Kutadgu Bilig’den Neneme: Dong Yürek’ten Dong Yağ’a

Erbabı bilir, eski elyazması eserlerin ilk sayfalarında sebeb-i telif bölümleri vardır. Bu bölümde yazarlar, eseri niçin kaleme aldıklarını ifade eder. Ben de kudemaya ittiba edip ana konuya geçmeden bu yazının sebeb-i telifine ilişkin bir açıklama yapmak istiyorum.

Kutadgu Bilig, benim için başucu kitapları arasındadır. Bazen kadim Türk kültürünün temel özelliklerine ilişkin detayların izlerini, bazen de yeni intisap etmiş olduğumuz İslam dinine ilişkin daha yolun başında Has Hacip’in altını çizdiği duyarlılıkları takip etmeye çalışırım. Ama daha çok metnin söz varlığına odaklandığımı söylemeliyim. Bu muhteşem eserde tesadüf ettiğim bir sözcük, atasözü, deyim ya da metaforun tarihi ve coğrafi uzantılarını tespit etmek, söz varlığı üzerinden kültürel bir okuma gerçekleştirmek benim için çok değerli ve keyiflidir. Hele bu okumanın ait olduğum Yörük kültürü ile bağlantısını ortaya koyabilirsem değmeyin keyfime…

Yakın zamanda Kutadgu Bilig’te heyecan verici bir ifadeye rastladım: tong yürek. Metinde üç defa geçen bu ifadeyi Pof. Dr. Reşat Rahmeti Arat ‘Cesur, mert ve pek yürekli’ biçiminde anlamlandırmış.  Örnek:

beglikke aşnu tüp aslı kerek

atım alp katıg kurç yana toñ yürek ‘Beylik için insanın ilk önce asîl soydan gelmesi gerektir; bey cesur, kahraman, kuvvetli ve pek yürekli olmalıdır.’ (1949)

bu işke idi kurç katıg er kerek

başında keçürmiş tükel toñ yürek ‘Bu işe çok çevik, sert, tecrübeli, tam

ve pek yürekli bir adam lâzımdır.’ (2271)

üçünçi kür ersig er ol toñ yürek

yagıka börike bu ersig kerek ‘Üçüncüsü cesur, mert ve pek yürekli yiğittir; düşmana ve kurda karşı böyle bir yiğit lâzımdır.’ (2704)

Örneklerden anlaşılacağı üzeri Has Hacip, gerçek anlamı ‘donmuş, buz haline gelmiş’ olan tong sözcüğüne ‘cesur, mert ve pek yürekli’ anlamlarını yüklemiş. Bugün ‘donmuş, katılaşmış’ yürek dediğimizde ‘sevgisiz ve merhametsiz yürek’ anlaşılır ancak Has Hacip’in geliştirdiği mecazın bugünkü anlamla bir ilgisi yok. Zaten yukarıdaki beyitlerin bağlamı göz önüne alındığında Arat hocanın sözcüğe verdiği anlamın ne kadar isabetli olduğu görülür.

Hem Kutadgu Bilig’de hem de Divanu Lügati’t-Türk’te tong sözcüğünün hem isim hem de fiil biçimi kayıtlı. Her iki biçim bugün de Standart Türkçede yaşamaktadır. Örnek: ‘Soğuktan ellerim dondu.’ ‘Bu gece hava sıcaklığı sıfırın altına düşecek ve don olacak’ ya da ‘Seradaki sebzeleri don vurdu.’ Standart Türkçede isim biçiminin yok denecek kadar azaldığını söylemeliyim.

Sözcüğün Kutadgu Bilig’de kayıtlı yukarıdaki örneklerde geçen sıfat biçimi ise bugün Standart Türkçede hiç kullanılmamaktadır. Taradığım onlarca metinde bulunmayan bu biçim, Yörüklerin dilinde sadece bir örnekte yaşamaktadır: don (dong yağ). Evet, Standart Türkçede hayat bulamamış ancak hayvancılıkla uğraşan Yörüklerin çok iyi bildiği don yağ (donmuş yağ) ifadesinde geçen don sözü, Kutadgu Bilig’de olduğu gibi sıfattır.

Çoğunuza sıradan görünen bu ortaklığın beni heyecanlandırdığını itiraf etmeliyim. Has Hacip’in bin yıl önce kaydettiği sözcüğün binlerce kilometre uzağa, Toroslar’a taşınmış olması ya da Kutadgu Bilig dışında yazılı hiçbir metinde tesadüf etmediğim bu kullanımın, eğitimsiz bir Yörük kadınının, nenemin dilinde yaşıyor olması, sizi bilmem ama beni çok sevindiriyor.

Bu vesile ile Yörük kültüründe don yağ sözünün neler ifade ettiğini de kayıt altına almakta fayda var.

Hayatı boyunca hayvansal yağlar tüketmiş olan nenem, ahir ömründe karşılaştığı bitkisel sıvı yağlara hiç alışmamıştı. Çocukluğumda kullanımı iyiden iyiye yaygınlaşmış olan pamuk yağını her aldığımızda sinirlenip ‘Makine yağı bu, adam yer mi bunu?’ diye söylenirdi babama. Nenemin kendine göre haklı sebepleri vardı; zira pamuk yağını sadece mutfakta kullanmıyorduk, biz. Annem gözü gibi koruduğu dikiş makinesinin bakım ve temizliği için de kullanıyordu, sıvı yağı. Eski bir bez parçasını sıvı pamuk yağına batırıp dikiş makinesinin kayış ve tekerini yağlardı.

İlginçtir, çocukluğumda zeytinyağını da çok bilmezdik, biz. Oysa Tarsus’un dağlık bölgeleri zeytin ağaçları ve üzüm bağlarıyla doluydu. Hele kasabalının Sarıulak diye adlandırdığı zeytin, belki de ülkemizin en lezzetli sofra zeytinidir. Sonbaharda kasabadaki her aile 50 ya da 100 kilo salamura kırma zeytin hazırlardı kış için. Annem yağ sıçramasın diye kilimlerin üstüne kocaman bir naylon serer; üstüne de iki seynit (ekmek tahtası) koyardı. Çoluk çocuk ekmek tahtalarının etrafına dizilir, çuvallarla alınan yeşil zeytinleri taşla kırardık. Kırılmış yeşil zeytinler, kocaman leğenlere alınır; on gün boyunca sabah akşam suyu değiştirilirdi. Annem, on günün sonunda acı suyu çıkan zeytinleri bidonlara doldurup üzerine tuzlu su eklerdi. Üç beş gün içinde tatlanan yeşil zeytin, kış boyunca kahvaltı soframızın vazgeçilmezi olurdu. Kasabalı Yörüklerin dilinde bütün bu işlemlere zeytin kurmak deniyordu. Yolunuz Adana ve Mersin taraflarına düşerse mutlaka deneyin, kırma yeşil zeytini; tadına doyamayacağınıza adım gibi eminim. Marka ya da yer adı belirtmeye gerek yok. Çünkü Tarsuslu Yörük kadınlarının neredeyse tamamı, yeşil zeytin kurma konusunda onlarca yılın tecrübesiyle oluşmuş doğal bir yeteneğe sahiptir. Bölgede daha yeni yeni kurulan yağ fabrikaları sayesinde bu lezzetin, yağa dönüştürülerek ekonomik değer kazanmasına sevindiğimi belirtmeliyim.

Hasılı, nenemin dünyasında ne pamuk yağı ne de zeytinyağı vardı. Yağ deyince sadece tereyağını ve don yağ’ı bilirdi, nenem. Tereyağını başka bir yazıya havale ederek Yörüklerin çok sevdiği don yağ hakkında bilgi vereyim.

Nenemin evinde ayda bir iki defa koyun ya da keçi kesilirdi, ben çocukken. Yüzlerce hayvan içinde her ay en az bir tane hastalanan ya da yaralanan çıkmaz mı? Adak, kurban, düğün, nişan ya da uzaktan gelmiş kalabalık misafirler gibi onlarca vesile vardı, koyun kesmek için. Karnından bağırsaklarına, derisinden yününe kadar kesilmiş koyunun her parçasını değerlendirirdi nenem. En çok da koyunun kuyruğuna zaman ayırırdı. Tencerelere sığmayan kocaman kuyruğu, doğraması kolay olsun diye soğuk bir yerde üç beş saat bekletir; soğukta sertleşen kuyruğu ince ince kıyar ve derin bir tencereye alıp ocakta eritirdi.  Fokur fokur kaynayan yağın içinde kalan kuyruk parçaları eridikçe küçülür ve kızıldan kahveye dönmeye başlardı. Bu renk değişimi işin bittiğini, don yağ’ın artık hazır olduğunu gösterirdi. Nenen kızarmış kuyruk parçalarını kevgirle toplar; erimiş yağı da toprak cerelere ya da derin metal kaplara doldururdu. Bir iki saat içinde donup kaskatı kesilen bu yağa don yağ diyorduk. Özellikle kuru fasulye, nohut ya da dövme (yarma) gibi tahıl ürünleriyle yapılan yemeklerde tereyağı ile don yağı karıştırarak kullanırdı, nenem. Uzun süre saklanacak olan kavurmanın üzerine de eritilmiş don yağ eklerdi. Don yağ’ın altında kalan kavurma, bozulmadan durabilirmiş, günlerce.

Yine çocukluğumda Vita ya da Sabah markalarıyla hayatımıza yeni yeni girmeye başlamış olan katı yağlara,  eski geleneğe ittiba eden kasabalı önce don yağ adını verdi. Zaman içinde don yağ, katı yağa; katı yağ da margarine dönüştü. Bir zamanlar Yörüklerin mutfak kültüründe önemli bir yere sahip olan don yağ, bugün yerini doktorların ‘Aman, uzak durun!’ diye sıkı sıkı tembihlediği sağlıksız margarinlere bıraktı, maalesef. Sizce de bu değişim sadece dil değil sağlık açısından da çok üzücü değil mi?

Mustafa SARI

2 Yorum

  1. AvatarGülsel Sev Cevapla

    Emeğine sağlık Mustafa Hocam…👏🧿 Biz o yağa “don yağı” diyoruz. Çay’da hâlâ çok yaygın, özellikle Kurban kesimlerinden sonra hiç boşa çıkmaz…Kuyruk eriyince kalan sert parçacıklara da “kakırdak” denir. Onunla yapılan bulgur pilavı çok lezzetli olur. “Don yağı” nı yemeklere kullandıkları gibi “piskevit” denilen kurabiye yapımında da kullanırlar. Değme tadına…😋 Velhasıl Yörüklük bir başka güzel…🤗

  2. AvatarMustafa Sarı Cevapla

    Biz kıkırt deriz gülsel hocam… biz de pilava koyarız. Ama beniim tercihim bol soğanlı ve kıkırtlı saç böreğinden yanadır😊.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir