Şaşmaz Bir Mürşittir Ölüm

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal Beyatlı

 

Yazarken en çok zorlandığım hususlar ıstırabını içimde en fazla hissettiğim meselelerdir. Zira yazdıklarınız kelimelere dökülecek vücuttan mahrumdur. Şayet duygularınızın, düşüncelerinizin eli, kolu, ayağı olsa, hâsılı bütün uzuvlarıyla mücessem bir hale bürünebilse yazmaya ne hacet kalırdı? Denilebilir ki kâğıda dökülen yazıların birçoğu muğlâk ifadelerin, mücerret duyguların tercümanıdır. Lakin ölüm gibi apaçık bir mesele hiçbir tevile açık kapı bırakmayacak kadar müşahhas bir hadisedir. Başınızı eğdiğinizde gözünüze çarpan bir taş, karşınızda bütün heybetiyle duran koca bir dağ, geceleyin gökyüzüne baktığınızda görünen parlak bir yıldız, sağınızda, solunuzda görmeden geçemeyeceğiniz bir ağaç, bir çiçek yahut bir ev, içtiğiniz bir su, dokunduğunuz bir kumaş, üzerinde yürüdüğünüz toprak, ıslandığınız bir yağmur kadar gerçeğin ta kendisidir. Her zaman ve mekânda çıkabilir karşınıza… Bir köşe başında otobüs beklerken, bir gazetenin satırlarına dalarken, iş yerinize giderken, işten dönerken, alış-veriş yaparken, gözü yaşlı bir halde secdeye varırken, secdeden kaçarken bulabilir bizleri… Kurtuluş yoktur ondan bir tütsü, bir buhur olup uçsanız, en muhkem kalelerin içine sığınsanız, kozmik odaların en kozmiğine de girseniz yine de yakalar. Ölüm bunca görünürlüğüne ve gerçekliğine rağmen maalesef ne yazan anlamıştır onun hakikatini ne de okuyan… Tıpkı “Herkes kimsenin sağ kalmadığını bilir de, kendisinin öleceğine inanmak istemez.” diyen Namık Kemal gibi. O da gerçeği bilse de inanmak istememiştir öleceğine… Ne çare ki hiçbir canlı için nokta şaşmaz bir kanundur ölüm.  Can alıcı melek geldiğinde, beklemez ne bir salise ileri, ne de bir salise geri…

Hiç eksilmeyen, eskiyemeyen yenidir ölüm…

Onu duymadığımız, görmediğimiz, soluk soluk yaşamadığımız bir an bile yok… Yıllar önce okuduğum bir araştırmaya göre dünyada saate 6 bin 418 insan hayatını kaybediyor. Zamanın akrebini daralttığımızda araştırmalar, her beş saniyede 9, her bir saniyede ise yaklaşık 2 insanın öldüğünü söylemekte. İstatistiklerde boğulmadan kestirmeden hemen şu söylenebilir ki, her nefes alış verişimizde dünyadan birileri göç etmekte. O halde ense kökümüzden daha yakın olduğumuz ölüme nasıl oluyor da bir Merih kadar uzak yaşayabiliyoruz? İki önemli sebebi saymak mümkün. İçimize derç edilen ebed duygusunu dünyaya münhasırmış gibi kullanmak, insana hiç ölmeyecek hissini vermekte. Bir diğeri ise şeytan tarafından şırınga edilen gaflet uykusu… Siz zil zurna sarhoşun dünya yıkılsa etkilendiğini duydunuz mu hiç? İçkinin adı çıkmış oysa. İnsanı sarhoş eden o değildir sadece. Oyuncak gibi kullandığımız lüks arabalarımız, yatlarımız, katlarımız, etrafımızda pervane olan korumalarımız, hizmetlilerimiz, mevkiimiz, itibarımız, şanımız, şöhretimiz, ünümüz, yavaş yavaş ayaklarımızın yerden kesilmesine sebep oluverir. Sadece bunlar da değil. Hayırda kullanmadığımız aklımız, ellerimiz, gözlerimiz, ayaklarımız, gençliğimiz, okey masalarında taş dizerek tükettiğimiz hayatımız, laklakla geçirdiğimiz ömrümüz, manasız meşguliyetlerimiz, hoyratça kullandığımız sağlığımız, bize değer katmayan ilmimiz ve tiryakisi olduğumuz günahlarımız da ölümle aramızda kalın duvarlar örmekte. Saydıklarımız saymadıklarımızın yanında denizde bir damla… Sahip olup da iyi mecrada kullanamadığımız doğu ve batı gibi taban tabana zıt bütün kutuplarda sarhoş eder bizleri…

Fakirlik- Zenginlik…

Cahillik- Âlimlik…

Hastalık- Sağlık…

Günah-Sevap…

Bir birinden uzak olan lakin gaflette birleştiren daha ne kadar kavram varsa hepsini katabiliriz buna. Yalnız ince bir nokta var ki hepsinde durduğun yerdeki gayeyi, maksadı bilirsen eğer Rabbine ulaşmada uyanmana bir vesile, aksi halde uyumana…

İşte bir birine zıtmış gibi görünen diriliş ve ölüşün hikâyesi de böyledir. Diriyken ölü, ölüyken diri olabilirsiniz. Kalbi tefessüh eden birinin yaşadığından söz edebilir mi? Siz onun günde bilmem kaç kilometre koşmasına bakmayın lütfen. Sağlığına, gücüne, kuvvetine, kaslı vücuduna aldanmayın ve gözlerinin nedenli parladığına. Envai türlü nimetin tadına bakan diline, her gün aynada hayranlıkla seyrettiği doyumsuz güzelliği de sizi kandırmasın. Hepsi bir vehimden ibaret. Bir kâğıttan kaplan.  Görünürdekiler yürüyen bir cenazenin akisleri sadece.

Meseleyi bir başka yönüyle tahlile tabi tuttuğumuzda hadisi şerifte dendiği gibi lezzetleri acılaştıran ölümü anmak insanı bütün taşkınlıklardan, aşırılıklardan uzaklaştırır. Böylece dinin emrettiği hat ve hudutlar içerisindeki bir dairede hareket etme imkânımız artar.  Hatası ve sevabıyla maziyi tahattur etmek, müstakbeli hal çizgisine taşıyarak yaşamak bir ihlâs işidir. Bunu da sağlayan sarsılmaz ve şaşmaz önemli bir mürşitte ölümdür. Samimiyeti temin edecek, riyayı korkutacak, günahı kaçıracak ne büyük bir nimet…

Yanlış anlaşılmasın. Mümin ölümden korktuğu için ölümü anmış değildir. O, sadece vefatla mola verilen hayatın geri kalan kısmının derdine düşmüştür. Bu yüzden ölüm gelmeden evvel ölüme hazırlanmış, onu devamlı olarak yanında taşıdığı bir aksesuar yahut da evinin değişmez bir misafiri olarak kabul etmiştir. Ölümü kendinden bir parça bilmek sahiplenmeyi, sahiplenmek ise içselleştirmeyi intaç eder. Ölümü an(a)mayanlara, kulak ardı edenlere gelince aslında onlar onunla yüz yüze gelmekten çekinenlerdir. Kendilerini sağa, sola atan bir balık gibi çırpınmaları, efsunlanmış günahın büyüsüne kapılmaları, bin türlü divaneliklerin peşine düşmeleri hep bu yüzdendir. Dolayısıyla mümin ölümü yeni bir hayatın başlangıcı gördüğünden devamlı surette tahattur eder. İnkâr ise ölümü hayatın müntehası gördüğünden düşünmek bile istemez. Bu nedenle ölümü mülk cihetiyle değil de melekût cihetiyle değerlendirmek gerekir. O zaman kışır hükmünde olan çirkinlikleri, acıları görülmez olur. Ortada dupduru, lavanta kokusu gibi bir hayat kalır.

Yakın dostumun ölümüyle lâyemut saydığımız  hayatın bir sigara kâğıdı kadar kısa olduğu gerçeğini bir kere daha hatırladım. O içi içine sığmayan sevgili dostum, bıçkın delikanlı ölüm döşeğinde sessiz ve sedasız yatıyordu öylece. Ferini kaybeden ışıl ışıl gözleri hep tavanda sabit bir noktaya kilitlenmişti. Alnından boncuk boncuk kayan ter tomurcukları şakaklarına kadar iniyordu. Yarı kapalı gözlerinin arasından dökülen birkaç damla gözyaşıysa yanaklarını ıslatmıştı. Eller, ayaklar buz gibiydi. Dil lâl, gözler lâl, kulaklar lâl, düşünce lâl kesilmişti. Bedeninde şişliklerin yanında koyu, mor renkli lekeler azımsanmayacak derecede fazlaydı. Devrilemeyecek kadar güçlü ve iri olan bedeni şimdi bir tüy kadar hafiflemişti. Manevi ağırlığı cismindeki hafifliğiyle tersiyle mütenasip görünüyordu.

“Öyle zayıflamıştı ki sonunda herkül olmuştu.”

Beden libası her türlü arızasına rağmen yerli yerinde öylece durduğu halde en ufak bir hayat belirtisi yoktu. Demek ki onu harekete geçiren ruhtu ve o da bedenden çoktan uçup gitmişti…

Sahi ruh neydi ki?

“Hem sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbinin emrindendir; size ise ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.”[1]

İlahi bir hikmet…

Ruhun bilineni avamdan, havassa ayetin takdir ettiği bir ölçü kadardı. Ne bir eksik, ne bir fazla… Mütenahi insan, yaratıcının namütenahi ilmini nasıl kavrayabilsin?

Mahiyeti tam olarak bilinmese de İslami literatürde ruhun tecezzi kabul etmez bir kanun olduğu gerçeğidir. Parçalanmaz, dağılmaz, pörsümez ve çürümez. Bedenin haricinde yek bir vücudu, şuuru ve hayatı vardır. Bedeninin her an değişime uğraması, başkalaşması, hücrelerinin ölüp yenilenmesi gerçekleştiği halde ruhun zarar görmemesi varlığına apaçık bir delil değil de nedir?

Arkadaşım bir perşembe sabahı öldü…

Üstüne beyaz bir örtü örtüldü.

Omuzlarda taşınıp kabristana götürüldü.

Ve toprağa gömüldü…

Ne duyanı oldu, ne soranı. Sessiz, sedasız ayrıldı aramızdan. Yunusvari bir hayat yaşadı. Maalesef bunca yıldır dostluğumuz olmasına rağmen bir fotoğraf karesinde bile buluşamadık. Görünür olmaktan hiç hoşlanmazdı değerli dostum. Tevazuunun doruğundaydı. Görev yaptığım yerde çaycısından müdürüne kadar herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Kimsenin ondan incindiği vaki olmamıştı. Hakkın ve halkın razı olmayacağı bir hayat yaşamamıştı. Beş yıl boyunca yakalandığı o müzmin kanser hastalığında bile yüzünden gülümsemeyi hiç eksiltmedi. Hatta son zamanlarında ölümün keşif kolları vücudunu iyiden iyiye sardığı halde bizimle şakalaşmaktan bir an olsun geri durmayan zarafet ve fazilet abidesi biriydi. Dost canlısıydı. Kısa, fakat kaliteli bir hayat yaşamış, gerideyse hoş bir sada bırakarak ayrılmıştı. İlk nefesi ve son nefesi hep aynı çizgideydi:

“La ilahe illallah…”

Güzel insan, daha kırkına bile girmeden ayrıldı aramızdan. Taşı sıksa suyunu çıkaracak genç adam, geride gözü yaşlı anne, baba, dul bir eş ve henüz abc’ye bile geçmeyen Furkan’ı bıraktı. Babasını toprağa gömerken nasılda metanetliydi Furkan. Minik elleriyle annesinin elini tutarken, “Üzülme” diyordu ha bire annesi. “Acıları bitti, cennette birlikte olacağız…”

Kalbi başka türlü teskin etmek nasıl mümkün olabilirdi? Öte dünya olmasa bitişin, eriyişin, yok oluşun acısını hangi ilaç dindirebilirdi? Manevi burhan geçiren nesillerin yaralarına hangi merhem sürülebilirdi? Sahi öte dünya dediğimiz şey gerçekten var mıydı? Yoksa kafamızda oluşturduğumuz bir teselli,  bir avuntu muydu sadece?

Bir vehimden mi ibaretti?

Asla ve kat’a…

İnsan yavrusu, sen hiçliğe, çürümeye terk edilecek bir sigara külü, bir toz zerresi değilsin. Gardırobunda saklanıp işi bittiğinde bir köşeye atılan yamalı bir bohça da değilsin. Mazi ve müstakbel endişesinden uzak ve her gün binlercesi boğazlanan bir gergedan başı da olamazsın. Sen, “ebed, ebed” diyen dimağın, kalbin ve bütün duygularınla hayata ve Rabbine ta yüreğinden bağlısın. Ferşten, arşa; seradan, süreyyaya her şeyle alakadarlığın bu yüzden. Mikro ve makro âlemde var olan her nesnenin her şeyiyle her zaman ve her mekânda müteessirsin, müteellimsin ve mütelezzizsin. Güzelliğe, sonsuzluğa müştaksın. Hiçlik dereleri senin hayalinde bile yer tutamayacak kadar ebede sevdalısın. Ölüm bir yağmur sadece, kayalardan süzülen bir gözyaşı, ahenkle yağan bir kar tanesi kadar örtücü bütün çirkinlikleri…

Nasıl ki açlık yemeyi, susuzluk içmeyi iktiza ediyor ise yaşamında ahireti intaç ediyor. Unutma ki anne karnına düştüğünde bir nutfeydin. Sonra dünyaya gönderildin. Çocukluğu ve gençliği yaşadın. İhtiyarlığa eriştin. Kendi bedenindeki seyahatin akışı haykırıyor sana. “Henüz yolculuğun bitmiş değil.” Diyor ha bire. “Nihai hedef noktana varıncaya kadar vücudundaki akıp gitmeler devam edecek. Ve sen varış çizgisine vardığında hep otuz üç yaşında olacaksın.”

 Hem ahireti haykıran sadece senin bedenin ve ruhun da değil. Muhbir-i sadık yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya bikarar dünyadan karar kılınmış bir mekâna giden yolculuğunu haykırmakta…  Unutma ki dünyanın yapılan bunca zulmü temizleyecek kadar deterjanı yok. Mahz-ı adalet için haşir, hesap, mizan, sırat, cennet, cehennem adın gibi gerçek. Nokta israf etmeyen Allah (Azze ve Celle) muhteşem kâinatı ve sekenelerini hiçliğe, manasızlığa, çürümeye, dağılmaya terk etmez?  Hakiki güzel, güzele müştakları cennetinden ve cemalinden mahrum etmez. Yalnız herkes heybesinde ne varsa onunla muamele görecek dostum. Sabır, dua ve gözyaşı Rahman’ın merhamet havuzunu celp edecek o gün. Küfürde ısrar ve mazlumun iniltisini ney gibi dinleyen zalimler, treni kaçırmış olacaklar.

Adı Özgür olan kardeşim şimdi gerçekten özgürlüğe kavuştun. Allah sana ve bütün mümin kullarına rahmet eylesin…

Not: Değerli okurlarım bir ay içerisinde covid 19’dan üç yakınımı kaybettim. Lütfen tedbirlere dikkat edelim. Hem kendimiz için hem de sevdiklerimiz için…

Necati İLMEN

[1] İsra Suresi 17/85)

1 Yorum

  1. AvatarRüstem Sakar Cevapla

    Sevgili okul arkadaşım…
    Hâlâ güzel görmen ile güzel yorman…okurken yazınızı çok duygulandım geçmişten bir ışık oldunuz bize .Allah Yar ve yardımcımız olsun. İbu gün anamı covid hastalığından kurtardığımız gündekarantinadan çıkmışkenbu kardeşinduydum can dostumun dostununmekan değiştirdiğini….
    İnna lillahi ve inna ileyhi raciun arkadaşınıza da Allah rahmetiyle muamele eylesin Selamlar ve dualar ile..
    Dualarınıza ihtiyaç duyan Rüstem

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...