Edepsiz Edebiyat Var mıdır?

Pınar Gültekin başta olmak üzere hayatını kaybeden bütün canlara ithafen…

Edebiyat nedir? Bu soruya verilen birçok cevap bulunmaktadır. Kimileri siyasi ve dini öğretilerin aktarılma aracı olarak görürken, kimileri yalnızca bir aynaya benzetir; bazıları da aynanın ucuz bir kopyacılık benzetmesi olduğuna değinerek, aslolanın aynayı aşarak gerçekliğin özüne dokunmak olduğunu söyler. Burada ortak nokta ise, edebiyatı tanımlarken hayatla kurulan bağa değinilmesidir: sanat doğayı taklit etmekten mi ibarettir, yoksa sanatçının ona kendinden bir şeyler katması mı beklenir? Sanat, sanatçının arınma ritüelinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur; bakar, görür ve ortaya bir ürün çıkarır. Edebiyat da bu bağlamda aynı işlevi görür. Sanatçının gerçeğe tanıklığının bir izdüşümüdür. Bu bağlamda akıllara ikinci soru gelir: Sanatçının eseriyle arasındaki bağ, sanatının içeriğini ne denli etkiler ya da etkilemelidir? Gelin, birlikte bulalım cevabını.

Sanatçının düşünceleri ve duygularının tesirini göz ardı etmek pek akıllıca olmaz. En basiti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’te yaşayan bir yazarın eserlerinde yalnızca yıkılan binaları ve yoksul halkı görmeyiz; onlara baktıkça acı çeken yazarın içsel haykırışları da kendine yer bulur eserde. Dolayısıyla salt gerçekliğin yansıtıldığı eserlerin mümkün olmadığını da anlamış oluruz; zira, yazın denilen uğraşının gayesi sadece gerçeği aktarmak değildir, ona dair sahip olunan fikir ve duygular üzerine akıl yürütme çabasıdır. Yazarak düşünmek tabiri de tam olarak bu noktada önümüze çıkmaktadır. Yazdıkça zihinde kapılar açılır ve açılan kapılardan girilerek okurla birlikte yenileri keşfe çıkılır. Bu keşiflerin neticesi ise bireyin edimi ve davranışlarını belirleme hususunda çeşitli tasavvurlar edinmesini  sağlar.

Gelelim şimdi yazının sebeb-i telif’ine. Edebiyat, edeb’ten gelir denilir çokça. Buradan yola çıkılarak birçok eser dışlanır, yok sayılır. Halbuki, kelimelerin etimolojik kökenleri ve sözlük anlamları değişen zamana karşı nasıl aynı kalabilir? Edeb dediğimiz şey kültürün bir parçası, edebiyat ise bunun edipler aracılığıyla oluşan yansıması ise; aklımızda belirecek tek bir ölçüt olması nasıl mümkün olabilir? Ahlaki ölçütler devamlı değişir, Antik Yunan’da heteroseksüel olanlar garipsenirken bugün bunun tam tersini görmekteyiz; belki de gelecekte yine benzeri ya da başka yönde bir değişiklik ortaya çıkacak. Bu durumda edeb denilen kelimenin tanımı kesin olsa da toplumsal düzeydeki değişkenliği bizlerin alternatif yaklaşımlar edinmemiz gereğini ortaya çıkarmaz mı? İngiliz edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton da aynısını düşünmüş olacak ki, şu yorumda bulunmuş; “Sağlam ve değişmez değerleri olan ve birtakım ortak özellikleri paylaşan eserler anlamında bir edebiyat tanımı olamaz.” O halde ne demeliyiz?

Edebiyat özelinde sanat, gerçeğin sanatçının zihninden süzgeç misali yeniden geçmesiyle ortaya çıkmaktadır. Olayları ve manzaraları imgeler haline getiren onun interaktif zihnidir; kelimeleri okuruna resim olarak sunar, onun da zihninde ortak bir muhayyile inşa ederken, aynı zamanda edeb denilerek önümüze koyulan sınırlamanın da bir anlamı kalmadığını gösterir. Çünkü, sen redddetsen dahi dışarıda akan hayatın böyle ideal tanımları yoktur. Hayat olması gerekene bakmaz; yaşarsın ve görürsün. Dışarıda devasa bir insan kalabalığı devamlı olarak hareket eder, düşünür, karar verir ve uygular. Bütün bunların belirli bir ezbere dayandığı, küçük yaşlardan itibaren anlatılan metinlerin etkisiyle bireyin şekillendirilebileceği,  devamlı empoze edilen ahlaki öğretilerle toplumun kontrol altına alınabileceği düşünülse de; toplumun dinamikleri sürekli değişmektedir. Edebiyatın işlevi de bu dinamikler doğrultusunda toplumun bir check-up’ını yapmaktır. Nitekim, Nabokov’un Lolita’sı buna iyi bir örnektir. Yazar, belki de en uç noktaya kadar giderek pedofiliyi işler ama burada mesele pedofilinin işlenmesi değil, yazarın konuya ve olay örgüsünü oluştururken konumlandığı yerdir. 

Nabokov, Lolita adlı romanında 50’li yaşlarında dul bir adamın ağır ağır pedofiliye geçişini anlatır; ilk bakışta rahatsız edici, mide bulandırıcıdır bu evet; hatta pedofiliyi savunmak bile bir suçtur bana kalırsa. Tıpkı yazarın da yıllar boyu benzeri düşünceleri belirttiği gibi. Yine de suçlanması ve itham edilmesi tuhaftır bana kalırsa. Zira, hayatın içinde şahit olduğumuz olayların, edebiyatın konusu haline gelmesi az evvelde değinildiği üzere oldukça normaldir. Hakeza, küçük bir çocuğun yaşadıklarını öylesine etkili bir biçimde anlatır ki, bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde göz ardı ettiğimiz gerçeklere işaret eder ve kendimizi kandırdığımızı hatırlatır. Sadece tek bir şeyi hatırlamak bile yetecektir oysa. Bu eserlere ahlaksız diyerek saldıran sözüm ona ahlaklı insanların sırf kendilerini ya da yakınlarını kurtarmak için benzeri kaç olayın üstünü örttüğünü unutmamak gerekir. Bir kereden bir şey olmaz diye diye bugünlere getirmediler mi bizleri? Ensest, pedofili ve benzeri olaylar içimizi yakmasına rağmen inkar etmekle yok etmek aynı şey değildir; yazılsa da yazılmasa da şüphesiz var olmaya devam edecektir.

Bir de edebiyatın özgürlük ve hak arayışı için taşıdığı anlam var kuşkusuz. Angaje hale getirmeden, bir düşüncenin taşıyıcısı kılmadan üretilen eserlerin iyi okunması, doğru değerlendirilmesi gerekir. Dövüş Kulübü’nün yazarı Chuck Palahniuk Ölüm Pornosu adında bir roman yazdı, kitabın içeriği ne olursa olsun anlatılmak istenen noktaya değil de anlatılana odaklandığımız için Türkçe’ye çevrilmesinin ardından hemen soruşturma açıldı; neymiş, kadının metalaştırılmasına ek olarak ar ve namusa zarar veriliyormuş! Şayet bu bir suç ise televizyon dizilerine bakmak lazım önce. Tecavüzün, kadına şiddetin bir marifetmiş gibi gösterildiği, her bölümünde onlarca tabancanın arz-ı endam ettirildiği bu kımıl zararlısı yapımların büyük bir zevkle izlenip kabul gördüğü düşünülüyorsa, kimsenin ahlaktan dem vurarak çarpık bir mağdur edebiyatı yaratmaya hakkı yoktur. Bir de yetmezmiş gibi, bu dizileri yazan senaristler de çıkıp kadına şiddete karşı imza veriyorlar; saçmalığa bakar mısınız!

Edebiyat nereden geliyor, nereye gidiyor, muhafazakar ve müdafaa gönüllüsü insanların tek derdi bu! Dışarıda kadınlar, çocuklar hatta doğanın tamamı ölürken sesini çıkarmayanlar bir zahmet o çok sevdikleri riyakar edeb anlayışlarını da alıp çenelerini kapasınlar! Neymiş küfür varmış, neymiş cinsellik varmış; sonra da çıkıp insanların yaşam şekillerine müdahale ederken kendilerine dair eleştiri yapıldığında samimi ve masum hislerle kültür ve geleneklerini koruduklarını, muhafaza ettiklerini söylerler. Halbuki, muhafaza ettikleri yegane şeyin çürümeye başlayan ne varsa ondan çıkan koku olduğu ortadayken konuşmaları bile yeterince suç! El birliğiyle ortaya çıkardıkları ahlaklı edebiyatın, suya sabuna dokunmadan yalnızca para kazanmak üzerine inşa ettiği yazın anlayışı, kâr elde etmek için sevgiyi bile metalaştırıp  satmayı marifet addetti; mahalle yanarken saçını tarayan bu insanlar, acının bin bir türlü rengini bin bir çıkar aracı saymaya meyletti… Velhasıl, edebiyat “edeb”den gelebilir ama edepsizliği yol edinenlerin riyakar tanımlama ve sınırlamalarının aksine, bütün yasakları aşarak konuşacak olan yine sanattır; edebiyattır. Kim ne derse desin, insanı insan olarak kabul etmeyenler, insanlıktan nasibini alamayanlardır…

Emre BOZKUŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...