Arif Nihat Asya’da Anne ve Çocuk…

Adının, soyadının ilk harflerini yan yana getirdiğimizde edebiyat dünyamızın A.N.A’sı olur Arif Nihat Asya…   Bu durum sadece harflerin bir oyunu değil, aynı zamanda dramatik bir hayatın örgüsüdür. Yavuz Bülent Bâkiler’in yaptığı araştırmaya göre Arif Nihat Asya, anlı şanlı şairlerimizin arasında, yazdığı ana konulu on bir şiiriyle hep birkaç adım öndedir. [1]

Öyle ya, anne bu… Herhangi bir varlık değil;  yüceliğin, güzelliğin, şefkatin, merhametin adıdır o. El üstünde tutulacak, eli öpülecek, baş tacı yapılacak kişidir. İyiliğin, doğruluğun sevginin ve hayatın kaynağıdır.  Her ne kadar sözlüklerde onsuz kalmanın “öksüz” kalmak olduğu yazılsa da bu duyguyu ancak onu yitirenler anlar… Bakın işte Mektup şiirinde Arif Nihat öksüz kalmanın ıstırabını nasıl anlatıyor?

Ârif’ine kimler yavrum der anne?
Beni evlât bilmez elbet her anne?
Senin evin, senin dizin saâdet;
Nerde şimdi öyle mes’ûd yer anne?

Bir mukaddes kitap gibi öpeyim;
İnce solgun elini ver anne!
Camlarımı kırdı kış, âh üşüdüm,
Pencereme çarşafını ger anne…

7 Şubat 1904’te Çatalca’nın İnceğiz köyünde doğan Arif Nihat Asya, henüz yedi günlükken babasız, dört yaşına gelince de annesiz kalmıştır. Babasının, Ziver Efendi’nin, askerdeyken yakalandığı veba hastalığından dolayı vefat edişinin ardından, annesinin üç yıl sonra Osmanlı ordusunda görevli Filistinli bir subayla evlenmesi ve Filistin’e gitmek zorunda kalması, Arif Nihat’ın hayatında derin izler bırakır.  Gerçi annesi Fatma Zehra Hanım, Filistin’e giderken oğlu Arif’i de yanında götürmek ister, lâkin başarılı olamaz; çünkü kayınpederi Arif için, “O benim oğlumun bize emanetidir.” diyerek izin vermez.  Bu tablo, bu anadan ayrılış tablosu bir zaman sonra Arif Nihat’ın kaleminden bir dörtlük olarak dökülür:

Yaş dökerek der sana bir dul kadın:
“Ağla ey öksüz yuvamın kumrusu!”
Bir dede der, hıçkırıp “Arif’tir o,
Ziver’imin ilk ve son yavrusu.

Yetim ve öksüz kalan Arif Nihat’ın bundan sonraki hayatı kaderin bir cilvesidir. Yazılan yazılmıştır artık,  bozulması mümkün değildir. Ancak yaşanılır… Arif Nihat da kendine sunulan bu hayatı şöyle ya da böyle yaşamıştır. Hem öyle yaşamıştır ki, yıllar sonra annesini tekrar görmenin onunla tekrar buluşmanın bahtiyarlığına erişmiştir. 1947 yılında eşi ve kızı ile birlikte Flistin’e (Akkâ’ya) giden Arif Nihat’ın annesiyle karşılaşmasını eşi Servet Asya şöyle anlatır:

“Biz çok büyük bir merakla anneyi bekliyorduk. Biraz sonra çiçekler kadar temiz ve nur yüzlü bir kadın, sürünerek çıka geldi… Zavallı kadın Akka’da felç olmuştu. Arif âdeta dondu kaldı. Anne sessiz sedasız, ama uzun uzun ağladı. Ne Arif anasına sitemde bulundu ne de ana Arif’e kendisini mazur göstermeye çalıştı. Her şey ortadaydı…[2]  

Lâkin geride bu dörtlük hep boynu bükük durdu:

“Kıydın bana sen, gönülcüğün istemeden;
“Öksüz kuzular anneye doysun…” demeden.
Ey dopdolu sine, en susuz ânımda
Kestin beni, kestin beni, kestin memeden!”

Anne ile oğlun yıllar sonra buluşmaları önce Adana’da sonra Edirne’de devam eder. Daha sonra zavallı annenin tekrar ayrılışı ve Filistin’e dönüş…

Bu dünyada hem öksüz hem yetim olarak hayatla cenge tutuşan Arif Nihat Asya her ne kadar kendi ahvâlinden bahsederken

Dünyanın arsasında bizim hissemiz mi var
Öksüzleriz, bu hanede bir kimsemiz mi var

dese de 71 yıllık ömrünü “kimsesizlerin kimsesi” olan Allah’ın yardımıyla sanatta nasıl zirveye çıkardığını bir rubaisinde şöyle dile getirir:

“Seç, al!” diye serdin, seriyorsun, Tanrı’m!
Verdikçe, bolundan veriyorsun, Tanrı’m!
Ben söylemedim bunları… yıldızlardan
Ervâh ile sen gönderiyorsun Tanrı’m![3]

Arif Nihat, Tanrının cömertliği sayesinde mi yoksa ilham perilerinin sayesinde mi bunca esere imza atmıştır pek bilinmez; ama bilinen bir gerçek var ki sahip olduğu bilgi ve kültür zenginliğinin meyvesini 23’ü şiir, 11’i nesir olmak üzere 34 eserle noktalamıştır.

Bir derya gibi dolup taşan Arif Nihat Asya şiirlerinde ve nesirlerinde hemen hemen her konuda çok farklı temaları ele almış, onları bir nakkaş gibi bir hattat gibi ince ince işlemiştir. Onun şiirlerinde ve nesirlerinde millî duygu, kahramanlık, memleket, tabiat, aşk, din, tarih, aile, töre, insanlık gibi konular sade, anlaşılır bir dilin en güzel örnekleriyle doludur. Her metninde Türkçenin zenginliğini, dilin inceliğini ve kıvraklığını rahatlıkla görebilirsiniz. Mesela “Anne” şiirine bir bakalım:

 Anne

İlk kundağın
Ben oldum yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum!
Acı nedir, tatlı nedir? Bilmezdin
Dilin, damağın ben oldum.

Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda yavrum
Kolun kanadın ben oldum.
Dilin, dudağın ben oldum.

Diyen bir annenin, yavrusunun hayatında ilk ve her şeyi olduğunu o kadar candan dile getirir ki şair, şiirin devamında bir bakarsınız ki bir anne yavrusunun sayesinde en yüce unvana ulaşmıştır. Bu her şeye bedeldir.

 Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana:
“Onun annesi” diyorlar…
Bu yeter sevgilim, bu yeter bana!

Şairin “Bu yeter sevgilim bu yeter bana!” dediği çocuk, bir aile saadeti, bir mutluluk kaynağıdır. Onunla olmak, hayata yeni bir umut penceresi açmaktır. Sevginin, şefkatin, merhametin o billur sesini tâ yürekte duymaktır.

Çocuk

Böyle çıtır pıtır
Çıtırdamazdı ocaklar
Sen olmasan
Mırıl mırıl
Ninni bilmezdi dudaklar
Sen olmasan.
Neye yarardı oyuncaklar
Sen olmasan
Ve soğurdu yavrum kucaklar
Sen olmasan.

Evet, çocuk olmasa neye yarardı kurduğumuz bu dünya. Onun sayesinde bütün karanlıklara göğüs geren insanlık, asırlardır büyük bir umutla, gelecek güzel günlerin türküsünü söylemektedir.  O bizim için, bütün insanlık için Arif Nihat’ın deyişiyle asırlık bir yuvanın kalbidir.

Çığ

Çarpar, devirir çığ gibi… nerden gelir o?
Bilmez dur, otur… koskoca ev sanki, bir o!
Lâkin, ne olur, görmeyelim durduğunu;
Zirâ, bu asırlık yuvanın kalbidir o!

Fakat onun “asırlık bir yuvanın kalbi” olduğunu anlamayanlar, insanlıktan nasibini alamayanlar, garip bir mahlûk gibi çocuğu kendi dünyalarının zevki, eğlencesi yapanlar, Arif Nihat’a göre eğitimimizdeki çarpıklığın, iyi insan yetiştirememenin sonucudur.  

İşte Arif Nihat imzalı, 11 Şubat 1962 tarihli bir yazı: “Cahide’nin Eli”. Kısaltarak aktardığım bu yazıyı okurken memleketimizde dünden bugüne maalesef sanki hiçbir şeyin değişmediğini ve sanki hiçbir zaman değişmeyeceğini görür gibiyiz. Gazetelerin ancak üçüncü sayfalarını işgal eden sıradan, âdî bir vak’a… “Bingöl’ün Hepsor köyünde geceleyin bir evden, sussun diye dışarıya attıkları beş ya­şındaki Cahide’yi almaya gidince bulamadı­lar. Sabaha kadar aradılar… Sabahleyin uzak­larda bir el bulundu.”

CAHİDE’NİN ELİ

Sokaklarında kurtlar gezen köy…

Karanlıklarında neon ışıkları değil, kurt gözleri parlayan gece ve kurtlar sofrasında tadımlık bir çocuk: beş yaşındaki Cahide… Böyle bir sofradan artakalan minimini bir el; Cahide’nin eli.

Seni canavarların ağzına uzatanlar, sensizliğin ne demek olduğunu henüz bilmiyorlardı… Bunu şimdi anladılar, Cahide… 

Sen de şu dünyada izinle ağlanıp emirle susulduğunu bil­miyordun!

Yalnız kuzuların değil, kızların da kurtlar için büyütüldüğü köylerimiz var… İftihar edebiliriz.

 Eskiler Nil’e kurban atarlarmış… Biz yirminci asırda kurtla­ra kurban atıyoruz… Giden sen değilsin; gönderen biziz Cahi­de!

 Seni kurtlar değil, bilgisizlik, görgüsüzlük yedi, ona yana­rım!

Seni sokağa atan baban değildir, biziz, Cahide… Sana kurtlar kıymadı, biz kıydık yavrum! 

Ne manalı tesadüftür: acı haberinin memlekete yayılması. Millî Eğitim Şûrası’nın nutuklarla açıldığı güne rastladı.

Boşlukta veda işareti hâlinde sallanan elini ya gördüler, ya görmediler, görenler kim bilir ne sandı!

Evet, büyüyecektin, serpilecektin, taranıp süslenecek, gi­yinip kuşanacaktın. Telin olacaktı, duvağın olacaktı, saadetin olacaktı. Körpeliğinin, yumuşaklığının, sıcaklığının tadını hayatının en güzel akşamlarına saklayacaktın… kurtlar yağmaladı.

Çocukları dertlerin ağlattığı, kurtların susturduğu bir yer­de biz Cahide’yle değil, pedagoji nazariyeleri yapmakla, peda­goji kitapları yazmakla meşgulüz… Elin bizi tebrik etsin! Elini varlığından bir parça olarak armağan bıraktın… Bize o da çok Cahide… sana da, hediyene de lâyık değiliz yavrum. 

Ağladığımıza bakma ki biz böyleyiz: bir yandan kurt olur, Cahide’yi kaparız, bir yandan Cahide oluruz, kurtlar yer bizi…”[4]           

Ne yazık ki çocukların ezildiği, istismar edilip perişan bırakıldığı bu garip dünyada yaşamak gerçekten zor olsa da umutsuz olmamalıyız. Çünkü bir yerde çocuk varsa orada mutlaka parlak bir yarın,  tarifsiz bir güzellik ve bir de bütün kötülüklere inat, iyilikler vardır.  O hâlde şairin dediği gibi dudaklarımızdan eksilmesin adları:

 Şu mavi dağların uzaklarında
Bir akarsuyun adıdır “Fırat”
Ve sevdiğim çocuğun dudaklarında
Sevdiğim bir türkünün adı…
Türkünün tadına karışır
Söyleyen dudakların tadı…

Kızı Fırat’a bunları söyleyen Arif Nihat, oğlu Murat’ı da unutmamıştır:

Müjdeler, müjdeler, müjdelerle gel,
Sevgisi kalbimden taşan çocuk…
Başına limon çiçeklerim,
Ellerine güller yakışan çocuk

İşte böyle, yazımızın sonunda sözü yine edebiyatımızın bu öksüz ve yetim kalemine bırakırken gelin hep birlikte “Anne başta taç imiş/ Her derde deva imiş…”  diyen çocuklar olalım.

İki öksüz gibiydik anneciğim
Belki sütsüz de kaldım öyleyken
Yeniden gelmek olsa dünyaya
Yine ben doğmak isterdim senden

Mehmet Hayati ÖZKAYA

Dipnotlar

[1] Yavuz Bülent BÂKİLER,  Arif Nihat Asya’nın İhtişamı, Size Dergisi Yay. İst.2007, s.94
[2] Sadettin YILDIZ, Arif Nihat Asya’dan Seçmeler, Ötüken Neşriyat, İst. 2009 s.20
[3] Sadettin YILDIZ, a.g.e.s. 42
[4] Arif Nihat Asya, Top Sesleri, Ötüken Neşriyat, İst. 1975, s. 57

2 Yorum

  1. AvatarPaşa Cengiz KARA Cevapla

    Arif Nihat’ın anne “dramını” daha önce okumuştum. Beni çok etkilemişti öyküsü. Ama Hayati Hocamın titiz, ince duygulu sesinden/kaleminden okumak çok keyifli oldu. Yüreğine sağlık Üstadım!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir