Ağlayan Gelin

Munzur dağlarının yükseklerinde karlar, yaz kış eksik olmaz. Yaz aylarında dağ eteklerinde eriyen karların suları, bir yandan Munzur çayına, diğer yandan Fırat nehrine dökülür. Erzincan ile Kemah arasındaki dağ yamaçlarından fışkıran soğuk sular, yaz aylarında neredeyse parmakları dondurur. Kış aylarında ise sular uykuya dalar; derelerde su akmaz, kuş uçmaz, kervan geçmez buralardan. Kış aylarında evde, tarlada, yaylada iş fazla yoğun olmayınca genç kız ve oğlanlar aşklara, sevdalara zaman bulurlar.

Kader bu ya, her seven de sevdiğine kavuşamıyor. Ailelerin istek ve arzuları başka, çocuklarınki başka. Bazen genç kızlar istemedikleri erkeklerle evlendiriliyor. Kim bilir bunların yaşamları kaç hikâyeye konu olmuştur.

Munzur dağı eteklerinde yaşayan köylüler derler ki: Genç kızlar sevdiklerine kavuşamayınca, kendilerini Munzur yaylalarına salarlar. Munzur büyüktür, dağlar, kayalar sarptır; mazlumları saklar. Sır vermez kimseye. Kim bilir kaç sevdalıyı saklamıştır sarp kaya kovukları. Munzur ne kadar saklasa da, genç gelinlerin, kızların iniltisi, ağlayıp sızlamaları dağda, taşta yankılanır.

O yörede yaşayan beppuk (pepuk) kuşları geceleri hüznünü dağlara yakarır. Bu kuşu gündüzleri gören olmamıştır, sadece gece yarıları sesi duyulur; ağlayan gelinlere eşlik ederler. Gündüzleri ise dağlardaki yaban laleleri, hüzne boyun eğer. Bu yöredeki lalelerin rengi kan kırmızıdır. Laleler üzüntüden kan ağlar; boyunlarını toprağa bükerler.

Yörede bu çiçeklere “ağlayan gelin” adı verilir. Derler ki, ağlayan gelin, sevdiğine kavuşamayanlar için ağlar, sevdasından uzak olanlar için ağlar, töreler uğruna zorla ayrı düşürülenler için ağlar. İşte bu yüzden lalenin boynu büküktür; sevdalısından uzak düşenlerin, ağlayan gelinlerin, mutluluk yüzü görmemiş genç kızların çiçeğidir.

Osmanlı İmparatorluğunun parlak döneminde Mimar Sinan aldığı emirle, İstanbul’da Süleymaniye Camisi’nin inşaatına başlamak ister. Önceleri, çevredeki yeşil ve lalelerle dolu alanlara dünyanın değişik ülkelerinden laleler getirtilmiş; neredeyse aranan bütün renkler burada. Sultanların, şehzadelerin gözde yeri. Caminin de Boğaz’a bakması düşünülür.

Mimar Sinan alana geldiğinde karşısına siyah giysili, güzeller güzeli, sırma saçlı, ela gözlü bir kadın dikilir. Bu kadın, sarayın adamları tarafından, Munzur dağları eteklerindeki bir köyden sevgilisinden zorla koparılıp İstanbul’a getirilirken; yanına birkaç kök kırmızı lale almıştır. O lalelerle baş başa kaldığı evde, yalnız ve mutsuz yaşamını sürdürür.

Dışarıdaki kalabalığı görünce, elindeki toprak vazosuyla kendisini inşaat alanında bekleyen Mimar Sinan’ın önüne atıp, boynu bükük lalaleri göstererek: “Şu üç günlük dünyada iki elim yakanızda olsun. Bir şartla buraya cami yapılmasına müsade ederim.

Camideki çinilere elimdeki bu lalenin motiflerini işlersen, kabul ederim, yoksa ölümü görürsün burada.” Sinan, kara sevdaya tutulmuş kızın isteklerini yerine getirmiş ve camideki çinilerin motiflerini de bu sevdayla bezetmiş.

Celal Aydemir

Fotoğraflar: Ayhan Özdemir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...