Var Olmak ve Hiçliğe Ulaşmak, İşte Bütün Meselemiz Bu!

“Kolay şey değildir mutluluk,
çok zordur ve içimizdedir;
başka yerde bulunması olanaksızdır.”
– Nicolas Chamfort

Bir insanı tanımak için yıllar harcarız. Sonra bir an gelir, hepsi boşa gider. Ardından unutmaya çalışırız ama bu sefer de bir koku, doku, ses ya da görüntü sanki hiç kapanmamışcasına açar eski defterleri. Nisyan ile malul yani unutmakla sakatlanmış denir insan için, o halde hatırlamak tedavi sayılmalı değil mi? Değil işte! Her kavramı bağlamına göre okumak gerekir. Unutmak veya hatırlamak değildir sorun, unuttuğun ya da hatırladığınla arandaki ilişkiye dair yaklaşımın her şeyi belirler. Keşkelere gömülen, esir olan bir akıl ancak tutulma yaşar. Belkiler ise ihtimaller denizinden su içip içip doyamayarak daha fazla içmeye sürükler ve sonunda tükeniş karşılar kişiyi.

Ölüm herkes için farklı bir anlam taşır, yaşam için kesin olan yegane şey ise varlığıdır. Bir gün onun da kesinliğini yitirebileceği olasılığı da eşitlik üzerine inşa edilen son dayanağı yıkacaktır. Bu noktada insanın kelimelerle kurduğu ilişkinin, iletişimine etkisi akla gelir. Örneğin “acı” kelimesi. Epikür‘ün öğretisi olan Hedonizm’in en temel öğretisi acısız hayatın mutlu hayat olacağıdır. Ne kadar az acı, o kadar saadet. Ayrıca hazzı da yüceltirler; hayattan alınan hazzın ve arkadaşlık bağlarıyla güçlendirilmiş paylaşımcı yaşamın, hayatın geneline ilişkin anlamı kavramakta kilit rol oynadığını söylerler. Oysa Sofist Gorgias ve Sokrates‘in öğrencisi Antisthenes‘in öncülüğünü yaptığı Sinizm felsefesi metayla ilişkiye ve mülkiyet anlayışına dair radikal önerilerde bulunur. Mülkiyetin her türlüsünü reddeden sinistler, oldukça zorlayıcı şartlarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bunu yapmışlardır, zira mülkiyetin reddiyle birlikte onun bağlayıcılığından da kurtulmaya başardıklarını iddia etmişlerdir. Sahip olunanların haddizatında ihtiyaç denilerek bağımlılığa dönüştüğüne kanaat getirdiklerinden ötürü, bireyin benliğini gölgeleyen tüm etkenlerin ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir. Aslolan “ben”dir, diğer her şey ise yalnızca etkendir. Buna en iyi örnek de Antisthenes’in öğretilerini ilerleten Sinoplu Diogenes‘tir.

Mülkiyete karşı çıkmasıyla ve sefaletiyle bilinen Diogenes’in, yalnızca içinde yaşadığı bir varili ve su içmek için kullandığı bir testisi bulunmaktadır. Fakat onun nazarında bu özgürlüktür, mülkiyet pranga halini aldığından dolayı asıl sefalet sahip olunanlar oranında derinleşir. Öyle ki, bir gün çeşme başında su içen bir çocuğun suyu avuçlarına doldurarak ihtiyacını giderdiğini görünce testisini yere vurup parçalar ve sahip olduklarına muhtaç olmadığını gösterir. Onun için mutluluğa ulaşmanın yolu budur, yüklerinden kurtulmak. Birçok filozof da benzeri şekilde mutluluk tanımı yaparlar; kiminin durumu Diogenes’de olduğu üzere sefalet diyerek yorumlanır, Schopenhauer gibilerinin görüşü ise karamsar olarak nitelendirilir. Oysa kendi içinde tutarlılık arz eder değil mi? Spinoza uslanmaz bir Polyanna tablosu sunar ya da Nietzsche Nihilizm’in öncülerinden olmasına rağmen aralarında en hassas ve yumuşak üsluba sahip olanıdır bile denilebilir. Görüldüğü üzere açıldıkça açılacak bir matruşkaya benzese de, bahsi geçen noktalarının ortak özelliği mutluluğun ve bu hususta hayatın anlamının arayışına çıkıyor olmalarıdır. O halde bir de kendimize soralım: Bizce mutluluk nedir?

İkili ilişkilerde en büyük sorun partnerler arasındaki beklentilerin orantısızlığıdır. Kim olursan ol ya da ne yapıyorsan yap asla mükemmele ulaşamazsın; zira mükemmel dediğin bir imgeden veya tasarımdan ötesi değildir. Herkes hayallerinde bir ideal eş adayı taşır, bu kişinin niteliklerini yaşamdan doğrudan ya da dolaylı olarak aldığı verilerle bezer ve içten içe bu kişiyi arayarak mutluluğun onda saklı olduğu yanılgısına kapılır. Halbuki işin aslı bu değildir. Çok sevdiğiniz bir aktörü, aktrisi, sporcuyu ya da modeli düşünün: O kişinin bedenine hayalinizdeki ruhu doldurduğunuzda ortaya çıkan şey aşk ve dolayısıyla mutluluk mu olacaktır sahiden?

Shakespeare, asırlar evvel bunun çok büyük bir hata olduğunu söyler. O kişi şu anın koşulları içerisinde mükemmel görünebilir, oysa şartlarla birlikte değişen kişiliğiniz bu mükemmellik illüzyonundan sıyrılmaya başlar. Çünkü, bir kişi için mutluluğun ideal aralığı olmalıdır. Aksi taktirde büyük mutluluklar büyük acıları da beraberinde getirir. Evet, o kişiyle birlikte olabilirsiniz, güzel zamanlar geçirebilirsiniz; fakat ilk zamanlarda zirve noktasına ulaşan o şaşırtıcı mutluluk -bunda hiç şüphesiz hormonların da etkisi var- yerini kaçınılmaz olarak normalleşmeye bırakır. Önceleri inanılmaz görünen olay ve davranışlar artık alışıldık hale geldiği için düşen mutluluk, aslında mutlu olunduğu halde kişinin mutsuzluk içine gömüldüğü hissine kapılmasına yol açar. Böylece, mükemmel erkek ya da kadın diğer tüm insanlar gibi sıradan hale gelir.

Mutluluk umutla aynı kökten mi gelir? Etimoloji ilgi çekici bir bilim ama daha ilgi çekici olan, mutluluğun içinde birden fazla umut katmanı bulunması. Mutluluğun öncesinde, sırasında ve belki de sonrasında daima umut eder ve temennide bulunuruz. Halbuki mutluluğa nasıl bakılırsa bakılsın, acı ile olan ilişkisi nasıl yorumlanırsa yorumlansın; netice itibariyle mutlu olmak ılık bir bahar yeli gibi ürpertir bedeni ve bu hissi daima arzularız. Bununla birlikte bazen mutluluğun dozajını, tazyiğini artırmayı ister, arzularız; sonra aklımıza bu fikrin gerçekleştiği senaryolar gelir ve kendimize sorarız: Her daim mutlu olursak, mutluluğun bir anlamı kalır mı? Mutluluğun süreklilik arz ettiği durumlar akıllara Aldous Huxley‘nin Cesur Yeni Dünya adlı romanını getirir. Yeri geldi mi acı, gerçek adına insanın zihnini uyaran ve koşullar doğrultusunda gafletten uyandıran önemli bir uyarandır. Dolayısıyla ne mutluluk ne de acının sürekliliği sağlıklı değildir; aslolan, her birine dengeli biçimde maruz kalmaya çalışmak ve ne olursa olsun yaşananları içselleştirme hususunda dengeli bir içsel yönetim sağlamaktır.

Hayatın içinde de gerçeklerin planlanandan farklı geliştiği aşikar. Hayat bir çizgide durur iyi ile kötü arasında; birkaç adım içindedir karanlığın ama yüzü dönüktür aydınlığa: Yin ve Yang. Adorno‘nun dediği gibi, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” Dolayısıyla, doğru yaşamak için doğru yaşamlar inşa etmek elzemdir. Olaylar ve bu doğrultuda yorumlanan olgular doğrultusunda hayatın ele alınması ve yaşam felsefesinin değişime açık olacak biçimde tesis edilmesi gerekir. Dışarıda devamlı olarak akan bir hayat var, nehir gibi önünde sürüklüyor bizleri ve bir noktada herhangi bir kıyıya savuruyor. Yolda temas ettiklerimiz, dalgalar arasında yitirdiklerimiz hep hayatın bizlere sunduğu armağanlar ve nihayetinde tecrübe edindiğimiz dersler. Objektif olmak gerekir, hayat çıkarsamalardan ibaret değildir. Mutluluğu arzulamak ve ona ulaşmayı planlamak mümkündür; lakin asıl önemli olan yaşarken mutluluğun ve hatta bizatihi hayatın kendisinin geçiciliğini fark edip, yanılsamalar arasında zaman kaybetmemektir. Şayet yaşamı planlarken yaşamı kaçırırsak; planlarımızı hangi yaşam çizgisinde gerçeğe dönüştüreceğiz? Yaşam bir tren ise son durağa varmayı değil, son durağa varana değin keşfetmeyi öncelemeliyiz. Zaten her halükarda o durağa varacağız ve bileti yırtıp çöpe atacağız. Bunun kaçışı yok; hayat pazarlık etmez, fırsatın varken kullanmanı bekler ve bir anda ışıklar söner.

Emre BOZKUŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...