Dünürcü

Akrabalık adları bakımından Türkçenin zengin bir dil olduğu bilinmektedir. O kadar ki sadece kan bağıyla yakınlığı ifade eden akrabalarımızı değil, evlilik yoluyla edindiğimiz hısımlarımızı da tanımlayan birçok sözcük vardır, dilimizde. Evet, her ikisi de Arapçadan alınan akraba ve hısım sözlerinden ilki kanla bağlı olduğumuz yakınları, ikincisi ise evlilik yolunda sonradan edindiğimiz yakınları anlatmak için kullanılır.

Türk kültüründe hısımlıkla ilgili en eski sözcüklerden biri, 11. yüz yılda Kaşgarlı Mahmut’un kaydettiği kadhın sözüdür. ‘kayın, dünür, hısım’ biçiminde anlamlandırılan sözcük, bugün kayın-ana, kayın-ata (kayın-baba), kayın-birader gibi örneklerde halen yaygın olarak kullanılmaktadır. Kaşgarlı hısımlıkla ilgili bana çok ilginç gelen bir atasözünü de almıştır kitabına: Kadaş temiş kaymaduk, kadhın temiş kaymış (Kardeş demiş tınmamış, kayın demiş iltifat etmiş). Kaşgarlı bu atasözü ile ilgili şu açıklamayı eklemiştir: ‘Bu atasözü hısımlar içerisinde kayınlara saygı ile emrolunduğu zaman söylenir.’

Kadın ya da erkek fark etmez, eşlerin karşı tarafın ailesine gösterdiği tutum, evlilikle ilgili sorunlardan biridir, bugün ülkemizde. Sağlıklı ve mutlu bir evlilik için önemli olan bu hakikati, milletimizin yüzlerce yıl önce bir atasözü ile teslim etmesi, takdire şayan değil mi? Tabi Kaşgarlının bu atasözünü kayıt altına alıp bize kadar ulaştırması da ayrıca takdir edilmeli…

Yeni nesil hısımlarını hakkıyla tanıyor mudur sizce? Gelin, kaynana, kaynata, görümce, baldız, bacanak, kayın (kayınço), güveyi, iç güveyi, elti, kuma, dünür… Sıralamada kendimce gençler arasındaki yaygınlık derecesini gözettiğimi vurgulamalıyım. Yeni nesil, kanaatime göre en az içgüveyi, elti, kuma ve dünür sözcüklerini biliyordur galiba. Listeye damat sözcüğünü bilerek almadım zira bugün yaygın olarak kullanılsa da Farsçadan alınmıştır, damat sözü. Benim asıl derdim, konuyla ilgili Türkçe kelimelerin durumunu anlatmak…

Dilimizde hısımları belirten adlarda önde çıkan özelliklerden biri yaşça büyüklük ya da küçüklüktür. Konuyla ilgili ta 11. yüzyılda kayda geçmiş örnekler var. Kaşgarlı Mahmut’un kayıtlarına göre kocanın küçük erkek kardeşine ini, büyük olan erkek kardeşine ise içi denmekteymiş. Benzer biçimde kocanın küçük olan kız kardeşine singil, büyük olan kız kardeşine de eke denilmekteymiş.

Türkçe cinsiyetine göre de ayırt eder, hısımlarımızı. Baldız ve kayın (kayınço) arasındaki farkı belirleyen özellik, cinsiyettir. Kocaya göre hanımın kız kardeşi baldız, erkek kardeşi kayındır (kayınço). Kadına göre ise kocanın kız kardeşi görümce, erkek kardeşi kayındır(kayınço). Benzer biçimde iki erkek kardeşin eşleri için kullanılan elti sözcüğü dişil; iki kız kardeşin kocalarını ifade eden bacanak ise eril bir sözcüktür.

Kültürümüzde bu sözcüklerin her biriyle ilgili geçmişi çok eskilere dayanan birçok atasözü, deyim, türkü ya da hikâye bulunmaktadır. Hısımlık ilişkilerine bağlı kimi gülünesi kimi acınası onlarca durumu anlatır, bu örnekler.

Kutsal kitaplarda, yeryüzünde ilk kanın akıtılmasına ve ilk cinayete sebep olan kardeş kavgası kayıtlıdır. Her ne kadar kutsal kitaplarda yer almasa da gelin-kaynana kavgası da insanlık tarihi kadar eskidir, sanırım. Benzer biçimde gelin-görümce ya da eltiler arasındaki mücadelenin de çok eskilere dayandığı söylenebilir. Konusunu bu kavgalardan almış çok sayıda mani ya da türkü gibi manzum örnekler vardır, dilimizde. Ne var ki bu örneklerin hiçbirinde Kaşgarlının vurguladığı hısımlara gösterilmesi gereken saygıdan eser yok, maalesef. Her biri diğerinden kıymetli bu örneklere internet üzerinden ulaşmak artık çok kolay. Nispeten az bilinen ve Diyarbakır’dan derlenen bir örnekle yetineceğim ben:

Görüm görüm, ne görüm?
Altı ayda bir görüm,
Onu da yatakta görüm!

‘Bir örnekle yetineceğim.’ dedim çünkü asıl derdim bilinen örnekleri tekrarlamak değil; konuyla ilgili yörüklerin dünyasında yaygın ancak bugüne kadar kayıt altına alınmamış olan örnekleri aktarmak.

Nenem genç kızları, muhayyel bir elti, kendi ifadesiyle gayın avradı, üzerinden tembihler; yarın becerikli bir elti karşısında mahcup düşmemek için gayretli olmaya çağırırdı. Aynı konumdaki kadınlar arasındaki rekabeti elitler üzerinden açıklardı, nenemin sözcükleri: ‘Gayın avradı olmayan avrat olamaz.’

Başarı için rekabet, rekabet için de rakip gereklidir adama. Necip Fazılı’ın ‘Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!’ dediği rakip…  Nenem, özellikle bir ev işini ya da el becerisi isteyen bir işi hakkıyla yapamadığında, işi eline yüzüne bulaştırdığında ağıt formunda söylerdi aynı sözcükleri: ‘Gayın avradım yoğudu da bir avratçık olaaaamadıııım.’ Aynı hakikati, hem senaryosunu yazdığı hem de oynadığı ‘Eltilerin Savaşı’ adlı filmde Gupse Özay’ın da anlatmaya çalıştığı belirteyim. Bu eğlenceli film, eltiler arasında yüzlerce yıldır bitmek bilmeyen mücadelenin bugüne yansıyan hikâyesidir.

Bahşiş yörükleri, içinde bulundukları durumun çok kötü olduğunu anlatmak için şu deyimi kullanır: İç güveyisinden hallice! Deyim Standart Türkçede de bilinir ama vurgusu yörüklerin dilindeki kadar güçlü değildir. Bizdekine en yakın vurguyu, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Mükremin Çıtır dile getirmiştir, Bir Demet Tiyatro’da, saf ve iç güveyi eniştesi Fadıl Fıdıllıoğlu için.

İç güveyi de hısımlık ilişkisini açıklayan bir sözdür. Güveyi, Farsça damat sözünün Türkçesidir. İç güveyi ise maddi sıkıntılarından dolayı ya da bizimkilerin deyişiyle durumu olmadığından ayrı bir ev açamayan, bu yüzden de eşinin ailesiyle birlikte yaşamak zorunda kalan damat için kullanılır. Bu durumun kadınların dünyasındaki yansıması nedir, bilemem. Ama erkekler için daha fazla söze hacet yok! Zaten deyimin sonunda yer alan ‘hallice’ sözü her şeyi açıklamaya yetiyor. Erkek için çekilecek dert değildir, iç güveyi olmaktır. Bizimkilerin dediğine bakılırsa ‘hallicesi’ bile çok kötüdür, bu durumun.

Nenemin severek anlattığı hikâyeler arasında görücü ve dünürcü hikâyeleri de vardı. Haberli habersiz, vakitli vakitsiz evdeki genç kızı görmek için gelen ya da gönderilen kadınlar için kullanılırdı görücü sözü. Görücü kadınlar, öyle ya da böyle bir şekilde alttan alta hissettirirlerdi görevlerini. Zaten misafirler hiçbir şey söylemese de anneler, hemen anlardı, gelenlerin asıl amacını. Genç kızı olan uyanık ve dikkatli anneler, her zaman tedbirliydi ve asla hazırlıksız yakalanmazlardı görücülere.

Dünürcü sözü ise hem görücü anlamında hem de kız isteme töreninde görevli erkek ya da kadınlar için kullanılırdı. Sözcükteki n sesinin g’ye yakın ve ön değil arka damakta boğumlanması gerektiğini söylemeliyim. Görücülerin haber verme zorunluluğu yoktur ama dünürcüler mutlaka haberli gelirlerdi. Çünkü dünürcülük onlarca geleneği içeren törensel bir olgudur ve başlı başına ayrı bir yazı ister.

Genç kızları nereden yakalayacağını çok iyi bilen nenem, evde ne zaman temizlik aksasa ya da istediği gibi olmasa hemen ablamları uyarmaya başlardı: Bir gelen olsa… Nenem açıkça söylemese de ablamlar çok iyi bilirdi ki nenenim ‘bir gelen’den kast ettiği, görücü kadınlardı. Ev sürekli temiz olmalıydı zira her an ‘bir gelen’ olabilirdi. Görücülerin haber verme zorunluluğu yoktu, zaten; görenek böyleydi.

Anlatacak olduğum hikâyenin giriş cümleleri hala kulaklarımda; daha başında, nenemin sesindeki ezgiden anlaşılırdı, sonucu bir nasihate bağlayacağı: Evel bir avradın gızına dünürcü gelmişler… Hikâyeye göre, vaktiyle, genç kızları olan bir kadın her gün erkenden kızlarını kaldırır, evini dip bucak temizletir, vakitsiz gelecek ‘birileri’ için tüm hazırlığını erkenden tamamlarmış. Üstelik temizlik konusunda kızlarına da güvenmez; iş bittikten sonra şöyle bir kez daha her tarafı elden geçirirmiş… Halı ya da sedirlerin altı, pencere ve kapı pervazları ayrı bir dikkat istermiş. Bir… iki… üç… Her gün aynı eziyete can mı dayanır, kızlar usanıp kaytarmaya başlamış, tabi…

Nihayet bir gün ‘bir gelen’ olmuş. Tabi kadın sevinç ve itminan içinde… Nasıl olsa hazırlıklı… Ne var ki görücü kadınlar kızlardan hiç bahsetmeden biraz da burun kıvırarak ayrılmışlar evden. Zavallı anne, hayal kırıklığı içinde sorunun ne olduğunu anlamaya çalışmış. Bir taraftan kızlarına ağzına geleni söylüyor diğer taraftan da temizlik kontrolü yapıyormuş. Halıların altı temiz… pencere pervazlarında da sıkıntı yok… Peki, sorun ne o zaman? Telaş içinde öteye beriye koşturup sorunu tespit etmeye çalışan kadının gözleri birden koridordaki boy aynasına takılmış. Baştan aşağıya toz içinde kalmış olan aynaya yazılan şu silik dizeleri zar zor okuyabilmiş:

Dünür vardım, evlerinin kızına,
Yazı yazdım aynasının tozuna.

Nenem hikâyeyi bu dizelerle bitirir; beni de bu elim hadiseden sonra kızların başına gelenlerin merakı içinde bırakırdı. Sizce bu mükemmeliyetçi anne, kızlarını cezasız bırakmış mıdır?

Son söz: Siz siz olun; evinizdeki aynayı da kalp aynanızı da temiz tutmaya çalışın. Evinizdeki aynayı temiz tutun ki ele güne karşı başınız öne düşmesin, dik olsun. Kalp aynanızı da temiz tutun ki yarın Hakk’ın divanında yüzünüz ak olsun! Benden söylemesi…

Mustafa SARI

2 Yorum

  1. AvatarErkin Egemenler Cevapla

    Tarsuslu kızlar, evin temizliğini tam yapıyorlar da kendilerine bakmak konusunda, özellikle aynaya bakmak konusunda pek ihlamkârlar anlaşılan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...