Babaannem Mizojen Miydi?

‘Kadına karşı önyargılı biçimde düşman olan.’ demekmiş mizojen… Bu durumu açıklayan bir terim olduğunu bilmiyordum… Bana kalsa homongolos derdim. Reşat Nuri Güntekin’in ‘Bir Kadın Düşmanı’ adlı romanındaki başkahramanın lakabıdır, Homongolos… Entrika dolu kadın aşkına teslim olmayan Homongolos… Fiziksel gücün, güzelliğin gücüne mağlup olması… Reşat Nuri’nin sayfalar dolusu bir romanda anlattığını Yavuz Sultan Selim bir dörtlüğe sığdırmış:

Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kıldı hüzûn eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.

Reşat Nuri’nin Homongolos lakaplı Ziya’sı aleni bir mizojendi. O kadar ki çok güzel bir kadının hilekâr aşkına yenilmeyi gururu kaldıramayacağından ölümü tercih etmişti.

Mizojen deyince Ahmet Haşim’in ‘Kadın mı güzel, erkek mi?’ soruna cevap arayan küçük denemesi geldi aklıma… Haşim’in ‘El âlem ne der? Okuyucuya ayıp olmaz mı?’ diye umursamayan, tamamıyla öznel üslubuna imrenir; içimdeki ‘onaylanma ve kabul edilme’ kaygısından dolayı kızarım kendime. Kanaatim odur ki insan tabiatının en berbat, en sefih yanıdır beğenilme arzusu… Bu hissiyatı tatmin etmek için ne şaklabanlıklara ne riyakârlıklara düşer insanoğlu!

Mezkur yazısında iyice pervasızdır Haşim… Ne mizojenlik suçlamasına ilişkin küçük bir kaygı ne de dünyanın yarısına karşı cephe alma endişesi… Daha yazının başında ‘beyhude’ bulduğu bu soru karşısında tarafını belli eder. Ama somutlaştırmak için hayvanlar âleminden örnekler vermeyi ihmal etmez… ‘Sarkık etli ve alık suratlı’ keçinin karşısına ‘Kadim Yunan’ın kendisinden mabud ihdas ettiği muhaddep burunlu’ tekeyi; ‘hilkatin güzellikte cimri davrandığı’ tavuğun karşısına ‘rengarenk madenlerden dökülmüş’ tüyleriyle horozu çıkarır. Atın da tavus kuşunun da erkeği daha güzeldir. Hayvanlardan verdiği örneklerde keskin ve tereddütsüz cümlelerle okuyucusunu ikna eden Haşim, konu insana gelince yine erkeğin yanındadır ama kabul edelim ki cümleleri daha iddiasızdır. Erkeğin güzelliğine ait örnekler vermek yerine kadının süslenme ihtiyacıyla açıklar durumu. Sanırsın ki Haşim, erkeğe göre kadın tabiatında daha baskın olan ‘beğenilme’ duygusundan haberdar değildir. Elbette, sadece bu küçük denemeye bakıp Haşim’e mizojenlik isnat edecek değilim. Böyle bir iddia ancak uzun ve detaylı bir çalışmaya vabestedir.

‘Bu da yangına körükle gidiyor!’ demeyecekseniz, son bir örnek daha vermek istiyorum: Alev Alatlı. ‘Kadere Karşı Koy A.Ş. romanında, kontrol edilmesi zor olan erkeğin, kadın gücü karşısında nesneleştiğini hatta onlarca deneye tabi tutulan bir laboratuvar faresine dönüştüğünü görüp kadın gücünün hiç de yabana atılamayacağını fark ederiz. Kitap bitince, o çok sık tekrarlanan ‘Türkiye erkek egemen bir toplumdur.’ klişesine ‘Acaba?’ demeye başlıyor insan. Romanın mizahi dilinden dolayı vurgusu düşük kalan kadın gücü, Alatlı’nın konuşmalarında daha da belirginleşir. Kırk yaşındaki oğlunun sırtına ter bezi koyan annelerin muteber olduğu ve bu güçlü anne figüründen dolayı evli çiftlerin neredeyse tamamının sorun yaşandığı bir ülkede erkek egemenliğini tartışmaya açar, Alatlı. Üstelik ona göre gittikçe artan kadın gücünün onaylanacak bir tarafı da yoktur; zira bunun sebep olduğu toplumsal dişileşme hali tehlikelidir.

Alatlı, bilim dünyası ve akademi deyince daha da sertleşir. Türk üniversitelerinin dünya sıralamasında gerilerde olmasına ve düşük başarısı göstermesine ilişkin sebepler arasında, Türkiye’deki kadın akademisyen sayısının çokluğunu da sayar. Açık söylemek gerekirse, akademik başarı ile bizatihi cinsiyet arasındaki ilişkiyi ispatlayan herhangi bir bilimsel çalışma yapılmış mı, bilmiyorum. Ama konunun, cinslerin sosyolojik gelişimiyle bağını güçlü biçimde gösteren çok sayıda çalışma var.

Bilimsel çalışma demişken, kadın erkek ilişkisine ait yakın zamanda gazetede okuduğum önemli bir haberi de paylaşayım. İsrail’de yapılan araştırmaya göre kadının gözyaşında saklı bir kimyasal, erkeklerdeki testosteron hormonunun seviyesini düşürerek prostat kanseri riskini azaltıyormuş. Yer misin yemez misin? Prostattan kurtulup sağlığı kazanmak mı yoksa testosteronu kaybetmek mi?

Her iki seçeneğin de korkunç bir sona götüreceğini açıklamak için eskiler, ‘Kırk satır mı kırk katır mı?’ dermiş. Rivayet edilir ki eski zamanlarda bir padişah, büyük bir suç işleyen adama ‘Kırk satır mı kırk katır mı?’ diye sormuş. Kırk satırla doğranmaktan korkan adam, kırk katırı tercih etmiş… Zavallı adamın ellerini ayaklarını her biri farklı yöne koşan kırk katıra bağlamışlar… Ha kırk satırla parçalanmışsın ha kırk katırla; ne fark ediyor ki sonuçta…

Tamam, taş değiliz; ruh sağlığı yerinde her erkek; anne, eş, sevgili, kız kardeş ya da kız çocuğu fark etmez çevresindeki bütün kadınların gözyaşına karşı duyarlıdır; ama bu testosterona müdahale bozar işi! Ağlayıp durmayın karşımızda!

Aslında size, konuyla ilgili kadın dilinde zamanla ortaya çıktığını düşündüğüm değişmeleri anlatacak, nenemden başlayarak çevremdeki kadın tutumlarından örnekler verecektim ama sohbeti nerelere getirdim.

Nenemin kuşağı, kadın erkek ilişkisinde kayıtsız şartsız erkeğin yanında, hemcinslerinin karşısındaydı. Torunu yaşındaki delikanlıların bile yolunu kesmez, onların geçmesini beklerlerdi. Erkeğin özellikle ‘kocalık ve babalık’ hali saygındı ve bu saygınlık mutlak surette korunmalıydı. Hatta sırf istikbaldeki bu saygınlığa halel gelmesin diye, daha yolun başında burnunun sümüğünü bile çekmekten aciz erkek çocuklarına itibar ederlerdi. Bu konuda kendi kızlarına bile iltimas geçmez; kadına  ‘sabır ve katlanma’dan başka bir rol vermezlerdi. Nenem işi iyice abartır; kocalarından şikâyet eden kadınlara asla yüz vermez; hatta Hadi evinize, oğluna acıyan hocaya, kızına acıyan kocaya vermesin.’ diyerek azarlardı.

Ahmet Rasim’in ‘Falaka’da anlattığı kadar trajik olmasa da, cümlenin ‘Oğluna acıyan hocaya vermesin.’ kısmını, hakkelyakin tecrübe etmiş bir kuşaktan geliyorum. Camide ya da okulda öğrendiğim bilgilerde, dayak korkusunun payını inkâr edemem. Cümlenin ikinci kısmındaki hakikati nenemin azarlayarak susturup evine gönderdiği gözü yaşlı kadınlar sayesinde aynelyakin öğrenmiştim. İster beğenelim ister beğenmeyelim; nenemin kuşağı bu konuda dürüsttü ve safları net biçimde belliydi.

Annem ya da kayınvalidemin kuşağı, kadın erkek ilişkisinde tutarsız ve bencil geliyor bana. Bu durumu somutlaştırayım. Küçük ablam da ben de tatillerde, anne yerine koyduğumuz büyük ablama gideriz, çoğu zaman. Karı koca çalışan aile tipinden dolayı, küçük ablamın kocası da ben de ev işi, çocuk bakımı gibi konularda üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışırız. Gönüllü ya da gönülsüz; hayat şartlarının getirdiği bir realitedir bu. Hadi bilimsel ağızla da söyleyeyim, aile yapısında orta çıkan sosyolojik değişimin zorladığı, toplumsal cinsiyet algısının biyolojik cinsiyet üzerinde geliştirdiği bir durum bu. Nasıl söylerseniz söyleyin, sonuç değişmez: Eşin de sen de çalışıyorsunuz ve birbirinize yardım etmekten başka çareniz yok… Eşi yardım ettiği için küçük ablamın çok şanslı olduğunu düşünen ve eniştemi sürekli takdir eden büyük ablam, benzer davranışlar gösterdiğimde üzülüp sessizce ‘Aman gardaşııım, sen sakalı kaptırmışsın!’ uyarısında bulunur. Eniştem için takdir edilen davranış, benin için suç; bu sakalı kaptırma hali de büyük ablamın gözünde acınası bir durumdur.

Aynısı kayınvalidem için de geçerlidir. Kızına yardım etmem karşısında, sürekli rahmetli anne babama hayır duası göndererek beni en hassas yerimden yakalayıp takdir eder. İstifade ettiği iyiliğin devamını sağlayacak olan hassas noktaları tespit etmede ve kullanmada erkeğe göre daha mahirdir kadın. Kayınvalidem de benim için onayladığı davranışları kendi oğlunun yapması halinde üzülür hatta gözleri dolarak oğlunun bu acınası durumundan şikâyet eder. Bu samimiyetsiz ve bencil yaklaşımın benim için onaylanacak tarafı yok… Nenemin kuşağı daha dürüsttü bu konuda; ister oğlu olsun ister damadı, hiçbir erkek avrat ağzına bakmamalıydı. Lamı cimi yok!

Başlıktaki soruyu yineliyorum: Sizce babaannem mizojen miydi? Siz ne cevap verirsiniz, bilemem. Ama yaşasaydı ve ben de bütün cesaretimi toplayıp bu soruyu yüzüne karşı sorabilseydim cevabı kesinlikle şöyle olurdu: Hadi ordan, boşbağaz; senin ağzını bir tutar ikiye yırtarım; kendini sar makaraya!

Mustafa SARI

 

   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir