Atam İbrahim’den Oğlum İbrahim Ata’ya 28 Sene Sonra Bakışım

Sevgili babam Şalgamcı İbrahim Kara(oğlu)’yı vefatının 28. sene-i devriyesinde rahmet ve minnetle anıyorum. Onu unutmadım aksine gün 24 saat dahilinde beş vakit her namazımın sonunda aziz ruhuna dualar ve aşrı şerifler okur, ahirette kendisiyle güzel bir biçimde buluşabilmeyi Allahu Teala’dan sürekli niyaz ederim. Hadis kaynaklarında arkadan dua eden evlat bırakabilmeyi Peygamber Efendimizin “en hayırlı miras” olarak kabul ettiği zikredilir. Babamın en hayırlı mirasının şahsım olduğunu iddia etmiyorum: Rahmetli o vakitler kırıldığım şimdilerde ise gülümsediğim sözleriyle beni pek beğenmediğini belli ederdi, küçüktüm gerçi ne var ki “ömrünü on sene kısaltan da” olmadım şükür…

Ayıplanarak büyümüş tüm ebeveynlerimiz gibi o da öğrenilmiş bir yanlış terbiye usulünü tekraren icra ettiğini elbetteki bilmiyordu. Temiz yüreğinden ve birçok özelliğiyle örnek kişiliğinden katiyyen şüphem yoktur. Şimdi sevmesin Yalçın Ağabeyimi çok severdi. Kıskanıyor değilim: Ağabeyim çok çalışkan, yılmayan, azimli, saygılı, dürüst, sosyal ve bu yüzden de sevimli, herkesin sevgisini kazanan bir adamdı oldu bitti. Bence Yalçın Ağabeyimin takdire şayan en büyük hususiyeti daima “sorumlu olmayı” ve “sorumlu kalmayı” başarabilmiş bir insan olmasıdır. Bu ailemiz için çok önemliydi. Âdeta babam erken vefatını seziyor ve babalık vekaletini bu “sorumlu” insana bırakacağını biliyordu. O “an”a tapan, bulunduğu vaktin haz damlalarını sonuna kadar sıkıp keyif yapan ehli dünyadan olmadı hiç… “Keyifler nasıl?” diye soranlara “keyif eşekte olur” diye cevabı yapıştırıverirdi. Onun nazarında dünya keyif çatmaya gelinmiş yer değildi vesselam…

Büyük Yazar merhum Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanında bir kahramana söylettiği sözleriyle “Cennete gitse sevinmeyecek insanları” o denli çok görünce bana ve aileme verdiği sayısız nimetler karşısında kalbim Allahu Teala Hazretleri’ne sonsuz bir şükür ve minnet duygusuyla dolup taşıyor. Nitekim Lokman Suresi 14. Ayeti Kerimesinde “Bana, ana ve babana şükret!” buyrulmuyor mu?…

Uzun yıllar sonra babam hakkındaki değerlendirmelerimi yazıya dökmek kolay değil benim için. Akrabam olmayanları (hoş her akrabamı da ) ilgilendirmiyor ama ben yine de babam hakkındaki düşüncelerimi özetleyeyim: Asil azmaz bal kokmaz kardeşim! Bir birikim, donanım, entelektüel bir miras, ahlâki bir konum, inandırıcılık, hatta geçici olmayan bir onur duygusu ve faziletler akşamdan sabaha olmuyor. Nesiller nesiller nesiller gerekiyor. Hayırlı adamın veya kadının hayırlı oğlu ve kızı olur. “İtten kuzu doğmaz, itin belini boğmakla tazı olmaz” derdi rahmetli… Oğuz Dede Korkut’un 14. Asır Doğu Anadolusu’nda dediği gibi: “Kız anadan görmeyince öğüt almaz; Oğul babadan görmeyince sofra açmaz… Hanım Hey!”. Eskiler işte bu erdemlere asalet derlerdi. Benim dedem şöyle ağaydı böyle ağaydı, bilmem kaç bin dönüm çiftliği vardı, adam asıp keserdi feodal övünmeler asalet işi hiç değildir. Binaya haram karıştırmamak mühim olan. Karıştı mı vay haline artık… Merdi Kıpti şecaat arz ederken kendi sirkatin söylermiş. Yani Mısır ülkesinin mert olanı bile övünürken hırsızlığını anlatırmış… Çocuklarına temiz bir isim bırakabilmek herkes için çok mühim bir meseledir ve herkesin nasibi değildir. Belki de kaderdir ancak topu kader taçına atıp sorumsuzluk yapanlar yaygın kanının aksine bence en inançsız insanlardır. Yeri geldiğinde Napolyon’un imparatorluk tacını giydirmek için gelen papanın elindeki tacı kapıp kendi kafasına oturttuğunda dediği gibi “Asalet bende başlar bende biter!” de diyebilmeliyiz… İşte Merhum İsmet Paşa’nın, babası vatana ihanetten linç edilen Gazeteci Ali Kemal’ın oğlu Zeki Kuneralp’i büyükelçi atamasında olduğu gibi. Keşke ikisi de asaletli olsaydı ama gerçekten de Büyükelçi Kuneralp devletimize ve milletimize babasının aksine layıkı vechiyle ve tam bir sadakatle hizmet etmiştir. İsmet Paşa’yı haklı çıkarmış, dosyasına menfi yazan bürokrasiyi yanıltmıştır. Babamın da pek sevdiği devlet adamı İnönü, Devlet işlerinde kin olmayacağını, “babanın oğlunun; oğulun babanın suçunu çekmeyeceğini” göstermiştir. 20 yıl önce Erzurum’da öğrenciyken yazdığım bir şiirle bu bahsi kapatalım:

Kırmızı sular satıyoruz, dört mevsim bir köşe başında
Havuç kanlı adı şalgam
Kozanlılar bilir bizi, biraz garip bulsalar da
Pek uzlaştıramazlar çünkü
Kalem tutmayla şalgam satmayı.

Babam rahmetli günlük en az iki fikir gazetesini, haftalık birkaç dergiyi takip eder ve bizim etmemizi sağlardı. 1950’li yıllarda daha ilk gençliğinde tarladaki ırgatlara Cumhuriyet Gazetesi okutmaya çalıştığını o da iyi bir kitap okuru olan merhum amcaoğlu Metin Karaoğlu anlatmıştı. Babam, Psikolog Doğan Cüceloğlu’nun ifadesiyle yaşadığı ortama hiç düşünmediğimiz bir takım “farkına varışları” yani bilinç getiren bir insandı. Getirdiği bu farkındalıkları o gün anlamamış ve asla da anlamayacak olan akrabayı taallukattan sayıları pek az olsa da bazı değersiz kimselerin onun bilgelik dolu sözlerine Nasrettin Hoca fıkrası gibi gülmesine sadece acıdığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu gülmelerle güya tahfif edip (hafife alıp) önemsizleştirmekteler veya gülerek lütuf-u keremde bulunmaktalar. New York Üniversitesi’nden Richard Sennett’in Saygı adlı kitabında vurguladığı gibi: “Saygının yokluğu yalnızca açıkça bir hakaretten oluşmaz. Karşıdaki insana hakaret edilmiyordur ama onun bir insan olarak varlığı da tanınmıyordur: Bu kişi varlığı önem arz eden tam bir insan olarak görülmüyordur…Bu bir saygı kıtlığıdır” Rahmetli Babam elifi görse mertek sanacak bu kimselerin “kendisinin tamamlığında noksanlık aradığını” belirtirdi. Saygısızlara, edepsizlere haddini bildiriverirdi…

Okumayı çok istermiş babam, dördüncü sınıftan almış babası öğretmeninin çok karşı çıkmasına rağmen, kendi ağabeyinin hastalığı nedeniyle… Bu meseleyi hatırladıkça duygulanırım. Çünkü onun da bu bahsin her geçmesinde bütün saklamalarına rağmen nasıl duygulandığını bildiğim için. Şimdi hep içimden geçer baba bak senin için de senin yerine de okudum bütün o okulları hepsini bitirdim daha yükseklerine çıktım diye… Memur oldu üniversitede diye sevinmiş “koluna altın bilezek takıldı kızım” demişti ablama. Bana ne derdi acaba?…

Şair Tevfik Fikret’in diğer bir Şair Nef’i için yazdığını babam için hissediyorum.
Öyle bir nehri muazzam gibi cuş etmişsin (Öyle büyük bir ırmak gibi çoşmuşsun)
Fakat eyvah! çorak yerde akıp gitmişsin.

Babam Karaoğlu el etek öpüp onun bunun denetimine girmediği gibi, çoklarının tersine üç kuruşluk dünyanın, beş kuruşluk saltanatına gönlünü kaptırmamıştır. Yoksulluk çok çekmiştir velakin İki tane zengin görünce ağzını ayırıp, aman bunları nasıl şaklabanlıklarla memnun ederim diye kıvranarak şahsiyetsizleşen bir karakter fukarasına asla dönüşmemiştir. Bazıları bu duruma “aç kabadayılık” diyor da “tok esirlik” yaşıyorlar. Büyük Türk Düşünür Hilmi Ziya Ülken Aşk Ahlâkı kitabında “Gömleği olmayan mutlu adam neye yarar? Bize gömlekli mutluluk lâzım!” diyor demesine de işte her zaman iki yaka bir araya gelmiyor…

Kibirli ve sahte insanların ne düşündükleri kıl kadar umrumda olmamakla birlikte böylelerinin ipliklerinin pazara çıkarılması hayırlıdır. Anadolu’da hastabakıcının doktor gibi hava attığı yılları herkes bilir. Hele hele birisi de hasbelkader sıradan bir memur veya bir de öğretmen olduysa tutana aşk olsun. Bir kasılmalar bir kasılmalar küçük dağları yaratmalar. Fakat babamın deyimiyle “bir paket sigara alıp bir yakınına hediye edemeyen cimriler de bunlardı. Bayramlarda kedi gibi gözlerinin içine bakan ayağı lastikli çocuklara 1 lira vermeyi bile beceremeyen bencil, mikrop tetanoslar…” Ömrümce tiksinti duydum böylelerinden. İşte bu tiplerden biri anne tarafımdan da akraba düşen eski model bir herifle vaktiyle Kozan’da özel bir okulda öğretmenlik yaparken karşılaştık. Sordu: Ne geziyon burda Cihan? Cevap: Çalışıyorum; şaşkınlıkla karışık tekrar sordu: “temizlik veya çaycılık yapıyom” dememi bekleyerek Ne iş yapıyon ki burada? Cevap: Öğretmenim… Adam yumruk yemiş gibi oldu birkaç dakika kendine gelemedi… Neden sonra kendini toparlayıp “sen üniversite okudun mu ki…? Diye ekledi. Bu akrabamı çok üzeceğimi bilerek hiç sorma tadında “evet, lise mezununu öğretmen etmiyorlar” dedim. Varın görün şimdi üniversite hocası olduğumu duyunca neler olmuştur adama?… Bu zavallıyı bir daha görmedim. Bir diğer baba tarafımdan sözde akrabam Son Fikir gazetesini fırlatıp atıvermiş kenara, diğer bir akrabamın mekânında göbek adımı söyleyerek küçümsemiş “Yagubu mu okuyacağım”… Allah rahmet eylesin geçen yıl 7 şubatta vefat eden Amcam Zeynel Karaoğlu bu zâtın pek sevdiği ulusal gazeteyi bir güzel kalaylamış… Böylelerinin yazılarımı okumaması halbuki beni daha çok sevindirirdi inanın bana…

Merhum İslam Alimi ve Eski Diyanet İşleri Reisi Ahmet Hamdi Akseki bundan 103 sene önce Deniz Harp Okulu’nda okuttuğu Ahlâk kitabında yazıyor: “İzzet-i nefs sahibi olmayan insanlar, insan şerefine, onuruna yakışmayan hareketlerden, sözlerden asla çekinmezler ve bunları yapmaktan üzüntü duymazlar. Aynı zamanda bu gibiler insan şerefinin kıymetini de anlamayacakları cihetle, başkalarının şahsiyetine dil uzatarak onurlu insanların izzet-i nefsini rencide etmekten de çekinmezler. Onlar nazarında izzet-i nefs, şerefi nefs yoktur ki, başkalarının izzet-i nefsinin nasıl rencide olacağını idrak edebilsinler. İşte bu bakımdan böyle olanlar, kimsenin sevgi ve saygısını kazanamazlar.” Gerçekten de böyleleri asla sevilmiyorlar. Yüzlerine sahteden gülünse bile ahali arkalarına demedik bırakmıyor…

İzzet-i nefs TDK sözlüğünde “Özsaygı, kişinin kendine verdiği değer” olarak geçiyor. Akseki de “insanın kendindeki ulviyyeti, yüksekliği anlaması, şahsiyetinin şeref ve onurunu muhafaza etmesi demektir” şeklinde tanımlama yapıyor. Babam Merhum da kendisindeki manevi ulviyyeti idrak etmiş hatta azımsanmayacak sayıda yakın dostlarına bugün Master denen bir manevi önderlikle postnişinlik yapmıştır. Bu manevi düşünceler babasından ve hatta dedesinden tevarüs etmektedir. Ama onlardan çok daha büyük bir adam olduğunu pek iyi biliyorum… Bizzat bulunmaktan büyük mutluluk duyduğum sohbetleri bu yazının kapsam ve amacını aşmaktadır. Ancak şu kadarlığını vurgulamalıyım: O, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin daima izinden gitmiş, ondan ilham almıştır. Hünkâr’ın Makalat eserinde altını çizdiği “Arifler su gibidir. hem arıdır, hem de arıtır” düsturunu nasıl yaşadığını bildiğimi belirtmekle iktifa edeyim şimdilik…

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor Ziya Paşa. Ayinesi insanların yetiştirdikleri çocuklardır. Onlara bakarak aile terbiyelerini, dünya görüşlerini felsefelerini anlayabilirsiniz. Ben babamın aynasıyım işte karşınızdayım. 28 yıldır onu gün içinde bile defalarca anarım, vefayı ondan öğrendim çünkü. Dünya aşıklısı, zengin yalakası, kişiliksiz olmamayı da.. Bazılarının hayal bile edemeyeceği şeyler olduğunu biliyorum bunların…

Kozan

Allahu teala Hazretlerine sonsuz şükürlerimi; anneme ve babama sayısız teşekkürlerimi arz ediyorum. Merhum Cerrahi Şeyhi Muzaffer Ozak (K.S.)’ın sözleriyle “Bil! Bul! Ol! Bilenler buldular bulanlar oldular…” Rahmetli babam bildi, buldu ve oldu. Babamı dünyasını değiştirmesinin 28. Seneyi devriyesinde Yunus Emre’nin bir mısrasıyla anıyorum. “Yunus öldü diye sela verirler/Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.” Peygamber Efendimiz “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyuruyor. Ben daima babamla beraberim. Ben ondayım O, bendedir. Zaten öyle söylemişti. “Beni Yakupta arayın”. Öyle de oldu. Tek evladımın adı İbrahim Ata… Onu babamı seviyor gibi seviyorum. Çünkü baba sevgisini veren bir babanın oğluyum. Oğlum da öyle yapacak Allahu Teala izin verirse inşallah O da beni unutmayacak ve anacak, ben de oradan ona bu defa babamla beraber gülümseyeceğim… 

Cihan KARA

   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir