Bu da Geçer Yâ Hû

Türkçemiz aziz bir dil… Türkçemiz başta Farsça ve Arapça olmak üzere diğer dillerden oldukça etkilenmiş… Bazıları bunu bir zafiyet olarak görse de ben bunu bir zenginlik olarak değerlendiriyorum… Bu zenginliğe Osmanlıca bir deyimden bahsederek örnek vermek istiyorum…

“Bu da geçer yâ hû”.

“Bu da geçer yâ hû” sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman “Bu da geçer” mânâsına gelen “k’afto ta perasi” derlermiş. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp “in niz beguzered” olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip “bu da geçer” haline getirilir. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna “yâ Allah” mânâsına gelen bir “yâ hû” ilave edilip “Bu da geçer yâ hû” haline gelir.  (Arapça da “hû” “O” anlamındadır ve Allah’ı kasteder. Mezar taşlarında yazan “Hû-vel Baki” sözü “O -Allah- kalıcıdır, biz öldük, bu cihandan geçtik, gittik lakin Allah kalıcıdır” anlamındadır.)

“Bu da geçer yâ hû” sözü her şeyin fani olduğuna dair özlü bir sözdür. Bu söz; üzüntünün, gamın, kederin, derdin, tasanın, bela ve musibetin; şansın, sevincin, hazzın, talihin, ikbalin, mevkiin ve makamın hep geçici olduğu anlamında kullanılır.

Bu söz işgal altındaki İstanbul’da halkın arasında gizli bir slogan olarak da kullanılır. İstanbul 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, hattat İsmail Hakkı Altunbezer bir kâğıda “Bu da geçer yâ hû” yazıp atölyesine asar. Kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, mütareke döneminin bir simgesi haline gelir. 

Bugün müze olarak kullanılan Atatürk’ün Çankaya’daki konutuna da astığı tek hat yazısı da “Bu da geçer yâ hû” sözüdür.

Tarihçi yazar Cengiz Özakıncı‘ya göre, ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar; ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir!”

Burada ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün bahsettiği “Doğudaki Padişah” konusu; Horasanın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur´da doğan ve Moğollar tarafından şehid edilen mutasavvıf, şair, hekim ve eczacı Ferîdüddîn-i Attâr’ın (1120 – 1229) “Mantıku’t-Tayr-Kuş Dili” (Ravza Yayınları, 2011) adlı eserinde geçen hikâyeye dayanır.

Bu kitapta geçen hikâye şu şekildedir:

Uzun bir yolculuktan sonra çok yorulan bir derviş, geldiği köyün zenginlerinden biri olan Şakir isimli evsahibinin çiftliğinde misafir olur. Köydeki diğer bir zenginin ismi Haddad´dır. Çok iyi karşılanan ve misafir edilen derviş tekrar yola koyuacağı zaman Şakir´e “Böyle zengin olduğun için hep şükr et.” der. Şakir şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir.”

Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı köye düşer. Şakir´i aramak ister, ama Şakir’in iyice fakirleştiğini ve bu yüzden Haddad´ın yanında çalıştığını öğrenir. Ailesi ile birlikte üç yıldır Haddad´ın hizmetkârı olan Şakir´i bulur derviş, bu sefer oldukça mütevazı olan evinde ve sofrasında misafirdir. Derviş Şakir´e başına gelenlerden duyduğu üzüntüyü ifade edince Şakir: “Üzülme!” der, “Unutma, bu da geçer…”

Tekrar yola düşen derviş yedi yıl sonra yolu yine o köyden geçmektedir. Bu yedi yıl içinde Haddad ölmüş, ailesi olmadığı için zengin mirasını, hayvanlarını, arazilerini ve tabi konağını da Şakir´e bırakmıştır. Derviş mutlulukla ne kadar sevindiğini söyler Şakir´e ama cevap aynıdır: “Bu da geçer…”

Derken bir zaman sonra yine köye uğrayan derviş eski dostunu bir tepede bulur. Şakir ölmüştür. Mezar taşında şu yazmaktadır: “Bu da geçer…” “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünen derviş köyden ayrılır.

Bir sonraki yıl mezar ziyareti için yeniden gelir. Bakar ki ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel sonucunda Şakir´den geriye hiç bir iz dahi kalmamıştır.

O sırada ülkenin sultanının, umudunu tazeleyecek, mutluluğun tembelliğine kaptırmasını engelleyecek bir yüzük yaptırmak istediği konuşulmaktadır. Hiç kimse Sultanı tatmin edecek o yüzüğü yapamayınca bizim dervişi bulurlar. Derviş, Sultanın kuyumcusuna bir mektup yazar ve ulaştırır.

Sonrasında son derece sade bir yüzük Sultan´a sunulur. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Hikâye bu kadardır.

Ancak anlı şanlı köşe yazarları, kendisine edebiyatçı payesini veren kimi yazarlar ise bu hikâyeyi Sultan II. Mahmut’a yakıştırırlar… Zülfü Livaneli de “Leyla’nın Evi” (Doğan Kitap, 2012) isimli kitabında “Bu da geçer yâ hû” ifadesinin hikâyesini detaylıca anlatır. Ancak yukarıda anlattığım gibi hikâyenin kaynağı Ferîdüddîn-i Attâr’ın “Mantıku’t-Tayr -Kuş Dili” isimli kitabıdır.

Neyse biz dönelim konumuza…

“Bu da geçer yâ hû”; görüldüğü gibi anlayana “sehl-i mumteni” harikası bir sözdür… Katre içinde bir ummandır… (Sehl-i mumteni: kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, derin anlamlı özlü söz söyleme sanatıdır. Katre ise damla demektir. “Umman”ın da okyanus olduğu malum!)

Günümüz tasavvuf bilimcisi Lütfi Filiz’in çok güzel dört ciltlik bir kitabı var: “Noktanın Sonsuzluğu” (Pan Yayıncılık, 2000) Bu kitap tasavvufun temel kavramlarını, derinlemesine açıklayan bir kaynak kitaptır.

Ve bu kitapta kendisi için ‘’Fâni’’ mahlasını kullanan Lütfi Filiz’e ait bir şiir yer alır:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû…
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû…

Bî karardır felek, daim döner durmaz bir an,
dursa bir an, ne yer kalır ne gök kalır be yâ hû…

Kâh-ı zulmet, kâh-ı envâr birbir ardın devreder,
kâh-ı lütuf, kâh-ı kahır, ondan olur be yâ hû…

İmtihan için oluptur daima neş’e, azâb
sen, “sen”i bilmek içindir, kahrı lütfu be yâ hû…

Fâniya vird-i daim et bu sözü her zaman,
gece gündüz hatırından hiç çıkmasın be yâ hû

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû…
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû…

Evet… Merak da etmeyelim ama tedbirlere uyarak ve Fâni’nin şiirinin son iki dizesini zihnimizde takılmış bir plak gibi hep tekrar ederek sabredelim:

Celâliyle zâhir olsa, bu da geçer be yâ hû…
Cemâliyle âyan olsa, bu da geçer de yâ hû…

Osman AYDOĞAN

Kaynak:http://www.sehriyar.info/?pnum=651&fbclid=IwAR05nfAA6b4-_HW-K5UbmWBSFAsV3ga2-gkIVeeYq_khbz4ewXqX74IbmGk

 

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir