“İnsan Onuru” Üzerine…

“İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini ‘başkalarının efendisi’ sanır ama böyle sanması onlardan daha da köle olmasına engel değildir. Köleler zincirler içinde her şeyi, hatta onlardan kurtulma isteğini bile yitirirler. Köleliklerini sever hale gelirler.”

Jean-Jacques Rousseau

Tarih sayfalarının en parlak kısmı ”insan onuru” üzerine verilen mücadelelerdir.

Eski zamandan bu zamana kadar, insan onurunun akıl ve ruhtan meydana gelen varoluşu üzerinde, önemli çalışmalar yapılmıştır.

İlkçağ’da Platon “Devletin görevi her şeyden önce insanın yetkinliğini ve mutluluğunu sağlamaktadır.” derken, Protogaros da “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyerek insan varoluşuna vurgu yapmıştır.

Felsefe, insanın kendiliğinden değerli olduğunu ve devletin insan mutluluğu için var olduğu gerçeğini söylemesine rağmen, tarihte bazı yöneticiler, yönetilen insanları, ‘rekabet, bencillik, herkesten üstün olma tutkusu, güvensizlik ve açgözlülük’ nedenleriyle, bir egemene (krala, hükümdara); dini inanışta bir otoriteye (kiliseye) ve diğer ideolojilerde ise bir güce (hegomanyaya) feda etmişlerdir.

“İnsan kutsal için vardır ve bu uğurda ölmelidir” anlayışı, tarih boyu milyonların ‘kutsal uğruna’ ölmesine neden olmuştur. Örneğin, Ortaçağda Avrupada Haçlı seferleri kilise ve kralın baskısıyla, insanların haksızlığa yönlendirilerek, ‘Küdüs’ü Müslümanlardan geri almak amacıyla’ başlatılmış ve Haçlı ordusu, yüzbinlerce masum insanı öldürmüştür. Kutsallık ile ‘insan, insana kırdırılmış’, yapılan her haksızlık, bu şekillerde, kutsanıp meşrulaştırılmıştır.

Yakın zamanda ise insanın kişilik ve onurunun birtakım ‘gizli amaçlar’ uğrunda feda edilmesinden şüphe duyulmaya başlanmış, her türlü haksızlıklar ‘ideolojiler’ arkasına gizlendikçe, insan aklı bu ‘nesneleşme ve araçsallaşma tuzağından’ kurtulmayı istemiştir. Yönetenlerin aslında iktidar mücadelesi uğruna siyasi amaçlar veya özel çıkarlar için ‘insanı kullanıyor’ olması ve ‘duygu sömürüsüne’ maruz bırakması, ciddi bir soruna dönüşmüştür.

Tarihin geçmiş kötü izlerinden ders alan insanlık, “insan onurunu” daha fazla önemseyeme başlamış ve 16. Yüzyılda Rönesans düşünürü Mirandola, “İnsan onuru üzerine” adlı eserinde, “insanın kendi kendini geliştirmesini ve özgürlüğünü; insan onuru” olarak kabul etmiştir.

17. Yüzyıldaki doğal hukukçu Samuel PufendorfAşağılayan insanların kibrine gem vurmak için, nihai ve en etkili söz: ‘Ben köpek değil’, insanım!” diyerek, insan onurunu yüceltmiştir.

18. Yüzyıla gelindiğinde ise, Aydınlanma felsefecisi İmmanuel Kant, ”Ahlakın Metafiziği”nde “İnsanı, kendinde ve başkalarında, bir ‘araç’ olarak değil, her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran!” demiş ve “insan onurunu, akıl sahibi insanın ruhsal bağımsızlığı” olarak görmüştür.

Böylece insan onuru, zamanla son iki yüzyıl içinde “insan hakları” ile eş anlamlı kullanılmaya başlanmış, “insanın haysiyetiyle bağdaşmayan hiçbir ceza verilemeyeceği ve de aşağılayıcı hiçbir muameleye tabi tutulamayacağı” düşüncesi, hukuk metinlerine konu olmuştur. Artık insan, bir kutsalın ‘nesnesi ya da aracısı’ değil, “özne düşüncesine ve kendinde amaç duygusuna” kavuşmuştur.

İnsani olmayan, insan kişiliğini ve duygusunu önemli derecede incitici ve onur kırıcı hareketlerden oluşan her davranış, insanın “namus veya haysiyetine saldırı” olmuştur.

Fakat bir kültürel anlayışın yerleşmesi, ‘acının öğreticiliğine’ yine muhtaç kalmıştır: Birinci ve İkinci Dünya savaşında “insan, insanın kurdudur” sözünü hatırlatırcasına, aşırı ideolojilerin, (totaliter, faşist, narsist yaklaşımlar) insanları etkilemesi sonrasında derin acılar yaşanmıştır. Bireyin diğer kişilerin önünde büyük ölçüde utanca boğan ya da onu kendi arzu yahut iradesine aykırı biçimde davranmaya yönlendiren eylemler, ‘savaş’ mazereti altında, kendini göstermiştir. Hannah Arendt, yaşanan bu trajediyi “Kötülüğün Sıradanlığı” şeklinde tanımlamıştır.

Hannah Arendt, “nasıl olup da sıradan insanların büyük kötülükler işleyebildiğini” tespite çalıştığı eserinde, “insanın aklının, kişiliğinin, haysiyetinin, soyut bir düşünce ile ‘devletçiliğe’ bağlanması sonrasında, soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçların pek kolay işlenebildiğine şahit olmuştur. Hitler’in komutasında yönetici olan Adolf Eichmann‘ın soykırım suçunu işlerken, ‘sadece üstümden aldığım emirleri itaat duygusu içinde gerçekleştirdim’ cümlesi içinde, insanın, öteki insanlar yerine kendisini koyma düşüncesinden mahrumiyetini, acıma duygusunu ve muhakeme yeteneğini kaybetmişliğini görerek, böyle birçok ‘sıradanın’, yükselmek uğruna her türden kötülükler yapabileceğini belirlemiştir.

Kanaatimce, bu zayıflığın diğer bir nedeni de şudur: Yüksek otorite tarafından verilen emre uyum göstermediği takdirde ‘aşağılanan insan’, güçlü sosyal etki altında, kendi kişisel görüşünü, öngörüsünü ve iradesini kaybetmektedir. ‘İtaat’ duygusuyla istenilen davranış; insanın değer görmek arzusu, aşağılayıcı muameleden kurtulmak isteği ve toplumsal saygınlık kazanmak uğruna, yerine getirilmektedir. Bu durum ‘gözümü kapatırım, vazifemi yaparım’ anlayışıdır. Oysa ‘sadakat ve itaat’ istenilen eylemlerin çoğunda “haksızlık” vardır. Verilen emrin ‘tartışmaya açılmak istenmemesinin’ altında da, bu ‘haksızlığı gizlemek’ düşüncesi yatmaktadır. “Sebep olan, yapan gibidir” ilkesince, astına haksızlık oluşturan şeyi yapmaya zorlayan kişi, aslında esas sorumlu kişidir. Sorumluluk duygusu taşımadan ve hukuk bilinci bulunmadan üsttün verdiği emirlerin, astlar tarafından tartışmasız yerine getirilmesi gerekmektedir. Öte yandan “güç mesafesinin/ hegomanyanın” fazla olduğu toplumlar da emre uyulmazsa, sert bir cezaya maruz kalma tehlikesi de bulunmaktadır…16 yüzyıl Rönesans düşünürü La Boetie’nın bu hali belirleyen iyi bir çıkarımı vardır: “Büyük Tiranın altında, küçük tiranlar, Tiranla duygu ve düşüncede özdeşleşerek, ’bir başkasının efendisi olmayı’ arzu ile büyük Tiran’ı destekleyerek, başkasına haksızlık etmektedirler…”

Söz La Boetie’nin düşüncesinden açılmışken “Söylev” adlı eserinde, “insanların nasıl olup da itaat ettikleri, üstelik itaat etmekle kalmayıp, boyun eğmeyi, -öküzler bile boyunduruk altında sızlanır; kuşlar ise kafes içinde yakınır iken- hatta kulluk etmeyi niçin arzuladıkları” sorununu, kendince çözmeye çalışır.

La Boetie’nin yargısı şudur: “Eğitim ve alışkanlıkla (yani ideolojiyle) özgürlüğü unutan ve kul ve köleliği benimseyen insanlar, ‘ağızlarına çalınan iki parmak bal ile’ (bu devlette makam verme, toprak, mal, servet imkanı sağlama olabilir) içinde bulundukları duruma gönülden bağlanıp, bunu kendi arzularıyla sürdürürler” demektedir. Tiran olarak adlandırdığı zorba ve zalim kişi hakkında ise, “Tiran’ın gözüne girmiş, ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin esiri ve yağmaladıklarının ortağı olmuş büyük yöneticiler, insanları birbirlerine kırdırarak, onları kulluklaştırırlar!”

Ancak halkın ‘gönüllü kulluk etmeyi’ istememesi halinde, Tiran yalnız kalır ama “halkın içine düştüğü bu hastalık, yani ‘gönüllü kulluk’ durumu öyle öldürücüdür ki iyileşme umudu hiç yoktur!” sonucuna varmıştır.

Tarihin sayfalarından anlaşılan odur ki “İnsan onuru”, insanın sadece insan olmasından kaynaklı, ‘insani değerlerin bilinmesi’ gerçeğidir. İnsan onuru, gerçek anlamına kavuştuğunda, günümüz hukuk felsefecisi Kuçuradi’nin sözü de yerine oturur: “İnsanlık onuruna yakışmayan bir muameleyi, bir insana yapmak, sadece o kişiye kötü muamelede bulunmak değildir; aynı zamanda paylaştığımız insanlık onuruna da zarar vermektedir!”

Netice itibariyle “insanın onur mücadelesi” tarihte birçok inişler ve çıkışlar yaşamıştır. Bizim toplumumuz ise kadim tarihten gelen insana değer verme özelliği ile “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesinde kendini bulmuştur. Nitekim bağlı olduğumuz kitabımız da “Biz insanı, en güzel biçimde yarattık” (Tin, 95/4) ayeti ile insana “en yüksek değeri” vermiştir. Öyleyse, devlet makamında yetki sahibi olanlar, bu doğrultuda, “insanın maddi ve manevi varlığını korumak ve geliştirmek” için çabalamalı ve “insan haklarına saygı” göstermelidirler. Güç kullanım yetkisi tekelinde bulunan devletin (aslında yöneticilerin), “insan hakları ihlaline” sebep olmaması, insan onuruna verilecek değer anlamında, en büyük dileğimizdir. Modern rasyonel hukuk, insanın vücut ve ruh bütünlüğünü korumayı, bir ödev olarak devlete yüklemiş olduğuna göre, “insan haklarına ve onuruna” saygılı olmak birincil önceliğimizdir. Aksi durum, insan onuruyla bağdaşmayan, insan haklarına ve özgürlüklerine darbe vuran, ilahi emirlere de aykırı olan, ‘onursuz’ eylemlerdir ki “necip milletimizin tarihine gölge düşürecek” öylesi davranışlar, bizlere asla yakışmayacaktır.

Metin KAZAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...