Aşk Olsun Paris!

Uzun zaman oldu Paris‘e gelmeyeli, ama özgürlük şavkı uğrayanı yakıp geçiyor. Bu, bir şarkı sözüne benziyor ama gerçek. İtiraz ederseniz, Namık Kemal‘i ya da Ahmet Hamdi Tanpınar‘ı tanık olarak çağırabilirim.

2017 Frankfurt Kitap Fuarı’nda konuk ülke Fransa idi. Türkiye standında Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile Huzur romanlarının yabancı dillerdeki çevirilerini görünce içimden bir ‘nihayet!’ çektim ve sahne alan hanım bir müzisyenin çaldığı Ulvi Cemal Erkin keman konçertosunu huşu içinde dinledim. Müzik eğitimini Paris’te tamamlayan büyük ustayı saygıyla andım.

Charles de Gaulle Havalimanı

Şimdi burada, Charles de Gaulle Havaalanında, bulunmamın sebebi ne olabilir ki? Kesinlikle bir görev değil. Her zaman araba veya trenle gittiğim Paris’e ilk kez uçakla geliyorum. Düsseldorf uzak değil zaten, kalkış ile inişimiz bir oldu. Fransız hostesler kahve ikramını bile yetiştiremediler. Beş gün boyunca Paris’te dolaşmam, etrafa bakmam, algılamam, okumam, düşünmem ve yazmam gerekiyor. Hayatta böylesine ağır bir yük az kimsenin omuzlarına çöker! Ve bir gezgin en güzel yaşta kendini acaba nasıl hisseder? Hiç kuşkunuz olmasın, elbette “flanör” olarak…

Bir ülkenin resmini çekmek, o ülkenin gerçeklerini – bir süreç  içinde – yeni koşullara uyarlamak anlamına gelir. 80’li yıllarda Paris’e ilk geldiğim zaman, Fransa’da tek bir şey dikkatimi çekmişti: Paris metrosunda kendini gösteren ekolojik kayıtsızlık. Ki o yıllar Almanya’da çevrecilik, gündemi belirleyen tek siyasal akımdı. Sonradan Dışişleri Bakanı da olacak olan Almanya’nın ilk çevre bakanı Joschka Fischer ile röportaj yapmaya gittiğimi hatırlıyorum.(1986) Almanya’da eğitim gören Fransız arkadaşım bile bu manzaraya büyük tepki göstermişti.

Yeni fark ediyorum; duyarsızlık günleri çoktan geride kalmış! Çevrecilik ve doğa ile ilgili endişeler, çoğu zaman, Almanya’dakinden farklı bir üslupla kamuoyuna yansıtılıyor! Metro istasyonlarına asılan panolarda, estetik olarak tasarlanmış büyük boy deniz resimleri bir sergiye işaret ediyor ve sabah koşusuna çıkan vatandaşa denizin ne kadar önemli olduğuna dair ‘örtük’ mesajlar veriyor!

Charles de Gaulle Havaalanı yetkilileri bile çevre bilincine erişmiş. Bekleme salonlarında, ekoloji ve ekonomi arasında uzlaşma sağlamışlar. Sürdürülebilir bir kalkınmanın mümkün olduğunu sergileyen ‘çiçek açan çayırlar ve vızıldayan arılar’ belgeseli habire ekranlarda dönüp duruyor.

Denfert-Rocherau Meydanı

Şehre vardığımda önce Denfert-Rocherau istasyonuna yakın bir Cafe’de mola veriyor ve bir sokak gösterisini uzaktan keyifle izliyorum. Ve ilk kez hayal kuruyorum.

“Aşk Olsun Paris” hikâyesinde Kafka şunu da yazabilirdi: “Ben bir kamerayım, sadece kayıt yapıyorum, düşünmüyorum.” Evet, Kafka her şeyi görür, her şeyi açar ve her haksızlığa karşı çıkar. İçimizdeki buzları kırmak istemesi onu Freud’un yanına yerleştirir. Ancak öyle bir dünyada yaşıyoruz ki doğru belli değil, eğri belli değil. Paris’te kalabalıkların mutlaka bir itibarı vardır ve bu, tarihte sayısız kez kanıtlanmıştır.

Gözlemlerimde Baudelaire veya Walter Benjamin‘den alıntı yapmak yerine, Türkçemizdeki “rahatlık” veya “huzur” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Gerçekten de rahatlık Fransızca’da bir nitelik veya nicelik ifade etmez. Hatta Fransızcaya zor tercüme edilebilir. Alman orduları 1940 yazında Paris’i işgal ettiklerinde yerel yöneticilerin yaptığı ilk iş kahvelere koşup eğlenmek olmuştur ki bu olayı ‘rahatlık’ saymak imkansız ötesi bir şey!

Bir banliyö mahallesi olan Vanves’teki otelime gitmek için taksi çağırıyorum. Taksi şoförlerini oyuna sokmak hoş karşılanmaz, ama ben bunu hep yapıyorum çünkü utanç verici bir davranış olsa da yolcunun nabzına göre şerbet vermeyi iyi biliyorlar. “Bugün çok sıcak,” diye belirtiyorum çantamı bagaja koyarken. Afrika’ya uzanan bir köken atfettiğim şoför beni hemen doğruluyor. Sıcağı çok sevdiğini bildiren cümlesiyle yine şaşırtmıyor. İklim değişikliği sanırım aklının ucundan bile geçmiyordur.

Vercingétorix Sokağı

Bisiklet yolları açılan Vercingétorix Sokağı, iri benekli Dalmaçyalı elbisesi giymiş kadın sürücü geçerken birden şenleniyor. Bir arkadaşımla yaptığım sohbette, yerel yönetimin tamamen Parisli zengin Bobo’ların (Bourgeois+Bohémien) algılarına ve arzularına dayandığı iddiası doğrulandı. Bugünlerde işe bisikletle gitmek moda olmuş meğer. Paris sadece sevgililer şehri değil, aynı zamanda bir arabalar şehri. Ya da eskiden öyleydi! Ama yeni belediye başkanı şehrin altını üstüne getirmiş. Özellikle bisiklet trafiğini.. Öte yandan, varoşta oturan bir işçinin toplu taşıma araçları ile yapacağı iş yolculuğu en az iki saat sürebilir…

Yabancılar ekseriyetle Paris’i, Eyfel Kulesi, Montmartre, Notre-Dame ve diğer birkaç cazibe merkeziyle ilişkilendiriyor. Ancak bu noktalar yirmi ayrı semtten oluşan bütünün yalnızca küçük bir parçasıdır. Ve kesinlikle en hoş olanı. Varoşlarda ne olup bittiğine dair kimseden bir şey öğrenemiyorsunuz; eğer bir şey duyarsanız, bu, ekseriyetle arabaların göçmen gençler tarafından yakıldığı hakkında çıkan kötü bir haber olur. Fransız sanatçı Renaud Séchan, birçok ayrıntıda hâlâ geçerli olan “Les Bobos” adlı şarkısında Parisli züppelerin, yani genç burjuvazinin hayalini şöyle özetliyor: Bobo’lar kendilerini sanatçı gibi hissediyor, iletişim ve bilişim alanında para kazanıyor, güzide muhitlerde yaşıyorlar. Banliyöde ikâmet etmek isterlerse, müstakil evlerde ya da atölyelerde kalıyorlar. Çocukları 6 yaşında “Küçük Prens” hikâyesini ezberlerken onlar Michel Houellebecq‘i okumayı tercih ediyorlar. Kadınlar “Diesel”, erkekler “Armani” marka giyinir ve her zaman Yeşiller Partisi’ni seçerler.

Kentsel dönüşüm Paris’in toplumsal yapısındaki değişimleri anlamak için anahtar kelimelerden biri. Coğrafyacı Jean-Pierre Lévy, değişimi ”tektonik kayma” olarak tanımlıyor: “Kentsel Dönüşüm, eski binaların yenilenmesine, işçilerin yeni bir orta sınıfla yer değiştirmesinin eşlik ettiği – ve sosyal ve kültürel manada eş zamanlı gerçekleşen – bir olgudur.” Geçmişin Paris’i, örneğin romanlarında sıradan insanlar, hizmetçi kızlar, çıraklar ve işçilerin hayatları hakkında çok şey öğrendiğimiz yazar Georges Simenon‘un Paris’i(1903-1989) günümüz Paris’inden sosyal olarak daha renkli ve canlıdır.

…..

Yazmaya ara verince uzun yıllar Paris’te yaşayan Belçikalı yazarın sinemaya uyarlanan ve başrolde Roman Atkinson‘un oynadığı “Maigret in Montmartre”(2017) dizisini izlemeye karar veriyorum. Georges Simenon, yetmişbeşi polisiye toplam 450 roman yazmış. Olayların çoğu Paris’te geçiyor ama 1945 yılında işgal günlerinde Naziler ile işbirliği yapmakla suçlanınca Amerika’ya göç ediyor. 

…..

Michel ve Monique Pinçon çifti, Paris’te gerçekleşen kentsel dönüşümün en keskin gözlemcileri arasında sayılıyor. Bilim insanları olarak Paris burjuvazisinin gizemli dünyalarını incelediler ve devam eden kentsel dönüşümü, burjuvaziyi ve toplumsal çeşitliliğin ortadan kalkmasını anlatan  “Sociologie de Paris” kitabını yazdılar. Bir metropolün çarpıcı gelişim çizgilerinin anlatıldığı kitap okuyucuyu “sosyolojik yürüyüşlere” davet eder. Ben de o çağrıya uyarak yola çıktım zaten. İlk durağım Sartre‘nin ölümüne dek aydınların belleklerine kazınan bir muhit.

Günümüz Saint-Germain-des-Prés’ini Sartre veya Camus‘un entelektüel halefleri değil, “Dior” hayranları şekillendiriliyor, zira gösteriş ve şatafat Saint-Germain-des-Prés’i ele geçirmiş durumda. Yine muhite hâkim seçkinlerin ahlak pusulasını iyice kaybetmiş oldukları görülüyor.

Belki hatırlarsınız: Geçen yıl, “Rıza”(Le Consentement) romanında ünlü yazar Gabriel Matzneff ile olan ilişkisini anlatan bir Vanessa Springora vardı. Ancak tanınmışlık gücünü kötüye kullanan erkek 50, kız henüz 14  yaşındadır. Springora’nın tasvirleri kendine karşı da acımasızdır. Başından geçen olaylarda kendi rızasını açık seçik beyan eder, babasız geçen çocukluğunu ve annesinin batağa saplanmasını ve bir ergen olarak kötü yola düşmenin “tüm koşulları nasıl yerine getirdiğini” açıklar. En sonunda yayıncılık dünyasındaki çarpıklıklardan 68 kuşağı ideolojisi suçlanıp olay kapatılır. Şimdilerde diğerlerini gölgede bırakacak başka bir kitap daha yayınlandı. Toplumun dar bir kesiminin bildiği bir sır ortalığa saçıldı. Kırk beş yaşındaki avukat Camille Kouchner, “La familia grande” kitabıyla ülkede bir deprem etkisi yarattı. Babasının erkek ikiz kardeşine tacizlerini itiraf etti. Kouchner ailesi, Parisli  seçkinlerin somut bir örneğidir. “Medecins sans Frontières” in kurucusu olarak bilinen Bernard Kouchner, hem Dışişleri Bakanı olarak biliniyor hem de siyasi yorumcu olarak her gün televizyon kanallarına çıkıyordu. İlk eşi Evelyne Pisier-Duhamel Institut d’études politiques’de bir profesör ve Fransız hükümetine danışmanlık hizmeti veriyordu.

Institut d’études politiques : önce Mülkiye, sonra Fransa

“Institut d’études politiques”in prestij açısından herhangi bir endişesi yok: Dünya  sıralamasında Harvard’ın ardından ikinci sırada yer alır, hatta Oxford’un önünde. François Mitterrand, Jacques Chirac, Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Emmanuel Macron ile birlikte, tüm Fransız cumhurbaşkanları bu okuldan mezun. 1872’de kurulan ve Mülkiye için örnek alınan “Grande école”, Saint-Germain-des-Prés’in kör noktalarına yerleşmiştir. Mösyö Duhamel, Üniversite Mütevelli Heyeti Başkanı idi. Ocak ayında üvey kızı Camille Kouchner onu tacizle suçladı.  Şubat ayında,  Duhamel aleyhindeki iddiaları iki yıldır bildiği söylenen, ama hiç sesini çıkarmayan Sciences Po’nun müdürü Frédéric Mion da  görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Mion’un davranışı, Parisli seçkinlerin zor günlerinde mensuplarına sahip çıktıklarını gösteriyor. Skandal patlak verince Le Monde, Mion’un selefi Prof. Richard Descoing‘in iki “callboy” ile çıktıktan sonra 2012’de New York’taki otel odasında ölü bulunduğunu yazmaya cüret edebildi. Gelişmelerden cesaret bulan kız öğrenciler sosyal medyayı  kullanarak, yıllardır okulda kendilerine sarkıntılık eden hocaları afişe ettiler. Fransız yargısı da hızla yüz değiştirdi ve Paris, Bordeaux ve Strasbourg’daki Sciences Po şubelerindeki tecavüz iddiaları hakkında soruşturma başlattı. Fransız elitleri arasında “maço” ve “klan” kültürünün ne denli yaygın olduğu böylece su yüzüne çıktı.

Cafe de Flore ve Les Deux Magots gibi ünlü kahvelerin bulunduğu yitik muhitten hızla uzaklaşıp Bonaparte Caddesi’ne geçiyoruz. Üç dakika sonra Jön Türkler’in lideri Ahmet Rıza beyin ikâmet ettiği evin önünde duruyoruz: 25 Rue Bonaparte. Avrupa’ya giden İttihad-ı Osmani üyelerinden bir kısmı, 1900’lü yılların başında Ahmed Rıza ile iletişime geçti. Bir süredir Paris’te bulunan Ahmet Rıza, Batı yaşam tarzını ve düşüncelerini yakından tanıyan, Osmanlı Devleti’nin kurtarılması için yapılması gereken şeyler konusunda net fikirleri olan bir aydındı. İttihad-ı Osmani Cemiyeti ile önce mektuplar vasıtasıyla iletişim kuran, daha sonra da Paris’te onlarla bir araya gelen Ahmet Rıza, bir anlamda bu cemiyetin fikir önderi haline gelmeye başladı.

Ahmet Rıza’nın fikirleri, ağırlıklı olarak “pozitivizm” düşüncesi etrafında şekilleniyordu. 19. yüzyılda bilimin giderek artan önemiyle bir arada düşünebilecek bu akım, Cemiyet’in adı üzerinde bile etkili olmuştur. Ahmet Rıza, bir teşkilatın adı “Jön Türk” olamaz, der ve “Nizam ve Terakki” ismini önerir. İsim değişikliği teklifi kabul edilir ama Osmanlı Devleti’nin çok milletli ve çok dinli yapısı düşünülerek “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” ismine, “ilerleme” anlamına gelen “Terakki” kelimesi eklenir.

Burada gazeteci Yaşar Aksoy’un yayınlanmamış mufassal “İzmirlizade Yaşar Efendi’nin Paris Serencamı” isimli kitabının “Paris’te Jön Türk Aydınları” bölümünden önemli bilgileri size aktaralım:

“.. Nihayet Paris’te, Ahmet Rıza Bey’in (1859-1930) Başkanlığında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ismi ile faaliyete başlamış olan kuruluşun üç örgütlenme yeri vardı:

-Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Yönetim Merkezi, Bu adreste aynı zamanda Ahmet Rıza ikamet ederdi ve örgütün yayın organı Meşveret gazetesi buradan idare edilirdi.

-Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Paris Şubesi, Quarter Latin Mahallesi, Rue de Ecoles Sokağı, 14 numara. Ünlü Jön Türklerden İshak Suküti de burada yaşardı.

-Meşveret Gazetesi, Rue Monge Sokağı, 48 numara.

Bu örgütlenme, 4 Şubat 1902 tarihinde Türk muhibbi (seveni) ve hürriyet dostu Mösyö Lafeuvre Cantalis’in hususi ikametgahında Birinci Jön -Türk Kongresi’ni toplamıştır. (Kaynak: İnkilap Tarihimiz ve Jön Türkler – Ahmed Bedevi Kuran-İstanbul 1945)”

I. Jön -Türk Kongresi’nin yeri konusunda, ne yazık ki, “Meclis-i Mebusan ve Ayan Reisi Ahmed Rıza Bey’in Anıları” (Arba, 1988) başlıklı kitapta bilgi yoktur. Ancak Fransa Senatosu üyesi Mösyö Contalis’in ‘Osmanlı Liberalleri Toplanıyor’ başlıklı bir duyurusundan yola çıkarak toplantı yerinin Opera ve Lafayette Mağazası’nın bulunduğu Rue La Fayette’de olduğunu tespit ettim. Ekonomik durumu iyi olan Ahmet Rıza, Rue Bonaparte, ekonomik sıkıntı çekenler ise Rue des Ecoles ve Rue Monge sokaktaki evlerde kalmışlardır. Son iki sokak yan yana ve birbirinin devamıdır zaten. Kongreye katılan misafirler ITC Paris Şubesine yakın otellere yerleştirilmiştir. Biz bu kadarını ortaya çıkarabildik, gerisi tarih araştırmacılarına kalmış bir iş…

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir