Sabrın Peygamberi Anlaşılmayı Bekliyor

Giriş

İnsanlık tarihinin en büyük salgınlarından birini yaşıyoruz. Çin’den dünyaya yayılan bir virüs yüz elli milyondan fazla insana bulaştı, üç milyondan fazla insanın ölümüne sebep oldu. Salgın milyonlarca insanda ağırlaşan kronik hastalıklar, akciğer-kalp-nöropsikiyatrik sorunlar başta olmak üzere kalıcı izler (sekeller) bıraktı. Hastalığın girmediği ev kalmadı. Tanıdıklarımız, sevdiklerimiz, yakınlarımız… Hastaneler doldu. Hayatın her vechesi salgından etkilendi. Binlerce insan işini kaybetti, iflas etti. Evlerimize kapandık, olan-biteni ibretle izliyor, kendimize dersler çıkarıyor ve dua ediyoruz: “Allah’ım rahmetinle, lütfunla bu salgın imtihanımızı bitir. Sen merhametlilerin en merhametlisisin”. Tıpkı Eyyub aleyhisselam gibi.

Kur’an bize Eyyub peygamberin sabrını örnek verir. Kısa bir süre içinde art arda gelen musibetlerle servetini, dostlarını, ailesini, sağlığını yitiren fakat sabır ve salât ile Allah’a yönelmeye devam eden (evvâb) bir peygamber. Peki, onun sabrı nasıl bir sabır idi? Yıllarca halini hiç Allah’a arz etmeden, musibetlerin durması için, hastalığının şifası için yardım istemeden bekledi mi gerçekten? Hiçbir şey yapmadan bekledi mi?

Kur’an’da kısaca, toplam altı ayette, aktarılan Eyyub kıssası, aslında bizim için gerekli tüm ders ve mesajları içerir. Bundan fazlasının “gereksiz detaylar” olduğunu, kıssaya dair tefsirlerde yer verilen İsrailiyat kaynaklı rivayetlerden anlıyoruz. Kıssadaki “boşluk”ları Tevrat’taki anlatılarla doldurarak anlamaya çalışmak bizi Eyyub as’ın sabrına yaklaştırıyor mu gerçekten, yoksa uzaklaştırıyor mu?

Allah (C.C.) dualara mutlaka karşılık verir. Pandemi bitecek, hayat normale dönecek. Çoğumuz kaybettiklerimizden çıkardığımız dersleri unutacağız ve gafletimize kaldığımız yerden devam edeceğiz. Uçağımız türbülansa girince Allah’a yalvaracak, yere inince pilotu alkışlamakla yetineceğiz. Hastaneye yatınca Allah’a yalvaracak, iyileşince ilacı, doktoru, kendi çabamızı öveceğiz. Allah’ı övmeyi ilkel ve banal bulacağız. Tıpkı okyanusta fırtınaya yakalanınca Rabbine dönüp karaya çıktığında şirk koşmaya devam eden atalarımız gibi.

Tıpkı Eyyub peygamberin çağları aşan sabrının sesine kulak tıkayıp sırtını dönen kavmi gibi.

Kur’an’ı Anlamada Genel İlkeler

Kur’an’ı anlamada esas aldığımız ilkeler, Eyyub as ile ilgili ayetlerden dersler damıtırken kullanacağımız yöntemi de belirlemektedir:

1. Kur’an’da bir yerde özet olarak verilen olay, başka yerde detaylandırılır; mücmel/kapalı olarak geçen konu, başka yerde ayrıntılı anlatılır; müphem/belirsiz olarak geçen konu/kavram başka yerde açıklanır; mutlak/sınırsız olarak geçen bir konu/kavram, başka yerde mukayyed/sınırlandırılmış olarak geçer; umumi olarak geçen hüküm/konu, başka yerde özelleştirilir. Müteşâbih (benzeşen) ayetler bir arada okunduğunda muhkem hale gelir, birbirini açıklar.

Birinci örnek: En’am suresi 82. ayette geçen iman eden ve imanlarına zulüm bulaştırmayanlar ifadesindeki “zulüm”den kastın şirk olduğunu Lokman suresi 13. ayetten öğreniyoruz. Buna göre anlam, “iman edip imanlarına şirk bulaştırmayanlar” şeklinde vuzuha kavuşmuş oluyor.

İkinci örnek: Fatiha suresinde geçen Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet” ifadesindeki “nimet” kelimesinin nasıl anlaşılacağını bize  son inen  ayet  (Maide  suresi  3.), “Bugün  size  nimetimi  (vahyimi) tamamladım” öğretmektedir. Nimet verilenlerin kimler olduğunu ise, Nisa 69. ayetten öğreniyoruz.

Üçüncü örnek: Sad suresi 41. ayette geçen ve Eyyub as’ın dilinden öğretilen bana şeytân nusb ve azab vermektedir messeniyşeytânu bi nusbin ve azab ifadesinde “şeytân” kelimesi ile insanı bıkkınlığa, ümitsizliğe, sabırsızlığa ve isyana sevk edebilecek her türlü “zarar”ın kastedildiğini; Enbiya suresi 83. ayette aynı konu ile ilgili aynı cümlede şeytân kelimesinin “durr – zarar” kelimesi ile karşılanmış olmasından (messeniyeddurru zarar dokundu) anlıyoruz.

2. Özel anlama iten (sârif) olmadığı sürece kelimeyi umumi anlamıyla almak Kur’an’ın evrensel mesaj olma özelliğinin ve kuşatıcılığının gereğidir.

3. Kur’an’ın ana teması tevhid olduğundan, Kur’an’ı anlama çabası süresince daima tevhid mesajı eksene alınmalıdır. Bu kural Eyyub kıssasını anlarken de akılda tutulmalıdır. Kur’an Allah’ın nebi/rasullerinin tevhid mücadeleleri üzerinde durur. Hayatlarındaki diğer detaylara değinmez. Hazreti Yusuf’un uzun hikayesine yer veren Yusuf suresinin 39 ve 40. Ayetleri kıssanın “taşıyıcı sütunu” hükmündedir: “Ey hapishane arkadaşlarım! Çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı (inanıp bağlanmak için) daha iyi? Allahı rakıp da tapklarınız, sizin ve atalarınızın takğı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” Tıpkı bunun gibi Eyyub kıssası da bir tevhid dersi, şirkten arınma dersi olarak okunduğunda musibetlerin kaldırılmasının ve hastalıktan şifaya ermenin yalnızca Allah’tan ve yalnızca O’nun razı olduğu şekilde beklenebileceği mesajı öne çıkmaktadır.

4. Tüm peygamberlerin toplumlarından mukavemet görmüş olmalarından hareketle, aynı durumu Eyyub için de ön görmeliyiz. Yani, imtihan sürecini ferdi olarak değil, kavmiyle de yaşadığını bilerek kıssayı okumalıyız.

Kur’an’da Hazreti Eyyub (as)

Eyyub ismi Kur’an’da; iki ayette kendilerine vahyedilen (Nisa 163) ve hidayet verilen (En’am 84) diğer nebi/rasullerle birlikte anılır. Eyyub kıssası ise Enbiya 83-84 ile Sad 41-44. ayetlerde anlatılır. Bu altı ayette Kur’an Hazreti Eyyub’un başına gelenler hakkında -ana mesajı gölgeleyebilecek- hiçbir gereksiz detaya yer vermez. Kur’an’ın bu bilinçli suskunluğunu anlamak yerine detaylara dair sorular üreterek İsrâiliyattan (Kitâb-ı Mukaddes’in Eyyub bölümündeki anlatılardan) yanıtlar devşirmek bizi kıssanın ana mesajından uzaklaştırmakta, örnek alınabilecek şekilde anlamamızın önünde engel oluşturmaktadır.

Enbiya 83-84: Eyyûb’u da an! Hani rabbine, “Başıma bu dert geldi. Ama sen merhametlilerin en üstünüsün” diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve kıntı olarak ne varsa giderdik; ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.

Sad 41-44: Kulumuz Eyyûb’u da an. O, rabbine, Şeytan bana kıntı ve acı vermektedir diye seslenmişti. Ayağını yere vur (dedik), işte yıkanılacak ve içilecek serin bir su!  Tarafımızdan bir rahmet ve akıl iz‘an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha bağışladık. (Bir yemini vardı.) Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur ve böylece yeminini yerine getirmiş ol” (dedik). Gerçekten biz onu sıkıntılara dayanıklı bulduk. O ne güzel bir kuldu! Yönü hep Allah’a dönüktü.”

 (Diyanet vakfı meali)

“Eyyub Sabrı”nı nasıl anlamalıyız?

Şimdi yukarıda aktarılan mealden yola çıkarak Hazreti Eyyub kıssasını yanlış anlamamıza yol açan noktaları sorular ile açmayı deneyelim:

1) Hazreti Eyyub, başına gelen bela ve musibetlerin kaldırılması için Rabbine dua etmekten imtina mı etmiştir?

Hayır. Tefsirlerde yer alan “Takdire rızada sebat etmek için dua edip sıhhat istemekten çekiniyordu…” şeklindeki yorumlar kıssanın mesajıyla taban tabana çelişmektedir. Sad suresi 44. ayette Biz onu sabırlı ve evvâb olarak bulduk buyrulmaktadır. Demek ki Hazreti Eyyub’un sabrı gibi “inâbe”si de süreklidir, ilk andan itibaren elbette Rabbine yönelmiş, sabır ve salât ile O’ndan yardım dilemiştir. Tek başına “evvâb” ifadesinin mübalağa vezninde olması, yani ilk ândan son âna kadarki süreci kapsayan bir süreklilik anlamı içermesi bu iddiayı çürütmek için yeterlidir. Zira böylesi çileci bir yaklaşım, şeytânın “Allah ile aldatması” anlamına gelecektir. Şeytanın “Suret-i Hak’tan görünerek” sağdan yaklaşması tam da bu olsa gerektir. Hristiyanlığın ruhbanlık anlayışından beslenen bu tutum,  “kullukta ve duada sürekliliği” emreden Hicr/99 ve Furkan/77 ayetlerinin mesajına bütünüyle aykırıdır.

De ki: Ne dersiniz; size Allahın azabı gelse veya o kıyamet gelip çatıverse size, Allahtan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım)! Bilâkis yalnız Allah’a yalvarırsınız. O da (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız belâyı dilerse kaldırır; ve siz ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz. Andolsun ki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık. Hiç  olmazsa,  onlara bu  şekilde  azabımız  geldiği  zaman  boyun eğselerdi!  Fakat  kalpleri  iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını câzip gösterdi.” (En’am 40-43) Ayetlerden anlıyoruz ki (Hazreti Eyyub’a verilenler dahil)  belâ  ve  musibetlerin  maksadı,  kulu Rabbine  dönmeye,  yönelmeye,  yalvarıp yakarmaya ve tam teslimiyete taşımaktır. Keldaniliğin ve Sabiiliğin dini yaklaşımları olan astroloji, falcılık, cincilik ve Allah dışındaki varlıklardan medet umma kültürünün cari olduğu bir dönemde Eyyub’un tevhid mücadelesi ve tebliği de bu bağlamda okunmalıdır.

Bela ve musibetlerden kurtaran, hastaları şifaya kavuşturan yegane gücün Yalnız Allah (Şuara 80) olduğuna imanın temsil ve tebliğ yükünü üzerinde taşıyan Hazreti Eyyub Enbiya 83-84. ayetlerde ifadesini bulan “Enni messeniyeddurru ve ente Erhamurrahimin -başıma bu zarar (musibet, afet, dert, bela) geldi, Sen merhametlilerin en merhametlisisin” şeklindeki “kavli duâsı” ile ilk andan itibaren Rabbine yönelmiştir. Peki, duâsı hemen karşılık bulmuş mudur? Evet. Ayetin devamında “Fâstecebnâ lehu ona hemen icabet ettik denilmektedir. Burada fâ edatı “tâkibiyye” anlamındadır. Yani  Hazreti Eyyub dua ettikten sonra kenara çekilip beklememiş, fiili duâ için harekete geçmiş, şifâ için (şifalı su ve bitkiler ile) hemen yola koyulmuş, Rabbimizin  icabeti   ile de iyileşme süreci başlamıştır.

Sadece Allah’a dayanıp güvenmek ile (Evvâb olmak) elde edilen moral ve motivasyon; stresle baş etmek için gerekli hormonal dengeyi kurmaya yardımcı olmaktadır. Bu da şifânın bir parçasıdır. Günümüzde kanser gibi hastalıkların tedavisinde manevi dinginliğin yeri yadsınamayacak denli büyüktür. Allah’a teslim olma halini tesis ettiği içindir ki, ölmek üzere olan ağır hastalara (ölülere değil), Kur’an’ı (anlamıyla birlikte) okumak şifâdır. İnanan insana güç ve enerji bahşetmesi, Kur’an’ın rahmet ve şifâ özelliklerindendir.

Eyyub kıssasında bütün insanlara teşmil edilecek bir anlam genişliği bulunmaktadır. Gereksiz detaylara girilmemesi de bu evrensel boyutu ile ilgilidir. Sadece hastalık anılsaydı, Bakara 155. ayetteki imtihan çeşitlerinin (korku, açlık, mal-can-ürün kaybı) tamamına şamil olan mesajı daralmış olurdu. Oysa söz konusu ayette müjdeye konu olan sabır; sadece hastalık değil, durr-darar-zarar cinsinden ferdi, ailevi veya toplumsal tüm afet ve musibetleri kapsamaktadır.

Eyyub as; bize sadece hastalıkta, salgında/pandemide değil; tüm dert ve sıkıntılarımızda örnektir.

2) İblis, Hazreti Eyyub’un karşısına çıkarak sabrını sınamış mıdır?

Hayır. İblis’in Hz Eyyub’un karşısına çıkması söz konusu değildir. Bu yaklaşım İblis’e ilahi bir takım özellikler atfetmek anlamına gelir, doğru değildir. Şeytan, Adem (as)’a yaptığı gibi Eyyub (as)’a da vesvese vermiştir. O Rabbine “Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk (nusb) ve eziyet (azab) verdi” diye seslenmişti (Sad 41). Bu ayet Enbiya 83 ile birlikte okunduğunda (Enni messeniyeddurru Bana bir zarar dokundu), “kişiyi ümitsizliğe sevk eden” anlamında şeytan ile zarar kelimelerinin birbirinin yerine kullanıldığı görülmektedir. Bir zarar ile karşı karşıya kalan insanın imtihanı kaybetme riski ve potansiyeli; “şeytan” kavramının Kur’an’daki anlam karşılıklarından biridir. İnşirah suresinden hatırladığımız (Fansab à Bir işe kurul, yine yorul) nusb kelimesi ise bu ayette Binusbin olarak karşımıza çıkar. Nusb; yorgunluk, bıkkınlık, bitap düşme ve yeni bir başlangıç için  kurulma  ve  ayaklanma  anlamındadır.  İnsanın  ümitsizliğe  sevk  eden  şartlara/saiklere  (şeytana) yenilmesi  imtihanı  kaybetmek  anlamına  gelirken,  musibetle  imtihanı  kazanmaya  yönelik  çaba  ve gayretlerin kendisi ise saadet ve felah olarak değerlendirilir.

3) Hazreti Eyyub eşini “döveceğine” yemin etti mi?

Hayır. Tefsirlerde yer verilen ve Hz. Eyyub’un eşini “bir hatasından dolay dövmeye yemin ettiğini” nakleden Tevrat kaynaklı rivayetler yanlışlarla ve çelişkilerle doludur. Oysa başka birtakım rivayetler de eşinin sonuna kadar vefalı davrandığını bildirir. Bu vefa, insanlığın en kadim ilkesi Rahman suresi 60. ayete göre cezayı değil yine vefa ile mukabeleyi gerektirirdi: “Hel cezaul ihsanu illel ihsan – İyiliğin karşılığı yalnızca iyilik değil midir?”

Günümüz Kur’an meallerinin çoğuna bir şekilde giren Hz Eyyub as’ın “iyileştiği vakit eşine yüz sopa vuracağına yemin etmesi” şeklinde yapılan çeviriler trajik olarak “kadirşinaslıktan ve hakkaniyetten uzak, sabırsız bir peygamber profili” çizilmektedir. Sabırla özdeşleşen bir peygambere bu nasıl atfedilebilir? Eşini dinlemeden hüküm veren, gücü olmadığı için eşini dövmeyi erteleyen, eşine şiddet uygulayacağına dair yemin etmekten kendini alamayan, sağlığına kavuşunca da bunu uygulamaya kalkan bir peygambere ne kadar sabırlı denebilir? Allah’ın peygamberi velev ki içinden geçirmiş olsa bile bunu asla söylemez, sonradan da asla bunu yerine getirmeye kalkmaz.

Bu yorumumuza delil teşkil eden ayetleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Tahrim/2: Allah gerektiğinde yaptığınız yanlış yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır.

Maide/89: Allah kasıtsız olarak zınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar.

Bakara/224-225:  Yeminlerinizden  dolayı  iyilik  etmenize,  takvaya  ve  insanların  arasını bulmaya  engel olmayın. Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz, lakin kasıtlı yaptığınız yeminlerden sorumlu tutar.

Hz. Eyyub da, özünde asla çelişki bulunmayan vahyi daha önce almış ve aynı mesaja muhatap olmuş bir peygamber sıfatıyla, yemin ettiği dahi var sayılsa nihayetinde bu ayetlerin gereğini yapar ve bu konuda yemininin geçersiz olduğunu (bağlayıcı olmadığını) bilirdi.

Sad suresi 44. ayette geçen “Vela tahnes” ifadesinin “yeminini bozma!” şeklinde tercüme edilmesi yanlıştır. Bu yorumumuzu delillendirmek için Vakıa suresi 46. ayete gitmek yeterlidir: “Ve kânu yusırrune alel hıns’ıl aziym Onlar büyük günahta (şirkte) ısrar ediyorlardı” Bu ayette geçen ns kelimesi, bize vela tahnesin anlamını verir: Sakın tevhidden sapma, büyük naha / şirke meyletme.

Tefsirlere alınan rivayetlerde, aslı olmayan bir yemini kurtarma çabasının iffetli bir annemize iftiraya kadar vardığı görülür. Dahası, adı sabırla anılan bir peygamber, sonradan pişman olduğu bir yeminle ilgili sorununu eşine şiddet uygulamadan çözemiyor ve tarihe “kadına yönelik şiddet” için korkunç bir gerekçe bırakıyor! Hz. Eyyub’a revâ görülen durum bununla sınırlı kalmıyor, “yüz sopa vurma” yeminini “yüz hafif hurma sapı”nı bir araya getirip tek seferde vurarak yerine getirme şeklinde bir de “hile” (hile-i şer’iyye!) atfediliyor. Bu son derece vahim ve maalesef kronik bir anlama problemine işaret etmektedir. Tam da burada En’am 91. ve Hacc 74. ayetlerde ifadesini bulan; “Allah’ı hakkıyla/gereği gibi takdir edemediler” uyarısını hatırlamak yerinde olacaktır.

Kur’an’ı parçacı bir yaklaşımla, israiliyyata dayalı rivayetlerle anlamaya çalışmak, Kur’an’ı hakkıyla anlamaya yardımcı olmadığı gibi işi iyice içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Kur’an’ı anlamak, ancak temel mesaj ve ilkelerine ters düşmemek ile mümkün olabilir.

4) Hazreti Eyyub’un belâ ve musibetlerle imtihanı 10 yıl mı sürmüştür?

Kur’an; tıpkı Ashab-ı Kehf’in kaç kişi olduğu ve kaç yıl uyuduğu gibi, muhatabı mesajın özünden uzaklaştıracak gereksiz ayrıntıları özellikle vermemiştir. Hazreti Eyyub’un serveti, çocuklarının sayısı, verilen bela ve musibetlerin mahiyeti, hastalığının nev’i, süresi ve iyileşme şekli gibi detaylar da bu kabildendir. Enbiya 83. ayetin tefsirinde müfessir Beyzavi’nin naklettiğine göre evinin yıkılması sonucu aile fertlerinin çoğu ölmüş ve on yıldan fazla süren hastalığa duçar olmuştur. On yıl sürdüğü bilgisinin hangi delile dayandığı bilinmemektedir. Hastalığın özellikleri, süresi bir tarafa; tüm zamanlara teşmil edilebilecek çeşitlilikteki diğer bela ve musibetleri bırakıp sadece hastalığa odaklanmak dahi kıssanın evrensel mesajını gölgelemektedir.

5) Hazreti Eyyub eşine bir tutam sap ile sembolik olarak “vurup” “yeminini yerine getirerek ”hile-i şer’iyye” mi uyguladı?

Hayır. Asla. Önce sabrın peygamberine aslı olmayan bir yemin ettirip sonra bu yeminin gereğini yerine getirmek için sembolik bir “dövme” sahnesi kurgulayan, bunun için de Allah’a hile-i şeriyyeyi yakıştıran bir anlayış ancak “Yahudileşmek” olarak tarif edilebilir. Kur’an’ı bu şekilde yorumlamak, “hile-i şer’iyye” mefhumunu sanki –hâşâ- Allah öğretmiş gibi normalleştirmek anlamına gelmektedir. İşte bu yanlış yorum nedeniyle maalesef fıkıh kitaplarımızdan günlük hayatımıza kadar faiz-zekat-talak (hulle) ve benzeri konularda hile-i şer’iyye örnekleri kitaplara kadar girmiştir.

6) Hazreti Eyyub “ayağını yer vurarak” çıkardığı su ile “bir anda” mı iyileşti?

Hayır. Sad 42’de yer alan : Urkud bi riclik İfadesi, Hz İsmail kıssasından etkilenerek “Ayağını yere vur” şeklinde tercüme edilmektedir. Oysa ayağı sürekli yere vurmak, yürümeye dönüşen bir eylemdir. Dolayısıyla insanın ayağıyla yere  sürekli vurması à yürümesi anlamına gelir. “Yürü, yol al, çabala, didin, gayret et” anlamında deyimsel bir ifade olarak okunmalıdır. Peki, ne içindir bu yürüyüş? Haza muğteselun berdun ve şarab à yıkanılacak, içilecek bir serin su”. Hem içine girildiğinde deri için şifalı, hem de içildiğinde iç organlar için şifalı bir su.

Bir su var derinde, izi sürülesi, çıkarılası. Kaplıca tedavisi veya serin su olduğu için hidroterapi demek daha doğru, hazreti Eyyub ile başlıyor / ihya ediliyor belki. Bu su nedir? Şifa özelliği hangi hastalıklar için geçerlidir? Araştırmak gerek. Burada Kur’an’ın tıp ilmine yönlendirmesinden bahsedilebilir. Şifasıyla birlikte yaratılmayan hiçbir hastalık yoktur. İnsanoğluna düşen, onu arayıp bulmaktır. Bu konu, “bir kul olumluya doğru harekete geçmedikçe Allah’tan bir yardım göremeyeceği” (Ra’d 11) ve “Allah’ın kendisi için ve O’na doğru çaba ve gayret ortaya koyanları muhakkak destekleyeceği, yardım edeceği, doğru yoluna ileteceği ve bu çabalarını karşılıksız bırakmayacağı”na dair (Ankebut 69) vb. Kur’anî ilkelerin ışığında okunmalıdır.

Hastalık gibi şifa da bir süreçtir. Sabır ve yönelişin (sâbir ve evvâb), emek ve arayışın (urkud bi riclik ve idrib bihi) dersini veren bir süreç.

7) Hazreti Eyyub’a “Eline bir demet ot alması” ne için emredildi?

Şifayı aramak için. Sad suresi 44. Ayette şöyle buyruluyor: “Ve huz bi yedike dığsen Eline bir demet al / elde et.” Zımnen; “hastalığa / salgına karşı çareyi üret”. Günümüze uyarlarsak: “Aşıyı üret” şeklinde anlayabiliriz. Peki, bir demet bitki alıp ne yapacaktır? “Fadrib bihi à Onunla (suyu bulduğun gibi) ilerle / arayışa gir /sürece gir. Burada Darabe fiilinin Kur’an’da 53 farklı ayette 8 farklı anlamda toplam 57 defa kullanıldığını, bu ayette olduğu gibi “çıkmak” anlamında ise yedi kez kullanıldığını (2/273, 3/156, 4/94, 4/101, 5/106, 38/45, 73/20) belirtmek isteriz.

Allah  şifayı  suya,  bitkiye  yerleştirmiştir. Kula  düşen  bunu  araştırmak  için  yola çıkmaktır.  Bu  Allah’ın kaderi/yasası/ilkesidir. Adetullahtır. O’nun yasasına uygun davranmadıkça başarıya erişilemez. Fiili dua olmadan sadece kavli dua ile sonuç alınamaz. Lokman peygamber nübüvvet vazifesiyle birlikte hastaların şifası için ilaçlar yapıyor, ilmini öğretiyordu. “Şeytan bana eziyet verdi” deyip yerinde durmak yerine şifayı arayan Hz Eyyub gibi; hamile haliyle çekildiği hurma ağacının altında, Kurum hurma ağacını salla sana hurma dökülecek” ilahi nidası ile harekete geçen Hazreti Meryem de buna örnektir. Burada Hz Meryem’in bile, o hamile haliyle ağacı sallayarak emek harcaması istenmekte, fiili duanın hakkı boş geçilmemektedir.

İlme/ somut sebeplere başvurmak ile kudsiyet atfedilen şefaatçi/aracılara başvurmak birbirinden tamamen farklıdır. Birincisi tevhid, ikincisi şirktir. Elbette bilime/akla/sebeplere kudret atfederek küfre sapma riski de bulunmaktadır, günümüzde yaygın olduğu gibi. “Falan ilaç/doktor hayatımı kurtardı” şeklinde bilinçsizce, Allah anılmadan kurulan cümleler kavlî ve itikadî şirke girme tehlikesi taşır. Asıl müsebbibi görmemek olur.

Cömert tabiat ana, doğaya teşekkürler vb. söylemleri çok yaygındır. Oysa, şükre lâyık olan, her şeyin sahibi yüce Allah’tır.

Allah hazreti Eyyub’u ve onun nezdinde musibetlerle sınanan tüm müminleri ilmi arayışa/bilime yönlendirmiştir. Sabır, beklemek değil harekete geçmektir. Bizler Kur’an’ın bu mesajına kulak verebilseydik belki gerekli tedbirleri alıp pandeminin önüne geçer, insanları hastalıktan koruyacak aşıları bizler keşfederdik.

8) Hazreti Eyyub kendisine mahsus bir imtihan ve hikmetin gereği olarak “yıllar süren sessiz bir tahammül” şeklinde sabretmiş olabilir mi?

Hayır. Enam suresi 43. Ayette Hiç olmazsa onlara azabımız geldiğinde yalvarsaydılar! Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da onlara yaptıklarını hoş göstermişti.” buyrulmaktadır. Bu ve benzeri ayetler Hz Eyyub’a da gelmişti. “Dua edin” diyen Rabbimize, hazreti Eyyub’un dua  etmemesi ve duayı geciktirmesi mümkün değildir. Tebliğ ettiği ilkeyi kendisinin ihlal etmesi anlamına gelir. Bu da bir peygamber için asla düşünülemez. Dua kulluğun ta kendisidir. Kullukta kesintinin söz  konusu  olamayacağını  Hicr  99  “Sana  ölüm  gelinceye kadar Rabb’ine kulluğu kesme” ayetinden öğreniyoruz.

Enbiya /83 ayetinde Hz Eyyub hastalık sürecinin başında “Dert geldi başıma, Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diyerek halini Rabbine arz etmiş, Sad/41 ayetinde ise hastalığın (ve elbette diğer belaların) bıkkınlık, bezginlik, ümitsizlik vermeye başladığı bir aşamada “Şeytan bana (duygularıma, ümidime, maneviyatıma) ilişti” diyerek Rabbine yönelişini (inabesini) sürdürmüştür. Bu ümitsizlik hali Kur’an’da, şeytanın anlam çerçevelerinden biri olarak geçer. Hz. Eyyub’un imtihanını Hz. Yakub’un ve Hz. Yusuf’un imtihanından bağımsız okuyamayız. Yusuf suresi 87. ayette “Allah’ın  rahmetinden  ümit  kesmeyin.  Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!” buyrulmaktadır. Bu uyarı, hayata yön veren Kur’anî bir ilke olarak karşımızda durmaktadır. Kur’an’da şeytanın vesveseleri olarak tanımlanan, her insan için olduğu gibi, peygamberler için de örneklikleri bağlamında zarureten geçerli olan (En’am 112) bu kabil bir durumda “Bittim ya Rabbi” dediği anda “Urkud bi riclik” emrine muhatap olmuş ve Hz. Eyyub üzerinden şu evrensel mesaj bizlere de emredilmiştir: “Silkin, üzerindeki ölü toprağını at, harekete geç, vesveseden sıyrıl, tembelliğe düşme, çare arayışına gir, uğraş, çabala, en üst düzeyde gayret et ve sakın Allah’tan başkasına yönelme, beklenti içinde olma, yalnız Rabbine dayanıp güven!”

İnsanın asli varlığı manevi yönüdür. Ona ilişen zarar bedene ilişenden daha yıkıcıdır, tehlikelidir ve dediğimiz gibi imtihanın kaybedilmesi durumunda Kur’an buna şeytan der. Şeytanın ise mü’min kullar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Ayağa kalkan mü’min ümitsizliği yener. Allah için yola koyulana Allah yolları açar: “Vellezine cahadu fina lenehdiyennehu subulena. “ Ve nihayetinde mü’mine kaybettiği kat kat verilir.

Ayetler, tüm zamanların tüm muhataplarını böylesi durumlar için inşa etmektedir.

Kıssanın tarih üstü kahramanı sabırdır. Sabrın karşılığı hem direniş, hem göğüs geriş hem de çare arayıştır. Sabretmek, hak etmektir.

Sonuç

Eyyub kıssası, Kur’an’ın mucizelerinden biridir. Rabbimiz, altı ayetlik kıssaya hikmete dair tüm hisseleri çıkarmaya yetecek malumat, ders, ibret ve rehberlikleri mübeyyen ve mufassal (net, açık ve açıklayıcı) şekilde yerleştirmiştir. Kıssa, bu haliyle adeta öze ulaşmamıza engel olan, üzerimize vazife olmayan, konuyu aydınlatmak yerine iyice karmaşıklaştıran tüm uydurma rivayetlere cevap niteliğindedir.

Kıssa ile bize verilen en mühim ders, Şuara suresi 80. ayette Hz İbrahim’in dilinden öğretilen şu tevhid ilkesine atıf gibidir: Hastalandığımda bana şifa veren yalnız ve yalnız Allah’tır.”

Kur’an’da mutlak musibet ve afet yoktur. Tıpkı korona virüsün bünyemize verdiği hasarın bizim virüs ile enfekte hücrelerimize karşı verdiğimiz bağışıklık yanıtının orantısızlığı ölçüsünde ziyadeleşmesi gibi musibetlerin de kişilere ve toplumlara vereceği hasar gösterilen sabır ve şükür tavrı ile orantılıdır. Hazreti Eyyub’a bela ve musibet namına ne varsa hepsi gönderilmiş, o ise ilk andan itibaren sabîr ve evvâb olarak karşılamıştır.

Rabbimiz kulluk edenler için bir örneklik (zik lil âbidin ve zikrâ li ulul elbâb) olmak üzere onun kavli ve fiili duasını hemen kabul etmiş, Fekafna bihi min durrin Rahatsızlık adına ne varsa hepsini kaldırmış”, ona kaybettiği ailesini, malını, mülkünü her şeyini misliyle geri vermiştir. Bu da imtihanı kazanan herkese yönelik olarak Allah’ın vaadi, Kur’an’ın öğrettiği temel ilkelerdendir…

Allah asla vaadinden dönmez ve kendi yolunda sabredenlere kaybettiklerini lütfuyla kat kat iade eder (Leyl 5-10).

Fuat AKDENİZ, İlker İnanç BALKAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir