Nitelikten Kusura Evrilen Eleştiri

Bizim yanlışlarımızın sonuçları yalnız bizi ilgilendirir olarak kaldıkça öz eleştirimiz güzel karşılanabilir.”
Melih Cevdet Anday

 

Yeni yeni yazmaya başladığım zamanlardı. Başkalarının eserlerimi görmesinden kaçınıyor, kendim için yazdığım düşüncesiyle hareket ediyordum. Halbuki, bütün mesele yazdıklarıma dair güvensizlikten ibaretti. Olası bir yergi durumunda alınacak, kırılacak hatta belki de küsüp darılacaktım. Oysa okuduğum bir kitapta denk geldiğim bir söz, durumu tamamen değiştirdi. Turgenyev’in “her yazarın zihninde aynı zamanda bir eleştirmen de bulunmalı,” sözü beni oldukça etkiledi. Zira, tenkiti üretim için bir yük olarak görenlerin aksine, bilinçli bir biçimde faydalanılması halinde gelişim sağlayacağını fark ettim. Böylece, yazdığım yazılarda eleştirilere her daim kulak verip, kendimi geliştirmeye gayret gösterdim. idealisttim, dünyayı değiştirebileceğim safsatasına öylesine içten bir şekilde inanmıştım ki, kelimelerin gücünden başka bir “edebi” güce inanmıyordum. Ah ah ne ahmaklık!

Öte yandan, eleştiri kültürünün belirli bir olgunluk seviyesine işaret ettiğini anlayana kadar da birçok hata yaptım. Herkesin aynı oranda tahammül gösteremeyeceğini bilmeden, tenkit ettiğim pek çok insanla aram bozuldu. Bu elbette yalnızca bahsi geçen kişilerin kusuru olarak görülmemeli, çünkü toplumsal olarak eleştiri kelimesine atfedilen anlamdaki daralma dahi durumun vahametine işaret eder durumda. Bilindiği üzere eleştiri, bir eserin uzun uzadıya tüm detaylarıyla incelenip hem olumlu hem de olumsuz yönlerinin dillendirilmesidir. Fakat bir tarafı budanan kavramın üstüne üstlük hakaret ile bağdaşması, yalnızca olumsuz bir karşılığının olmasına sebebiyet vererek, halihazırda yetersiz bulunan tenkit kültürünü daha da temelsiz hale getirdi. Bunu fark edince de, yazmanın devasa asırlık bir çınar olduğunu ama içinin kurtlardan geçilmeğini anladım. Ayrıca kimsenin kendi dogmalarını ve doğru sandığı yanlışları değiştirmek gibi bir amacı da yok kuşkusuz. Siyasi kalıpların içinde duygusal kozalar örerek huzurlu bir şekilde yaşamak, karşıt düşünceyle heyecanlı bir savaşa girişmek daima mantıklı bir özeleştiriden evladır.

Eleştirinin ve bilhassa özeleştirinin nitelikten kusura evrilmesi de başka bir sorun. Yanlış bir bilgiyi ya da tavrı ortaya koyan kişinin şapkasını önüne koyup akl-ı selime yönelmesini beklemekse artık hayalcilik. Zira, baskın çıkmak, bağırarak, hakaret ederek, yalana başvurarak, nüfuz kullanarak, demagoji hatta ad hominem yaparak kendini öne çıkarmak daha muteber hale geldi. Çünkü ortak kanaate göre, sesi gür çıkanın, sesi kulağa bülbül misali çalınıyor, hatta kimileri nakaratta eşlik bile ediyor. Öte yandan, saygı görmek için kibar ve mütevazı olmamak gerektiğini de gördüm. Çünkü, Nuri Bilge Ceylan’ın da dediği gibi, “Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz.” Bundan ötürü, hayat felsefeniz asla alçak gönüllülük olmasın; pazarlama çağında yaşadığınızı daima aklınızda bulundurup, kendinizi satmaya çalışın. Nitekim, herkesin kendini sattığı bu dünyada, ederiniz kadar değer görürsünüz.

Bu olayın bir de sanat ayağı var elbette. Nurullah Ataç, Fethi Naci, Berna Moran gibi eleştirmenlerin eserleri ele alış biçimi genç sanatçıların yolunu belirlemesinde önemli bir kriterdir. Onlar nasıl yazılması ya da yazılmaması gerektiği hususunda bilgiler sunar, sanatsal üretimin ipuçlarını verirler. Oysa, edebiyatın çete savaşlarından ibaret hale geldiği bir zamanda, ayakta kalan eleştiri kültürünün yerini eleştiri kültünün alması kaçınılmazdı. Herkese, her gün dağıtılan içi boş ödüllerle birlikte yatak odaları ya da çek defterlerinden kokteyl ve kanepe bezeli kürsülere uzanan başarı hikayelerini dinlemekten içim bir tuhaf oluyor. Acısı çekilmeden acılı kebap kıvamında sunulan eserlere maruz kalmaktan yüreğim kanıyor. Bir çetenin içine girmeden bireysel, deneysel yazmaya çalışan kim varsa ortada ebe oluyor, diğerleri kaptığı köşeden günün kârını hesaplıyor. Edebiyat eleştirmenlerinin yerini düğünlerde birbirlerine çeyrek takmayı hesap edecek insanların aldığını, kitap eleştirilerinin reklam broşürü halini aldığını gördükçe ciğerim dağlanıyor. Kısa günün kârı, uzun vadede sanatta devalüasyon olup çıkıyor.

Şimdi en başa dönüp, kendimize soralım. Ele aldığımız kişinin yaptığı hata nedir? Çok basit. Uyandığı uykudan başkalarını da uyandırmak gibi aptalca bir misyon edinmesi! Hayata başlarken bizlere şeylerin nasıl olması ya da kişinin şeyler karşısında nasıl davranması gerektiği öğretildi. Bizleri yetiştirerek, çeşitli bilgileri öğreterek ağaç gibi şekillendirmeye çalıştılar. Oysa, en başta yetiştirmek ile öğretmek kavramlarının temelinde bile hata vardı. Zira, öğretmeyi dikte etmek, yetiştirmeyi ise normlara göre yontmak olarak gördüğümüzden ötürü, niteliksiz yığınlarla birlikte ortaya atıldık. Eğitim dediğimiz aptallaştırma sürecinin sonunda, yine yıllarımızı verip normal hale gelmeye çalıştık ama ne fayda! Eğitim cehaleti aldı, eşeklik baki kaldı. Öyle ki, aydınlanma safhası dediğimiz an, yalnızca kaybettiğimiz zamanın acısıyla yüzleşmemizle sonuçlandı. Sonra da sanki bir halt başarmış gibi başkalarını Matrix’ten kurtarmayı görev belledik.

Bre gafil, bre ahmak! Üretim ilişkilerine hatta üretilen ürüne bu kadar yabancılaşmış bir kitleden nitelikli kararlar almasını beklemek akıl karı mı? Survivor izlemek, sonu gelmez siyasi çekişmelerin içine girmek, milyon dolarlık sporcuların ve ünlülerin ebesinin ikametgahına kadar araştırmak, çetelerin marketing harikası eserlerini pohpohlayıp idol haline getirmek varken kim durduk yere yaşamını sorgulayıp rahatını kaçırsın? Neden kurulu düzenini bozup, alışkanlıklardan vazgeçmeye razı olsun?

Neden senin varoluşsal bunalımlarını, içsel sıkıntılarını, deneysel arayışlarını ciddiye alsın? Onca kitap okudun da bir hakikati kavrayamadın be! Gemisi olan değil, gemisini yürüten kaptandır! Her koyun kendi bacağından asılırken neden bu “beni de asın!” çaban? Yazmak da yaşamak da bireysel bir yolculuk değil mi? O halde sana tavsiyem, “liberal miberal malı kap götür al,” demeyi ve asla kurtarıcı psikozundan kaçınmayı unutma! Zira, sen uyurken atı alan bırak Üsküdar’ı geçmeyi, boğaz turuna bile çıktı!

Emre BOZKUŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...