Sistemin Çarkları Arasında

“Pes etmeyeceksin, yoksa çarklar arasında ezilip gidersin.”
Çarklar Arasında – Hermann Hesse

Kapitalizmin bireye dayattığı rekabetçi yaklaşım, fare kapanlarında yürütülen deneylere benzer. Bu deneylerde kobay olarak kullanılan fareler, belirli bir süre düzenli beslenecek şekilde bir arada tutulurlar. Islah yöntemi de verilecek besinin dağıtımı noktasında uygulanır. Diyelim ki, bir farenin yaşaması için gereken besin 10 gram olsun; haliyle, 10 adet fareye toplamda 100 gram besin vermek yeterli olacaktır. İlk aşamada farelere 10 gramın çok daha fazlası sunulur, böylece ihtiyaçlarından daha fazlasını tüketen fareler iyice semirir; fakat, bir süre sonra aniden gıda taksimi politikası değişir. Fare başı 10 gram verilmesi gerekirken, söz gelimi, 5 gram verilir. Sizce, bu durum neye sebep olur?

Fareler açlık etkisini göstermeye başladıkça aralarında çatışmaya başlarlar. Ve kısa sürede birbirlerini yemeye kadar giderler. Bunu soyut düşünmeyin, ciddi ciddi yemekten bahsediyorum. Kurtların kıtlık zamanı sürüden en zayıf olanı yemesi gibi, yaşamak için öldürmek… Kapitalizm de halkın büyük bir çoğunluğuna bunu yapar. Gırtlağına bastırır ve yalnızca ölmeyecek kadar solumasına izin verir. İktisat dersinin ünlü cümlesinde söylendiği gibi, “kısıtlı imkânlarla sonsuz ihtiyaçları giderme.” Oysaki, sonsuz ihtiyaç tabiri, altından arabalarla gezip yüzlerce katlık binalar inşa eden insanların mı yoksa içme suyu bulmakta zorlanan insanların mı, üzerinde pek durulmaz. Avrupa refahla gözleri boyadı, sosyal demokrat politikalarla zenginlerin mallarını göze hoş gösterirken, vergi kaçırılmasına kılıflar uyduran vakıfları tebrik etmekle yetindi; sokaklardaki açların halini ise görmezden geldi.

Bu bir Avrupa ya da Kapitalizm düşmanlığı manifestosu değildir; Komunizm güzellemesi yapacak da değilim. Politbüro’nun 1984 romanı esinli kararları zaten yeterince can yaktı. Mamafih, içinde yaşadığımız sistemin bizleri en temelde açlık meselesine gömerek kontrolde tutma çabası da ortada. Düşünsel özgürlüğün önüne koyulan türlü engellerin, entertainment yani eğlence denilerek süslenmesi, Foucault‘nun ünlü sözünü akla getirir: “Kapitalizm size konfor sunar ama özgürlüğünüzü elinizden alır.” O halde konfor dediğimiz kavram, medya aracılığıyla algı değiştirmek için ortaya konulan bir aldatmacadan ibaret diyebiliriz. Halbuki, yazar Ayn Rand ise Kapitalizm adlı mini kitabında, Kapitalizmin kolektif hareketleri alt edecek olmasının sebebini; bireye, yani diğer bir deyişle “ego”ya hitap etmesi olarak gösterir. Kolektif hareketler “ben” kavramının önemini ıskalarken, kapitalizm hepimize hayallerimizi gerçekleştirecek fırsat eşitliğini(!) sunar. Bunu nasıl yaptığı, karşılığında ne talep ettiği ve temelde çıkara dayanan bir sistemin bu anlayışla ne çıkar sağladığınaysa değinmez.

Jack London 15 yaşından sonra, ilk olarak uluslararası çalışan bir gemide istiridye avcılığı yaparak aylarca dünyayı izler; ardından ülkesine döndüğünde, trenlerde aylaklık ederek Amerika’yı baştan sona dolaşır. Altına Hücum olarak bilinen dönemde altın da arar, birçok başka işte el emeği, kol gücüyle ter döker. Bu süreçte gördükleri ise işler açısıdır; bunu siyasi görüşüyle bağdaştırdığı kısımlarda aynı düşünmesem de, anlattıkları karşısında üzülmemek elde değil. 4-5 yaşından itibaren fabrikalarda günde 15-16 saat çalışan insanların sayısı milyonları bulmuştur.  Henüz ağzı süt kokan bu çocuklar, birkaç sene içinde tükenip ölecek ve yerlerine birçok  yenileri gelecektir. Sorulduğu, sorgulandığı zaman ise “kar marjı” denilerek durum normalleştirmeye çalışılır. Bazı insanlar bugün artık böyle şeylerin olamayacağı, emeğin ucuzlaştırıldığı hakikati aşikarken, en azından çocuk işçilerin bulunmadığını iddia edebilirler belki. O insanlara merdiven altı dükkanlara uğramalarını öneririm. Irkı ya da cinsiyeti fark etmeksizin, milyonlarca çocuk dünyanın her yerinde acımasızca çalıştırılmakta ve hiçbir denetim mekanizması bunun önüne geçme hususunda samimi adımlar atmamaktadır.

Korkmayın, bunları görmek ve üzülmek sizleri komünist yapmaz; aksine insan olduğunuzu anlarsınız. Kâr ve yıllık büyüme rakamları diyerek deney faresi kılındığınız gerçeğini unutur, kendinizden daha kötü durumdaki insanlara bakarak vakur bir tavır takınabilirsiniz. Hatta göstermelik bir iyilik dahi yapabilir, hem eşrafa hem de vicdanınıza konformist bir ilüzyon yaratabilirsiniz. Neyse, konumuza dönersek; kar konusu temelinde riya bulunan bir kavram. Sürdürülebilir ekonomi için gereken üretim ve tüketim rakamları bellidir, bunları yakalamak devamlılık için kafi gelecektir. Fakat, nasıl ki Komünizm’de yoklukla kriz geliyorsa, kapitalizmde de varlıkla birlikte kriz ortaya çıkar. Aşırı üretime dayanan politika, elde kalan ürünün satılması ihtiyacını doğurur ve bu ürünü satmak için en başta da özetlediğimiz üzere ihtiyaç-konfor aldatmacası devreye sokulur. Tüketmeye dayalı bu sistem, tüketicisini de tüketir. Bunun kaçışı yok! Tüketiciye harcaması yönünde teşvikte bulunan sistem, haliyle para üzerinden para kazanacağı faiz sisteminde de diğer yandan işlemesi için kredilere yöneltir; böylece, aşırı üretimin ortaya çıkardığı yığın erir, tüketime dayalı sistemin devamı sağlanır ve üstüne üstlük harici kar kapıları da açılır. Profit is everyhing!; yani, kar her şeydir ya da bizden deyişle, gemisini yürüten kaptandır.)

Ünlü filozof Bertrand Russell tam da bu noktada, verim-çalışma süresi ilişkisine değinir. Hepimize yıllarca çok çalışmanın bir erdem olduğu ve çalıştıkça üretimin artacağı düşüncesi dayatıldı. Bu kanı belli bir ölçüde savunulabilir; ama belli bir ölçüde! Dünyanın kaynakları sınırsız mı bunun hesabını yapacak veriye sahip değilim ama ihtiyaçların sınırsız olduğunu söyleyenler, yalnızca eğlence sektöründe bile ne denli israf olduğunu itiraf edecek yüreğe sahipler mi? En basiti, Apple’ın ürettiği telefonların eski modelleri neden eskitilir? Amaç, refah ve teknolojik çeşitlilik ise Amerikan hükumeti neden başka ülkelerinin markalarını yasaklayacak kadar ileri gidiyor? Farenin kafesi başında, canı sıkıldıkça yeni şeyler deneyen devlerle aynı dünyada yaşadığımızı düşünen en basit deyimle safdildir. Şayet, amaç verim ve refah olsaydı; Russell’ın Aylaklığa Övgü kitabında da değindiği üzere, kişiye kendini gerçekleştireceği, mutlu olacağı bir zaman dilimi sağlanır ve çalışmasını teşvik edecek çözümler aranırdı. Zaten son zamanlarda da, günde 8 saat çalışmanın artık verimli olmadığı, bunu birkaç saat daha azaltarak kişiye bireysel aktiviteleri için zaman ayırmak  gerektiği, böylece verimin artacağı söylenir oldu. Düz mantıkla elbette, saatin artmasıyla üretimin de artacağı düşünülebilir; fakat, bu bir yanılgı. Diğer yanılgı ise söylentilerin insan odaklı olduğunun sanılması. Sineğin yağını dahi satma endişesi taşıyan PR uzmanları, saat başı verim incelemesi yaptıklarında, mesai saati uzadıkça kişinin işten uzaklaştığı ve bu sebeple verimin düştüğünü söylemektedirler. Yani, sanmayın ki Russell’ın sözleri insani değerlere binaen saygıdeğer tutuldu, maksat apaçık ortada.

Henry Ford‘un icat ettiği bant sistemi, haddizatında bu verimlilik konusunun ilk büyük adımıdır kanımca. Makineye geçişin protesto edildiği ve Samuel Butler‘ın Erewhon adlı eserine de ilham kaynağı olan Makine Kırıcıları, basit bir teknoloji düşmanlığından mı ibaretti? Karl Marx tarihsel bir figür olarak üzerine çok tartışılan bir isim. Yazdıkları, söyledikleri ve onu takip ettiğini söyleyen kişilerin yaptıkları dünya tarihinde derin izler bıraktı. Marx’a ve fikirlerine güzelleme yapacak biri olmadığımı anlamışsınızdır; bununla birlikte, Onu tu kaka etmenin de anlamlı olmadığı fikrindeyim. Mesela, Alman Filozof Martin Heidegger Nazilerin yanında yer aldı diye, Varlık ve Zaman adlı şaheserini okumayacak varsa; en yakın köprüden atsın kendini, boşuna yaşıyor. Düşünce adamlarının kişiliklerini ve görüşlerini birbirinden ayrı tutmak ve ortaya koydukları düşünsel ürünleri eleştirel gözle irdelemek gerekir. Marx’ın Alienation kavramı da bu anlamda çok önemli. Türkçe’ye “yabancılaşma” olarak çevrilen bu kavram, işçinin emeği ile arasındaki ilişkinin değişimini ele alır. Bir ayakkabıcıyı ele alalım. Eskiden el işçiliğinde ayakkabının üretim aşamalarının tamamına tanık olan işçi, bant sistemi ile birlikte tek bir işi devamlı yapmakta ve zamanla mekanik bir aksam halini almaktadır. Tek bir işi yapan, tekdüze kişi. Efsane aktör Charlie Chaplin‘in 1936 yılı yapımı Modern Times(Modern Zamanlar) adlı filminde, dişlilerin arasına girerek ezildiği sahnenin anlatmak istediği tam da budur. Emeğine yabancılaşan birey, sistemin çarkları arasında yitip gider…

Emre BOZKUŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...