Her Karanlık Kendi Celladını Doğurur…

İnsanlığın ete kemiğe bürünüp yeryüzünde belirmesinden bu yana hayat, savaşlara meydan olmuş; “ideal olan budur” diye ufku şekillenen ve kurulu düzeni kabul edip ona uygun yaşantı sergileyenler ile yöntem fark etmeksizin kendilerine biçilen kalıbı giyinmek istemeyen kişi, kurum veya toplumlar birbirlerine hep meydan okumuş; çatışma iklimi her devirde, her ortamda beslenip durmuştur.

Savaşlar, mücadeleler, birbirlerinin derisini yüzmek üzere düzenlenen seferler, itiş kakışların hepsi, yaşadığını veya yaşamak istediği düzeni karşısındakine kabul ettirme hırsından doğmuştur insanın.

Bir taraftan, ideal olarak benimsenen düzenin inanç ve felsefesini de içeren düşünsel alt yapısı oluşturulmaya dursun mücadele ve münakaşanın temel tutmayan esas tarafı, sosyal yapının nasıl bir sınıfsal metoda tabi tutulacağı üzerinedir. Yönetsel erkin belirlediği hudutlar dahilinde iktisadi varlıkların taksimi nasıl yapılacak? Tahtta kim oturacak? Mevki makam sahipleri kimler olacak? Mal paylaşımı eşit mi olacak yoksa bir proletarya sınıfı olacak mı? Bunun yansıması değişik algoritma ile en küçük toplum olan ailede dahi görülmektedir.

Ateşten yaratıldı diye İblis, topraktan öz alan insanın önünde secdeye kapanmadı. Çıkarına uygun bulmadığı için isyan etti ve yeryüzüne salınmak üzere huzurdan ebediyen kovuldu. Oysa ilahi düzendi bu ve insan önünde eğilmesi istenmişti.

İblis isyan etti de insan itaat mi etti? Yeryüzünde ideal bir yaşam düzeni için elçiler, adaleti hâkim kılmaya yönelik yazılı ve sözlü hukuk normları getirdiler ancak nefsinin dikine giden insan, Kabil’in Habil’i katletmesinden bu zamana, iblisin yaratılış serüveninin başlangıç evresindeki düzene isyan eden duruşuna yağ sürdü.

Azmettiğinde meleklerden üstün derecelere ulaşabilecek bir varlık olarak yaratılan insan ne hicrandır ki ilahi huzurdan kovulan iblisi de kaburgalarının altına, kalbine komşu olarak sığdırmış ve sık sık uğrayıp uzun vakitler burada ikamet etmesine mani olamamıştır. İblisin, başkaldıran yanını dürtüklemesinden ötürü yeryüzüne düşüşünden bu yana ne ideal olana uyabildi insan ne de ideal olanı uydurabildi el hak.

Ortak bir kaderle belirli coğrafyalarda bir araya gelen bireyleri huzur ve mutluluğa eriştiren, insanca yaşama hislerini doyuran bir düzen inşa etmek mümkün olabilmiş midir? Takvim yapraklarını geriye doğru çevirdiğimizde tarihin aynasına bunun olumlu olarak çokça yansımadığını; inançlarına, toplum içindeki kimliklerine, konumlarına, huzurlarına, onurlarına, değerlerine, alışkanlıklarına, ilişkilerine, eşyalarına, servetlerine, hatıralarına, kültürlerine, yaşam alışkanlıklarına vs. halel getirileceği hissine kapıldığı her an için insanın başkaldırma hissiyatını barındırdığını müşahede ederiz.

Kurulu düzene çoğu zaman, düzen içindeki payını veya gücünü arttırmak isteyenler başkaldırmıştır. Bu durum zaman zaman fikir düzeyinde kalmış, bazen de fiiliyata dökülerek kendini göstermiştir. Hayat için yeni bir gömlek arayışıdır bu. Belirli saiklerle hacimce daha küçük devlet yapılanmalarını yıkıp bünyesine katan imparatorluklar, deniz yoluyla başka coğrafyaların, uzak kıtalarda kaim insanların öz malı olan yer altı ve yer üstü kaynaklarını talan edip ülkelerine taşımanın, kıtalar arası iskân politikasının, yüz yıllar süren kimlik yıkımının, “özün sömürüsü”nün adı olan coğrafi keşifler ve gizli ittifaklarla var olan sınırları tarumar edip yeni devletlerin kurulmasını sağlayan I. ve II. Cihan Harpleri bunun en bariz örnekleri olarak tarihin hafızasındaki yerini korumaktadır. “Savaşın kazananı yoktur.” Külliyen safsata! İmparatorluklar halay çekilerek mi kuruldu?” der  Prof. Dr. Hasan Boynukara.

Bu eylemlerden hareketle bazıları yeryüzü pastasından daha büyük dilimler kapmış, kimileri ise kendinden küçücük dahi olsa bir dilim kaptırmamak için kabuğuna kapanmıştır. Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın muhtelif coğrafyalarında yayılmacı güçlerin bu yöndeki oyun ve sinsi planları geçerliliğini bugün de korumakta; insan denen karnı kendinden büyük obur maalesef doymamaktadır.

Başkaldırmaların bazıları ise toplumu oluşturan bütün kitleleri katman gözetmeksizin ortak insanlık noktasından eşit sınıf seviyesinde buluşturan, mülkün temeline hak ve adaleti oturtma kavgasını içeren ideal düzeni tesis etmeye yönelik olmuştur. Cihanın neresinde olursa olsun gönül bağıyla bağlı olduğu mazlumların yüz yıllar boyu kanı ve canı pahasına hamiliğini yapan bu topraklardan sâdır olup semada yankılanan “Dünya 5’ten Büyüktür!” seslenmesini hak terazisinde bu minvalde ağırlıklandırmak gerekir.

Bu coğrafyanın bilgelerinden Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu ortaya atılmış alelade bir düstur değil; medeniyetimizin yüz yıllar boyu üzerinde dimdik durduğu kolonlardaki harç görevini gören, tedbiri öğütleyen ve tefekkürün imbiğinden süzülerek damıtılmış bir hakikat haykırmasıdır. İnsanca yaşama imkânının kalmadığı, hak ve hakkaniyete dayanmayan düzenlerin var olduğu devirler insanlığın karanlık dönemlerini oluşturmuş ve her karanlık, kendisini doğramak üzere celladını doğurmuştur.

Arkasına doğru hakça doğrulan celladın elinde, bazen asa bazen balta bazen kılıç ve bazen de kılıçtan keskin kalem vardır. Put kıran İbrahim’in elinde balta vardı. Firavunun kurduğu düzeni, onun ve avenesinin başına yıkan Musa’nın elinde, mutlak gücün üstünü örtmeye yeltenen her türlü desiseyi yutan ve denizi çatlatan asa.

 Şah-ı Merdan Haydar Ali Yâr’ın ellerinde ateşten kıvılcım saçan Zülfikâr…

İslam tarihi ne yazık ki hem hakikati tesis ettiren hem de saltanat düşleyerek çıkarı önceleyen başkaldırıların ikisine birden sahne olmuştur. İslam dininin bütün ilke ve normlarıyla yaşandığı saadet devrinin, Peygamber Efendimiz’in hayatta olduğu ve peygamberlik yaptığı, zulmet perdesinin yırtılıp insanların aydınlık çeşmesinden kana kana içtiği yirmi üç yıllık devirle sınırlı olmuştur desek yeridir. Günümüze kadar ulaşan sonraki devirler, dinin emrettiği yaşam düzenini koruyup sürdürmek isteyenlerle tenine bürünüp ruhunu taşımayan, nemalanıp dünyalık olanın sefasını sürmek isteyenler arasındaki mücadeleye sahne olmuştur.

Avrupa kıtasında ise ortaya koyduğu, hurafelerden örülmüş akıl dışı sert hükümlerle baş eğmeyenleri aforoz edip gerektiğinde giyotinle kellelerini bedenlerinden ayıran uygulamalarla insanların, kilisenin statükoyu savunan katı kurallarıyla susturulmaya çalışıldığı Ortaçağ’ın sonlarına kadar uzun bir karanlık dönem yaşanmış, dünyanın yuvarlak olduğu ve kendi etrafında döndüğü gerçeğini yüksek sesle haykırıp bunun bedelini canıyla ödeyen Galileo’nun ruh ve fikir vadisini takip eden Martin Luter King ve diğerlerinin öncülüğünde reform ve rönesans hareketleriyle Fatih’in, İstanbul surlarında açtığı gedikten içeriye doğru süzülen ışık huzmesiyle bu karanlık perde ancak aralanabilmiştir.

Fuat OSKAY

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...