Balkanlara Göç Geri Dönüyor…

“Üç kız kardeş bir denizciye âşık olmuştu. Denizci bir gün teknesine atlayıp ufuklara yelken açtı. Üç kız kardeşin üçü de yaşadıkları sarayın birer penceresinde kıpırdamadan yelkenliye baktılar, baktılar. Denizci gitti, üç kardeş pencereden ayrılmadı. Saçları uzadı, uzadı, ağardı. Ama deniz mavisi gözleri hep umutla baktı. Denizci bir daha dönmedi. Önce en büyük kızın pembe yanakları soldu, kırışıklıklar oluştu. Denizci yine dönmedi. Son nefesini verdiğinde onu aldılar, penceresini kiremitle kapattılar… Ötekiler beklemeye devam etti…”

Merakla dinlediğimizi görünce kapalı pencereyi gösterdi rehberimiz Ljiljana (Lilyana): “Gerisini sonra anlatayım. Beni takip edin,” dedi. (Devamı yazının sonunda)

Üç Balkan ülkesinde araştırma gezimiz var. Önce Hırvatistan. Karadağ’dan Slovenya’ya kadar uzanan Adriya ülkesi. Liman kenti Dubrovnik’teyiz. Tepelerle aniden kesilen kıyı şeridi, kayaları kucaklayıp sarmalayan koylar, türkis mavisi sulardan başını çıkarıp göz kırpan yüzlerce ada… Yeşillikler ile mavilikler arasına serpiştirilmiş kiremit çatılı köyler. Adriya Denizi’nin koynuna sığınmış ürkek bir gelin gibi duruyor Dubrovnik. Tarih boyunca işgaller, saldırılar ve tacizler yaşamış bir gelin…

Ana kapıdan surların içine giriyoruz. Dar sokaklar birbirini keserek, birbirine paralel uzayarak merdivenlerle tepelere tırmanıyor. Ljiljana: “Spor bizde parasız, günde birkaç kez buradan inip çıkmanız yeter,” diyor muzip bir şekilde. Kireç taşından yapılmış güneş gibi parlayan saray ve evleri gösteriyor. Dar meydanlar, yüksek kiliseler, yüz yıllardır açık olan dükkanlar… Antik çağda yaşıyor gibiyiz. Savaşlarla ve depremle bir taş bile yerinden kıpırdamışsa derhal onu yerine koymuşlar. “Hatta yeni binalar yapmak için kente gelecek herkesten ağırlığının üçte biri kadar taş getirmesini şart koşmuşlar.” Kıyıdan başlayan bakımlı surlar ise 14. yüzyıldan. Ve yerlerde tek çöp yok. Tuvalet bekçisi hanım üniversite öğrencisi gibi. Elinde İsveçli yazar Håkan Nesser’in 600 sayfalık romanlarından biri. Tuvalet tertemiz ve mis gibi. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim?” diye soruyorum, izin vermiyor.

Ljiljana: “Osmanlı korkusuyla kentin ön surları altı metre, Venedikli korkusuyla arka surları üç metre kalınlığında yapılmış. Ama,” diye ekliyor rehber, “Dubrovnik zengin olduğu için yüklü bir para vererek Venediklilere karşı Osmanlıya kendini korutmuş ve Osmanlı burayı işgal etmemiş.”

Bu Zenginlik Nereden? 

“Ston’da denizden tuz üretir, çok pahalıya satarmış Dubrovnik. Bir kilo tuz, bir kilo altın değerindeymiş eski çağlarda. Yılda 200 bin ton ürettiği kayıtlarda var. Venedikle yarışırmış. Saraylar, kaleler, surlar hep o zamandan.”

1317 yılından beri açık olan Avrupa’nın en eski üç eczanesinden birinin önündeyiz. Şimdi müze. İki rehber gezdiriyor bizi. Biri kent rehberi Ljiljana, ufak tefek espirili bir hanım. Asıl rehberimiz ise Kayhan Bey, Türk. Söze o devam ediyorlar: “Daha önce Roma’ya ait küçük bir yerleşim yeriymiş Dubrovnik. 4.yy.da kent olarak kurulmuş. 15.yy.da ise dört bin denizciyi barındırırmış, üç bin de ticaret gemisi varmış. Akdeniz’de Venedik’ten sonra en büyük donanma da ona ait.”

Sözü Ljiljana Hanım alıyor: “Marco Polo ile birlikte iki gemi de Dubrovnik’ten yola çıkar, çok zengin olarak dönerler. Deniz korsanlarının gemileri de burada yapılırmış.” Tersanenin yerini gösteriyor. “10. yy’da bağımsız yerel idare olarak ilan etmiş kendisini. Yüz yıl sonra bağımsız bir cumhuriyet haline gelmiş. Rektör adını verdiğimiz yönetici sadece bir ay için soylular tarafından seçilir ve bu bir ay boyunca saraydan hiç dışarı çıkamazmış.” Ljiljana muzipçe gülümseyerek ekliyor, “Karısını bile yanına alması yasakmış. Hep çalışır, bir ay içinde de kente zarar vermeye fırsat bulamadan yerine yenisi seçilirmiş. Ancak iki yıl sonra yeniden aday olabilirmiş. Napolyonun işgali ile cumhuriyet 1808 yılında sona ermiş.”

“Merak ediyorum, peki denizci döndü mü? İki kız kardeşe ne oldu?” diye sözünü kesiyorum.

“Anlatacağım,” diye devam ediyor Ljiljana. Merak uyandırdı ya, tadını çıkarıyor: “Dubrovnik 13.yy’da kalelere, kamu binalarına, sağlık hizmetlerine, 14.yy.da kanalizasyona, 15.yy.da musluk suyuna kavuşmuş. Dünyanın ilk karantinası da 14.yy.da burada açılmış. 15.yy.dan itibaren sanatın ve edebiyatın en büyük koruyucusu ve yatırımcısı olan da bu kent. Buralı bir yazara yazdırılan ilk opera 1552 yılında rektörlük sarayı önünde oynatılmış. Dubrovnik tiyatrosunun temelleri o zamandan. Meydanlarda ve tiyatro binalarında oyunlar oynana gelmiş.”

Her Kişiye Bir Kilise…

Ljiljana Hanım ile Kayhan Bey kentin ana meydanına götürüyorlar bizi. Rektörlük sarayının önündeyiz. “Şu gördüğünüz surların içinde 33 kilise var,” diyor Ljiljana. “16. ve 17. yüzyıllarda hepsi yapılıp bitmiş.”

Surların toplam uzunluğu zaten iki km. (Hırvatlara sorarsanız Çin settinden sonra ikinci uzunlukta) Sur içine 7-8 bin kişi zor sığıyor. Savaş zamanlarında bu sayı 700’e kadar düşmüş. “Herkese bir kilise yapmışsınız!” diyorum, gülüyor. “İbadete giden fazla insan yok, çoğu boş, müze haline getirilmiş.”

“Merak etmeyin biz şimdi herkese birer cami yaptırıp sizlerin yerine de ibadet ediyoruz,” diye espiri yapmak istiyorum ama o devam ediyor.

“Evlerin alt katları dükkân, en üst kat ise mutfak. Yangınlar genellikle mutfaktan çıktığı için bütün binaya zarar vermesin diye böyle düşünülmüş,” diye ekliyor. Dar sokaklardan yukarı çıkan merdivenlerin altına kadar gidiyoruz.

“Bu merdivenlerin parmaklıkları neden taşlarla örülmüş, biliyor musunuz?” Merakla dinliyoruz. “Ah, şu erkekler, ah!.. Merdivenlerin altına birikip inip çıkan kadınların bacaklarına bakarlarmış da ondan!” Mizahı olan anlatıcılar hep hoşuma gitmiştir. Ljiljana da onlardan biri.

Savaşlardan çok çekmiş Hırvatistan. En son savaş, 1991, Yugoslavya’nın dağılmasıyla başlayan Sırp işgali. 9 ay boyunca kan dökülmüş. Sonunda Hırvatlar kazanmış, bağımsızlık ilan etmişler. Kısa sürede ülkeyi düzene koymayı başarmışlar. Son yıllarda eski gelenek yine canlanmış. Yılda çok katlı, binlerce kişi taşıyan 950 lüks gemi geliyor limana. İnsanların ortalama geliri 730 €uro’ya çıkmış. Emekliler 330-350 €uro alıyor. Ancak herkesin Adriya kıyısında kiralık evi var. Almanya ve Batı’yla yaşadığımız gerilimler sonucunda Alman ile Batılı turistlerin büyük çoğunluğu Türkiye’ye gelmekten vaz geçmişler. Buraya, Girit’e, ve Akdeniz’in diğer ülkelerine gitmeyi tercih ediyorlar. Grubumuzdaki bütün Almanlar yıllarca Türkiye’de tatil yapmış. “Neden böyle oldu?” diye eşimle bana şikayet ediyorlar. “Valla sorulacak doğru adres biz değiliz,” diyoruz.

Turizmden kaynaklı gelirleri çok artmış Hırvatların. Deniz kıyısındaki evlerin kirasından herkes yıllık ortalama 15.000 € kazanıyor.

Türkiye’den Giden İşletmeciler

Turistlere hizmet veren Türkiye’deki oteller ve sanayii işletmeleri ise zarar görmeye başlayınca sahipleri çareyi işletmelerini Balkanlara, Girit ve başka ülkelere taşımakta bulmuş. Sadece Karadağ’a yatırım yapan Türklerin sayısı üç bin. 125 bin €uro yatırım yapan vatandaşlık alıyor. Karadağ kısa sürede belini doğrultmuş. Sermaye göçü devam ediyor. Hırvat, İtalyan, Ermeni ve Almanlarla ortaklık kurarak çok büyük işletmeler kurmuşlar, oteller açmışlar. Büyük ortaklar bizimkiler. “Çok uluslu şirketler olarak insanları yerinde iş sahibi yapmak istiyoruz,” diyerek Avrupa Birliği’ne proje sunup destek almışlar. Türkiyeden yüzlerce insanı getirip burada çalıştırıyorlar. Türk restoranları, börekçileri, turistlere hizmet veren dükkanlar açılmış. Bu vatandaşlarımızla konuştum. Kimse fotoğrafını çektirmek, adını vermek istemedi. “Ülkede satılacak mülküm var, diğer akrabalarımı da getireceğim. Sorun çıkmasını istemiyorum,” diyenler, cevap vermeyenler oldu.

Kuzey Dalmaçya’ya doğru yola çıkmak üzereyiz. Üç Balkan devletini gezeceğiz.

“Eee, şu iki kız kardeş denizciye kavuştular mı? Anlatın artık,” diyorum.

Gülüyor rehberimiz. “Onlar da yaşlandı, biri daha öldü, onun penceresini de kiremitle kapattılar. Üçüncüsü ise hâlâ yaşıyor. Ama denizciler dönüyor artık. Akrabalarını, yakınlarını da alarak dönüyorlar. Kadınlar hep bu denizcilerle evlenmek istiyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü denizciler hem zengin olarak dönüyor hem de pek fazla evde kalmıyorlar…”

Yücel FEYZİOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...