’uliyeti bildiler?

Bugün bu sorunun yanıtını verme yeteneğimizi kaybetmiş olduğumuzu düşünüyorum. Sadece iki örnek kitabı zikredeceğim. Bunlardan biri Cahiliye’yi Farklı Okumak adlı kitabıyla –çabasına çok değer verdiğim- Mehmet Azimli. Diğeri ise benim gibi pek çok Müslüman düşünürün İslam’ı yeni bir yapıda düşünmeye sebep olmuş Muhammed Abid El-Cabiri’nin İslam’da Siyasal Akıl kitabı.

Azimli’nin kitabı cahiliye toplumuyla İslam mesajı arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak için yazılmış bir kitap. Ve kitabın mesajı şu: İslam’ın neredeyse tüm ritüelleri de ve Kuran’da geçen toplumsal hükümler de tamamen cahiliye toplumundan alınmıştır. Cabiri ise kitabının Hazret-i Peygamber’e adanan bölümünde müşriklerle Hazret-i Peygamber arasında neden çatışma çıktı sorusuna tek bir yanıt veriyor: Müşrikler 360 puta tapıyordu. Hazret-i Peygamber “bu putlara değil tek Allah’a tapın” dedi. Fakat müşrikler bunu kabul etselerdi hacc’dan kazandıkları gelirleri yitireceklerdi. İşte müşrikler sadece bu sebeple Hazret-i Peygamber’i kabul etmediler.

Eğer hakikat Azimli’nin ve Cabiri’nin dediği gibi olsaydı gerçekten de şu soruya yanıt veremezdik: iyi de İslam’a inanan ve onları tüm dünyaya savaşa sokacağını bildikleri halde her türlü zorluğa rağmen İslam’a sımsıkı bağlanan sahabelerin İslam’a yönelik motivasyonunu doğuran neydi? Yani İslam’ın her hükmü cahiliyeden alınmışsa ve şirk ve İslam arasındaki tek fark 360 put yerine tek Allah’a kulluk yapmaktan ibaretse bu din neden ve nasıl bu gençlerde muazzam bir cazibe uyandırdı? Azimli ve Cabiri’de bu soruların yanıtları yoktur.

2. İSLAM’IN UNUTULMUŞ DEĞERLERİ

Burada bu idealizmi ve motivasyonu doğuran unsurları Kuran’dan türetmek istiyorum. Bu unsurlar, yani İslam’ın siyasal değerlerini açığa çıkarmak istiyorum. İddiam odur ki bu değerler doğru anlaşılmak kaydıyla çağımızın küresel toplumunda bile heyecan uyandıracak ve her ulustan ve her medeniyetten idealist bireyi kendine çekebilecek değerlerdir. Ve bu değerler küresel toplumun sorunlarına birer yanıttır. Ve bunlar evrensel adalet değerleri olduğu için gücünü sömürü üzerine kuran iktidar odaklarıyla çatışmayı zorunlu hale getirir.

  1. Gelir adaleti: Kuran Mekke döneminde Nahl Suresinde müşriklere şöyle meydan okur: “neden malınızı kölelelerinizle paylaşıp onlarla bu hususta eşit hale gelmiyorsunuz? Siz nankör müsünüz?” Kuran aynı değeri Medine döneminde Haşr Suresinde de farklı bir ifadeyle yineler: “şehir halklarından devlete verilen vergiler toplumun yoksul kesimleri için harcanır. Ta ki servet içinizde sadece bir azınlığın elinde dönüp dolaşan bir talih olmaktan çıksın. Ve refahtan toplumun tüm kesimleri pay alsın.”
  2. Siyasal eşitlik: Kuran siyasi bir liderin keyfemayeşa hareket edecek bir otoriteye sahip olması ve bu otoritenin dini bir meşruiyet kılıfına büründürülmesine savaş açar. Kuran böylesi aşkın bir otoriteyle donanmış liderlere “tanrı’nın oğlu” sıfatını yakıştırır. Ve Kuran tanrının oğlu kavramına savaş açar. Örneğin Üzeyr Peygamber Yahudilerce asla tanrının oğlu olarak görülmemiş olmasına rağmen, Üzeyr Peygamber’e atfedilen böylesi bir aşkın otorite Kuran tarafından “Üzeyr’i Tanrı’nın oğlu saymak” kabul edilmiştir. Kuran ise siyasi tasarımında Tanrı’nın oğlu kavramı yerine Şura Suresinde meşveret idealini oturtur. Kuran “onların işleri aralarında meşveret iledir” derken, toplum hakkındaki kararların alınmasında köle Bilal ile aristokrat Ömer’e eşit söz hakkı verir. Kuran’a göre kendisine itaat emredilen Hazret-i Peygamber bile yukarıdan Kuran ile aşağıdan toplumun meşveretiyle sınırlı bir otoriteye sahiptir. Ve Medine döneminde inen Ali İmran Suresine göre kendisine muhalefet eden insanlarla bile meşveret etmekle mükelleftir.
  3. Ulusların eşitliği ve kardeşliği: Kuran Mekke’de inen Rum Suresinde uluslararası farklılıkları “dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindedir” diyerek kutsar. Yine Medine’de inen Hucurat Suresinde “sizi kabile kabile ve ulus ulus yaratmış olmamın sebebi birbirinizin kültüründen bir şeyler öğrenmeniz, dost ve kardeş olmanız içindir. Yoksa kavga etmeniz için değil. Birbirinizi aşağılamayın ve birbirinize lakaplar takmayın” diyerek kozmopolit bir toplumun manifestosunu dile getirir.
  4. Dinler arası barış: Kuran Hacc Suresinde farklı dinlerin ritüellerini ve ibadet mahallerini “sizden her bir ümmete farklı bir ritüel verdim. Ve kiliselerde, havralarda, mescitlerde Allah’ın adının çokça anılmasını istiyorum” diyerek kutsar. Yine Kuran Maide Suresinde farklı din mensuplarına şöyle seslenerek dinlerararası bir barışın temellerini atar: “Tevrat ehli Tevrata uysun. İncil ehli de İncil’e… Her birinize farklı şeriatlar verdim. Benim gözümde tüm bu şeriatler kutsaldır. O halde dinleri amacından saptırmayın. Bir sömürü aracı haline getirmeyin. Samimiyetle dininizin gereğini yerine getirin. Ve Ey Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler! Birbirinizin yemeğinden yiyin, birbirinizle evlenin ve hayırlarda yarışın!”
  5. Kadın hakları: Kuran Mekke döneminde inen Tekvir Suresinde “diri diri öldürülen kız çocuğunun suçu neydi?” diyerek, kadınların, haklarından mahrum bırakılarak yaşayan bir ölü haline getirilmesi suçuna savaş açar. Sonra Kasas Suresinde Şuayb’ın kızlarının koyunlarını sulaması için erkeklerle kavga eden Musa’nın bu davranışını zikrederek Müslüman erkeklere bir emir verir: “siz de Musa gibi kadınların toplumun kuyusundan ve maddi ve manevi kaynaklarından eşit bir biçimde pay alabilmesi için mücadele edin.” Kuran daha sonra inen Nisa Suresinde çok eşliliği tek bir koşulda kabul edebileceğini belirtir: “eğer söz konusu olan yetimler(in bakımıy)sa, (ancak bu koşulda) çok eşliliği kabul ediyorum” der. Ve miras hukukunda erkeğe iki kadına bir pay verirken, mehir kurumu aracılığıyla erkeğin fazladan aldığı payı kadına yeniden iade ederek kadın ve erkek arasında finansal eşitlik yaratır. Kuran yine aynı surede İslam’da kadın haklarının manifestosunu dile getirir: “erkekler kadınlar ‘üzerine kavvam’dır.” ‘Üzerine kavvam olmak’ nedir diye Kuran’a sorduğunuzda Tevbe Suresi şöyle der: “O münafığın kabri üzerine kavvam olma. Yani o münafığın kabri önünde saygıyla ve hürmetle ayağa kalkma.” Ya da bu kavramın anlamını Ra’d Suresine sorduğunuzda ‘üzerine kavvam olmak’ ‘muakkibetun li emrih’ olmak anlamına gelir. Yani ‘bir işin ve emrin takibini yapmak.’ Buradan bakınca “erkek kadın üzerine kavvam’dır’ demek “erkek kadınının önünde hürmetle ve saygıyla ayakta durmakla ve eşinin işlerinin ve emirlerinin takibini yapmakla mükelleftir” anlamına gelir.
  6. Kültürel gelişim: Kuran Mekke döneminde inen Araf Suresinde “Allah’ın kulları için yarattığı tüm bu maddi ve manevi rızıkları ve süsleri kim haram kılabilir?” diyerek bir yasaklama dini değil, bir helalleştirme dini olduğunu vurgular. Yani yeryüzünde insanın hoşuna giden ne varsa o nimeti elde etmek için çalışmak Kuranca övülmüştür. Yine Kuran kendisinde defalarca geçen bir manifesto cümlesiyle yasaklamaların da mantığını çizer: “Ben size herşeyi helal kıldım. Sadece leşi, kanı ve domuzu yasakladım.” Bu ayet edebiyatıyla ve mecazıyla okunduğunda insanlara haram kılınan şeyler, sadece ve sadece insanı manen öldüren şeyler yani ‘leş;’ toplumda haksız yere çatışma çıkaran şeyler, yani kan; ve insan ruhunun mide bulandırıcı bulduğu şeyler, yani ‘domuz’dur. Yine Kuran ilk inen Alak Suresinde ‘Oku’ diyerek ve Musa’nın ve Yusuf’un Mısır sarayında aldıkları seküler eğitimi ‘ilim ve hikmet’ diyerek övmek yoluyla İslam toplumunu gerek dini gerek seküler konularda tüm sınıflarıyla kitap okuyan bir toplum olarak inşa etmek ister.
  7. Ahiret yaşamı: Kuran bu dünyanın sorunlarından kopuk bir ahiret dini vazetmez. Kuran’da ahiret için yaşamak temalarına bakıldığında bunların tamamının bu dünyayı herkes için bir cennete çevirme amacına bağlandığı görülür. Kuran’da ahiret yaşamının dört ana başlığı vardır. (1) cihad: yani örneğin Nisa Suresinde geçtiği gibi zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocukların hakları için mücadele etmek. (2) infak: yani bizim tattığımız nimetlerden başkaları da tatsın diye elimizdekini paylaşmak (3) ahlak emirleri: dürüst olmak, anne babamıza yaşlılığında sahip çıkmak, yetimleri sahiplenmek gibi evrensel yardımlaşma ilkeleri… (4) ritüel: Kuran’da ritüellerin tamamı dünyevi maslahatlara bağlanır. Örneğin Hacc, insanların eşit ve kardeş olduğunu hatırlayabilmek içindir. Zekat, gelir adaletini sağlamak içindir. Oruç, haram yememe disiplinine alışmak ve Allah’la arada aracı kurum olmadan birebir sohbet etmeyi öğrenmek içindir. Namaz yoluyla ise insan dünyanın köleliklerinden sıyrılır ve son oturuşta Allah’ın dostu makamına yükselir. Kuran Maide Suresinde insan maslahatıyla ilgisi olmayan ‘ham, saibe, bahire, vasile’ gibi ritüelleri yasakladığını açıkça söylerken insan maslahatına adanmamış bir ritüelin bir anlamı olmadığını da böylece deklare etmiş olur.
  8. Bireyin tanrısallaşması: Kuran’da putlara kullukla Allah’a kulluk arasında ciddi bir mahiyet farkı vardır. Putlara kul olduğunuzda onların kaprislerine tabisinizdir. Ve hiç ama hiç sorgulamadan batıl dinlerin emirlerini yerine getirmek zorundasınızdır. Oysa Kuran’da Allah’a kulluk Hazret-i İbrahiminki gibidir. İbrahim nasıl yıldızı, ayı ve güneşi, yani toplumunun tüm bilgi sistemlerini sorgulayarak Allah’a vardıysa, ve Allah’a vardıktan sonra Allah’a körü körüne teslim olmayıp ondan haşre dair kanıtlar istediyse, ve Allah Lut kavmini helak edeceği zaman İbrahim nasıl Allah’la tartıştıysa, Allah bizlerden Allah’la tartışacak kadar Allah’la yakın dost olmuş sorgulayıcı insanlar olmamızı ister. Yani İslam’da Allah’a kulluk Allah’a doğru ona dost olacak şekilde yükselmekten ibarettir. Bu sebeple Kuran Fatır Suresinde “güzel söz Allah’a yükselir. Ve salih amel güzel sözü yükseltir.” der. Mutaffifin Suresinde ise “Allah’a yaklaştırılmış olan Cebrail, İsa, Musa gibilerin içtikleri tesnim şarabından içmek için yarışın!” der. Yani İslam’da Allah’a kulluk Allah’a doğru tanrısallaşmak üzere yaklaşmaktan ve yükselmekten ibarettir. Bilgiyle, kitap okuyarak, güzel bir karakter geliştirerek, zorluklarla mücadele ederek ve yeryüzünde zulme karşı çıkarak kişi tanrısallaşır ve tanrı dostu olacak kıvama gelir. Yani Kuran’ın öğrettiği Allah’a ubudiyet ile kişiyi tanrıların oyuncağı haline getiren putlara kulluk arasında dağlar kadar mahiyet ve hakikat vardır.

Benim iddiam odur ki işte Kuran’ın bu prensipleridir ki berbat bir çağda yaşayan gençler Hazret-i Peygamber’den bu idealleri duydukları zaman büyülendiler. Ve bu siyasi idealleri cümle âleme mal etmek için seferber oldular. Zira Hazret-i Peygamber’in çağı alabildiğine kokuşmuş ve temiz vicdanların kabul edemeyeceği kadar zulümle dolu bir çağdı.

Esat ARSLAN

Makalenin tamamını okumak için aşağıdaki linki tıklayınız.

HAZRETİ PEYGAMBER’İN ÇAĞIMIZLA KAVGASINI ANLAMAK

1 Yorum

  1. AvatarŞükrü Işık Cevapla

    Şükrü Işık
    Hz Muhammed vefat ettiğinde Mekke-Medine civarında yüz bin Müslüman vardı .Hz Ali; Cenazesini 16 arkadaşı ile ( üç gün bekledikten sonra) kaldırdı desek yanlış olur, öldüğü yer olan Aişe”nin odasına defnettiler. Sahabenin büyük çoğunluğu Beni Saide gölgeliğinde toplanmış Halifeliğin” Ali”den nasıl alacağını dair ikna taktikleri ” geliştiriyorlardı. Çünkü Hz Muhammed onu seçmişti. Gadır Hum denilen mola yerinde, Veda Haccından dönerken. Dört Halife”den ikisi namaz üstünde hançerle katledildi. Üçüncü Halife Osman linç edildi, cesedi üç gün sokakta kaldı, yahudiler defnetti. Camel ve Sıffın savaşlarında Bir tarafta Ayşe bir tarafta Ali ellbin Müslümanın ölümüne neden oldular. Önemli komutanlardan Ebu Talha da ölenler arasındaydı. Yezid”e biat etmeyen Hz Muhammed”in torunu Hz Hasan”ı zehirletip yas ilan ettiler, Hüseyin”i kafasını kesip tepside Halife Yezid”e sundular. İmamı Azam adam gibi duruşundan dolayı hem Emevilerden hem Abbasilerden eza gördü. 1. Dünya savaşı yıllarında Trablusgarp”tan Medine”ye düşmanla ittifak kurup bize saldırdılar yetmedi İngiliz sömürgelerinden getirdikleri Müslümanlar para karşılığında vatanımıza saldırdılar. Büyükten küçüğe erki eline geçiren din tacirliğine doymadı, halkı kan ve karanlık içinde bırakmasına rağmen. İslam dediğimiz şey Hz Muhamed”in onurlu insan ruhundan başka tek tük gördüğümüz insanlarda kaldı. Komşusu açken tok yatanlar bizden değildir diyenler, zenginleşince “Zengin mahalleye taşınıp” o sorunlarını öyle çözdüler. Yüzyıllar boyu Müslümanların davranışlarında gizli deizm oldu hep. Şimdi tüm bunları gören gençler deist olmasınlar da ne yapsınlar dost insan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir