Hayat Yaşarken Vardır!..

“Gerçeklik, siz ona inanmaktan vazgeçtiğinizde de ortadan kaybolmayan şeydir.”
– Philip K. Dick

Ah! Zihnimin her yanı sızlıyor, düşünceler yıldızlar kadar uzakta ve mermi misali uçuşurlarken onları görmekte dahi zorlanıyorum. Zihnim asla mola vermiyor, kendini geri çekmiyor, aralayarak varlığını yarattığı hayali dünyalarda dinlenme imkânı sunmuyor; düşüncelerimi sürekli olarak işlememi istiyor, sanırsın firavun ilan edilmiş de tüm vakarıyla iradesinin altında acıyla sızlanan köleyi, yani beni yaşamın tüm zorluğuyla ıslah etmeye çabalıyor.

Her şeyi görüyorum oysa, onları konuşmamak ya da bazen gerçekleri değiştirerek aktarmak bu hakikati ortadan kaldırmıyor. Çırpınan yüreğim bir bahar şarkısı tutturuyor tüm naifliğiyle. Tutunacak dalların kuruduğunun farkında değil, içinde yaşama dair arsız bir umut, dokunsan karanfiller açacak bağrında; halbuki hayatın içinde yoluna devam edebilmek için kardelen olmak gerekiyor, sana büyümen için sunulan imkânlar yeterli olmasa da, kafesinde bir ömür şarkılarını yalnız başına mırıldansan da, yaşamak için başını dik tutman ve bu bok çukuruna gömülmeden ilerleyebilmek için mücadele etmen gerekiyor.

Bir kadehi, kadim dostu, esen rüzgarı, gümüş teller gibi parça parça akislenen, köpüren denizin dalgaları, kırılan ve büküldükçe karanlığıyla hoş bir aydınlık katan ayın şavkı, içim sıra yükselen ama nefesim boyu umudu yeşerten yarin adı… Yaşamak doludizgin, yaşamak bir deli işi; yaşadıkça anlıyor insan yaşamanın ne denli mantıksız ve ne kadar saçma olduğunu. Tutarsızlığın içerisinde bir sen yoksun, bir sen değilsin seçemediklerinin seçimlere zorladığı. Tutkuların, arzuların, duyguların zincire vurulmuş; dokunuşların ve temas dediklerin bir yanılgıdan ibaret. Rastlantısal ya da olası temaslar… Olması beklenen zaten olası değil midir? O halde planların tükendiğinde yeni baştan başlamak, Nihilist bir çıkmaza mı sürükler insanı?

Düşünmek hissetmeyi gerektirmiyor, hissederken düşünmekse aptalca geliyor. Kelimeler özenle işlense de yaşamak ağır basıyor, kokusunu, tadını almadığın hayatları yalnızca içine atlarsan anlayabiliyorsun. Öylece, düşünmeden! O halde hislerin körelmesi düşünceleri kamçılar mı? Gel de çık işin içinden! Her adımın kendini inşa ettiğin bir yolda atılıyor sanıyorsun, oysaki inşa etmek yıkmak içindir sadece. Yıkar ve yeniden inşa etmeye başlarsın. Hiçbir insan mükemmel formuna ulaşamadı, hiçbir söz en vurucu haline kavuşamadı. Söylendi, yaşandı ve vakti gelince acaba daha ileriye gidebilecek mi sorusuna cevap bulunamadan nihayete erdi.

Hissetme ihtiyacı, düşünmekten ağır basar her zaman. Hissetmek için kendimizi tanımladığımız ne varsa ezer geçeriz hiç düşünmeden. Yoksayarız bütün o kanun ve kuralları. Teamüller laftır ancak, hisler vardır ve hissetmek yaşanıldığını ispatlayan en kesin delildir bizce. Şayet öyle olmasaydı iç sesimizden hatta vicdanımızdan kaçmak için şekillendirir miydik yaşamlarımızı? Kendimizden kaçarken bizi kendimize döndürecek, içine saplandığımız riyayı anımsatacak ne varsa atar ve sırf mutluluk verici etkenleri bırakır mıydık ardımızda? Sonuçta mutlu olmak hakkımız değil mi diye soruyoruz her seferinde. Gelgelelim mutluluk başlıbaşına bir problemdi daima; lakin çözemedik bir türlü.

Düşlemek, düşünmekten iyidir, orası kesin. Hayallerin sınırı yok, mütemadiyen yeni kapılar açar. Öte yandan düşüncelerin önünü kapatarak hayallere ulaşmak da farklı bir deneyimdir. Sanatçıların sanata ulaşma çabasının, gerçekliğin katı köşelerini bükerek ve sıkıcı, pürüzlü detaylarını sıyırarak yeni bir alem yaratma çabasına dönüşmesi ilgi çekici değil mi? Huxley gibi meskaline ya da Philip K. Dick gibi LSD’ye yönelmeniz için bahsetmiyorum bütün bunlardan. Sadece bir seçim olduğuna işaret ediyorum, doğru ya da yanlış. Seçim! Uyuşmak nasıl bir seçim olabilir diyebilirsiniz, kendini yapay bir etkene mahkum etmek ve ondan bir şeyler ummak; zavallıca! Sahiden böyle mi düşünüyorsunuz?

Teknolojik aletlerin gündelik hayatımızdaki yerine dair eleştiri yapacağımı düşünmeyin. Hissetmek diyorum yalnızca. En son ne zaman hissettik bir şeyleri? Kırlarda yürümek, dalgalarla boğuşmak, çimenlere uzanarak ağacın gölgesinde piknik yapmak; bütün bunlar illaki romantizm dönemi romanlarına özgü motifler mi olmak zorunda? Cyberpunk romanların elden düşme egzoz kokulu hallerinden mi ibaret olacağız diyorsunuz ya, ne farkımız kaldı ki? Doğa güzellemesi yapan insanlara iyi bakın, umut satıyorlar ve bolca satın alıyoruz. Asıl umut, toprağa çıplak ayakla basmak ve soğuğunu hissetmek değil midir sizce de? Hangimiz ilk adımı atıyoruz?

Yaşamak bir ipin ucunda, yaşamak cesaret işi! Mutlu olmak işin yaşarsak ne anlamı kalır mutluluğun? Mutluluk önünde gerçeğin perdesinin olması ama senin aralamaya yeltenmemenle gerçekleşen körlük halidir. Arkasından geçenleri merak edersen mutlu kalamazsın. Görmek yalnızca renkleri seçmekten ibaret değildir. Kimi renkler kimi zamanlar belli eder kendilerini, aralarındaki ton farkını bilmedikten sonra ismini zikretmenin kime ne faydası var ki! Hayat yaşarken vardır, yaşadıkça ve hissettikçe farkına varırsın değerinin; şayet anı kaçırdıysan da, ardından kocaman bir geçmiş olsun beklemekten ötesi pek anlam ifade etmez doğrusu.

Emre BOZKUŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...