Harabelerin  Kralları

“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm”
Ziya Paşa

İbn-i Haldun Mukaddime’de Mesudi’den naklen Farsların dinî lideri olan Mûbezan ve hükümdar Behram bin Behram arasında geçtiği rivayet edilen bir hikâyeyi veya hikâye değil de bir diyaloğu  aktarır bize. Herkesçe bilinen bir hakikatin, tarih boyunca nice örneklerine şahit olunmuş bir gerçekliğin ‘kuşların hal dilince’ ifadesidir bu hikâye. Daha doğrusu  hükümdarın yüzüne söylenemeyen hakikatlerin ağırlığının ve olası mes’uliyetlerinin  hayvanların sırtına yüklenerek dile getirilmesi kurnazlığı. Bir nevi suç ortaklığı veya mes’uliyet transferi diyelim. Gücün karşısında sergilenen bu kurnazlık, bu çalıyı dolanma becerisi, güç sahiplerine yakın olan insanların sahip olması gereken temel teçhizat, olmazsa olmaz  yetenektir . Bir  yönüyle de kelam-ı kibardır bu, yılanı bile deliğinden çıkaran güzel sözdür. Hakikati kırıp dökmeden, acıtıp incitmeden söyleyebilme ferasetidir.  

Güce sahip olmak veya yakın olmak tehlikeli bir halet-i ruhiyedir. Çünkü güç insan fıtratını deforme eden bir olgudur. Her ne kadar bagajımızda “Ey Ömer, eğer hak ve adalet yolundan ayrılırsan seni bu kılıcımla düzeltirim.” örneklemi mevcut ise de bu örneklemin vücut bulması “Ömer’ül Faruk” gerçekliğinde ve ikliminde mümkündür ancak. Bu yüzden kıssadan hissecilik tahkiye külliyatımızda önemli bir yer tutmaktadır. Elbette bütün bu gelenek üzerine menfi bir gölge düşürmek değil haddimiz ve niyetimiz. Sadece  nakledilen hikaye ve emsali vak’alar üzerinedir itirazımız ve izahatımız.

Biz de böyle de batı kültüründe farklı mı? Değil elbette. Hatta adamlar bu ‘dolaylı anlatım’ işini abartıp dört başı mamur bir edebi tür haline bile getirmişler. Biz hayvanlara söyletiriz kimi hakikatleri onlar her şeyden habersiz masum çocuklara söyletir ‘kralın çıplaklığını’. Farkındayım uzattık bu bahsi gelelim rivayet edilen mükâlemeye….

 “Olay Fars hükümdarı Behram bin Behram zamanında geçmekte. Bu hikayede Mûbezan bir baykuşun ağzından , hükümdarın yaptığı zulmü ve hükümdarın bu zulmünün devamı ile  devletin zarar göreceğinin farkında olmayışını dile getirmektedir. Hikaye şöyle: Hükümdar baykuş sesleri duyar ve Mûbezan’a onların sözlerini anlayıp anlamadığını sorar. Mûbezan, hükümdara şöyle der: Bir erkek baykuş, dişi bir baykuşla evlenmek istiyor. Dişi baykuş ise onunla evlenebilmek için Behram zamanında harap ve virane olmuş yirmi köyü kendisine vermesini şart koşuyor. Erkek baykuş bu şartı kabul ediyor ve dişi baykuşa şöyle diyor. Behram’ın hükümdarlığı devam ettiği sürece sana (harap ve virane olmuş) bin köy bile veririm. Bu çok basit bir istektir. Bunun üzerine Behram içinde bulunduğu gafleti anlar ve tevbe ederek yaptığı zulümlerden ve mamur beldeleri tahribattan  vazgeçer.”*

Bu günden  yaklaşık bir buçuk  asır önce  yazının girişindeki beyti yazan Ziya Paşa, bu gün bu sefalet manzarasının değişmediğini, mülk-i İslam’ın virane halinin sürgit devam ettiğini görseydi ne yazardı acaba? Bir şeyler yazar mıydı yoksa ‘bir hakikat-i müthişenin tazyiki altında hiçbir şey söyleyemeyip susar’ mıydı? Bilinmez. Ama bilinen şu ki; bu manzara-i umumide değişen hiçbir şey yok maalesef. Şehirlerimiz, beldelerimiz, köy ve kasabalarımız bu makus talihi yenememenin ıstırabınız en derininde hissetmeye devam etmektedirler. Savaşlar, yıkımlar İslam beldelerinin üzerinden bir silindir gibi geçip mamur mekânları baykuşların tünediği harabelere çevirmektedir.

Savaşın, kin ve öfkenin yok eden ve çürüten ateşi nedense hep gönül coğrafyamıza düşmekte, şehir ve beldelerimizi leş kargalarının av sahasına çevirmektedir. Kendi adına da değil çoğunlukla vekaleten yürütülen kardeş kavgalarında oluk oluk akan Müslüman kanıdır her defasında. Kabil’in uğursuz ruhu aramızda dolaştıkça Kasyun Dağı’nın eteklerinden kızıl kan ırmakları akmaya devam etmektedir. Kurban töreni  bitip şenlik ateşi söndüğünde kendi yenilgilerimizin muzaffer kumandanları olduğumuzu idrak ederiz çaresizce. Elimizde kalan gittikçe derinleşen yaralarımız, baykuş tüneği olmuş harabe ve  virane coğrafyamızdır.

Sözün burasında pası mitolojiye atalım. Hem de Yunan mitolojisine, Thebai’ye Yedilerin mücadelesine. Yedilerin oğulları Thebai şehrini almışlardır, ancak şehir yerle yeksan olmuştur, bir harabe yığınına dönmüştür. Şehre muzaffer bir kral gibi giren Thersandros, gördüğü  manzara karşısında “Ben neyim? Bir harabe yığınının mı kralı oldum?” der.

Acı hakikat. Kral olmaya fazlasıyla meyyaldir insan fıtratı. Bu krallık vuku bulsun da ister harabe yığınının burcunda olsun, ister viranenin başında, gam değil. Kimi zaman da bu yıkıcılığın temelinde o beldenin geçmiş ile öncesi ile bütün bağını koparma, ondan kalan her izi silme arzusu, yeni ve kendine uygun bir krallık kurma hevesi yön verir insana. İçindeki  canavarın zincirlerinden kurtulduğu cinnet  hali.

Hak ve hakikate  sırtını dayamayan  her savaş geriye yıkıntılara kral olmuş ‘zavallıcıklar’ bırakır. Harabeye dönmüş şehirler, viraneye dönmüş  baykuşlar tünemiş beldeler bırakır. Alınan netice uğruna feda edilenler düşünüldüğünde kocaman bir ‘hiçten’ ibarettir Aristo’nun dilinde. Böyle anlatır Abdulhak Hamit Eşber piyesinde. Hindistan’da girdiği çetin mücadeleyi kazanan ama bütün sevdiklerini kaybeden İskender hocası Aristo’ya sorar;

-Risto ! bu ne?

Aristo cevap verir:

Zafer yada hiç….

——-

*Mukaddime-İbn Haldun-Yeni Şafak Kültür Armağanı. C.1 shf: 380-381

Fadıl KARLIDAĞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir