Bir ‘İmkânsız Aşk’ Öyküsü

Zorlu sevda nedir, bilir misiniz? Onu son Paris gezimde nihayet anladım. Evet, Paris yıllardır benim de ilgi odağım ama o pencereden artık ne “yeryüzü cenneti” veya “medeniyet kıblesi”, ne “dünya başkenti” veya “sanat ve edebiyat meşheri”, ne de “harikalar diyarı” veya “özgürlükler ülkesi” görüyorum. Fakat nedendir bilinmez, Paris’i hâlâ seviyorum. Öyle ki, şehri gözlemlerken sürekli bilgi dağarcığıma başvuruyorum. Nasıl mı? Ona artık siz karar verin…

Sacré-Coeur Kilisesi, Paris’in en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir. Bu büyük yapının tarihi, siyaset ve din adamları arasındaki iktidar mücadelesiyle şekillenmiştir. Fransa’yı iki ayrı cepheye bölen ve muhafazakâr Katolikler ile laik Cumhuriyetçiler arasına örülen kalın bir duvar. Paris, Londra, Roma-üç şehir, üç hikâye ve bir ortak nokta: Bu metropollerin her biri, bugün sırları hâlâ gizli olan devasa anıtlar barındırıyor. Stratejik sığınaklar, dünyanın ilk metro ağı, hayat kurtaracak şekilde inşa edilen bir altyapı düzeni… Kısaca; yeryüzündeki en ‘ikonik’ kiliselerden biri olan Sacré-Coeur, modern zamanlarda Paris’i biçimlendiren gerçek bir şaheseridir. Başımı yukarı kaldırıp, kış güneşi altında parıldayan muhteşem mimari yapıyı seyrederken, aniden yüzümden taze bir rüzgar geçiyor…

7 Ekim 1870 sabahı Montmartre’de, şimdiki kilisenin bulunduğu açık alanda, nefeslerini tutarak toplanan kalabalık, yola çıkış hazırlıklarını izliyordu. Genç İçişleri Bakanı Léon Gambetta, Prusya ordusu tarafından kuşatılmış başkentin kurtuluşu için taşra vilayetlerindeki askerleri seferber etmek için balonla Paris’ten kaçmaya hazırlanıyordu.

Tüm Fransa’nın kaderi, aldığı görevin başarısına bağlıydı. Sonunda ipler salındı ve balon – şaşkın bakışlar altında – görkemli bir şekilde gökyüzüne yükseldi! İzleyenler artık yerinde duramazdı: “Yaşaşın Cumhuriyet!” ve “Yaşasın Fransa!” haykırışları Paris semalarında yavaşça süzülerek uçan yolculara eşlik etti. Krupp imalatı Alman topları halkın coşkusunu susturamadı. O gün bir millet yeniden doğuyordu!

Yeni çağın çekik gözlü yeni modernleri çığrış bağrış içinde gelip ansızın önümüze dikildiler. Daldığımız bir rüyadan uyanmış gibiydik. “Uyandık, lakin karanlıkta uyandık.” (Yahya Kemal, Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım, s.53)

Thomas Mann‘ın 1926 Paris ziyaretinden sonra hatırladığı gibi, “ışık fışkıran” şehirde sürekli uğultu ve telaştan başka, ortalıkta çıt yok. Ancak yılın karanlık mevsimi, “ville lumiere”nin yüz hatlarını keskinleştiriyor ve zıtlıkların daha berrak bir şekilde ortaya çıkmasını sağlıyor: Bulvarlardaki bitmek bilmeyen koşturmalar ile Tuileries’deki sakin caddeler, Marais’deki hafta sonu kalabalıkları ve şehrin gürültüsünden uzak, ıssız ağaçlar altında yalnızca yaprak hışırtıları işitebileceğiniz Jardin des Plantes‘de çekilen mutlu bir resim…

Jardin des Plantes

Thomas Mann’dan iki yıl sonra Paris’e gelen Ahmet Haşim de benzer cümleler kurar: “Işıktan hortumlarıyla dünyanın dört tarafından kendisine doğru ipnotizma edilmiş sayısız insan sürüleri”ni kendine doğru çeken bir çekim merkezi olarak görür Paris’i. (Haşim, s. 85).

O yıllarda Paris’te ikamet eden Walter Benjamin, sık sık önümüze bir ‘flanör’ örneği olarak getirilir, en azından Paris’te kaleme aldığı “Pasajlar” eserinden ötürü. Bu karşılaştırmada Türk ‘gezginlerin’ çoğu için Paris’in konuksever ama tehlikeli bir sığınak olduğu göz ardı ediliyor. Yalnızca Alman ve Rus sürgünler değil birçok Türk yazar ve şair, büyüleyici ve ilham verici olarak algılanan bu şehrin efsanesine, en azından hafızasına çok şey kattı. Üzüldüğüm tek nokta, hiç birinin büyük aşklar yaşamamış olmasıdır. Ahmet Haşim’in dikkatini çektiği gibi, Fransız kadını bedeni ve ruhu arasında ayrım yapmayı bilmektedir. Ancak Türk aydınları olarak en azından kadın ruhunu fethetmeyi öğrenebilirdik!

Paris Pasajları

“Doktor Hikmet Parisli denince, kaldırımdaki kızla salondaki madamı, çeşni itibariyle birbirinden ayıramıyordu. Meselâ ilk akşam lokantada rastgeldiği kadınla, Montmartre kahvesinde bakıştığı kızı ve nihayet, şimdi önünden geçtiği bu genç talebeyi veya bu mağaza satıcısını aynı derecede şiddet ve ihtirasla arzu ediyordu.”(Yakup Kadri, Bir Sürgün-1937)

Paris’te özel bir aşk yaşama ve ideal kadın ile birlikte olma özlemi Dr. Hikmet’in (ve her Jön Türk’ün) arzuları arasındadır. Kendisini bekleyen bir kadının olması arzusunu her an hissetse de Paris’te bulunduğu süre içinde – aldığı terbiye gereği – bir kadın ile arkadaş olarak dahi herhangi bir konuşma teşebbüsünde bulunamaz. Fransız medeniyetinin özü ile yetişmiş bir kadın bulma umudu onda Madam Bovary sureti ile temsil edilen güzele kavuşma arzusu yaratmaktadır. Kaldırımdaki hayat kadını, ilk akşam lokantada rastladığı kadın, Montmartre kahvesinde bakıştığı kız, mağaza satıcısı, hatta rastgele yürürken göz göze geldiği kadınların hepsi onun gözünde asil Fransız medeniyetinin kadınlarıdır.

Attila İlhan’ın şiirlerini yazdığı kahve

Aynı hataya Cumhuriyet devri şairi Attila İlhan da düşer. Sabah akşam Saint Michel çeşmesinin hemen çaprazındaki Depart Cafe’de tezgâhtar kız Maria Misakian’ı bekler. Şairimiz “soğuk gözlerinde buğulanan” sevgilisini iş çıkışı takip etmektedir:

“Montmartre metrosu civarında seni gözden kaybettim
O zenci yine arkanda mıydı hiç dikkat etmedim
Ağzında yoksul bir ıslık ıslak bir cıgara gibi
Sidney bichet’nin caz havalarını çiğneyip tüküren
O saklasın varsın seni sevdiğini biliyorum ben
Yüzünün renginden geliyor bütün üzüntüsü”

İki sevgilinin ayrı dünyalara ait olduğunu dikkatli okuyucu hemen hissedecektir.

Paris’teki son gecemizde Pigalle sokaklarını arşınlarken “Moulin Rouge” önünde durdum. Aslında 20. yüzyıl ile birlikte, Moulin Rouge efsanesi bitmişti. İnsanlar artık büyük konser salonlarına gitmeyi tercih ediyordu. 1902’de Moulin Rouge kapatıldı, ancak 1920’li yılların ortasında lüks bir “Revue” olarak yeniden açıldı. O yıllar muhitte 40’a yakın gece kulübü ve kabare daha açılmıştı. Montreal’den genç bir adam, John Glasscos, 1928 yılında Paris’e gelir. Yazar olmak istiyordur ve bu nedenle o yıllarda Paris’te bulunan Avrupa edebiyat ve sanat çevresini yakından tanımak niyetindedir. James Joyce, Hemingway, Man Ray, Gertrude Stein, Duchamp ve diğerleri ile dostluk kurar. Hatıralarında Paris’teki gece hayatını şöyle anlatıyor: “Ah, les jolies pou-poules, fi-filles de joie de Paris! Achetez, achetez le Guide Rose! Toutes les jolies petites pou-poules des Paris! Dix frank, dix frank! “(John Glasscos, Memoirs of Montparnasse, Montreal-1970)

Paris’e yüksek eğitime gönderilen Necip Fazıl orada kendisini Montparnasse’deki bohem hayatına kaptırmış ve cebindeki tüm parasını harcamıştır. Ve bu olayın ardından ünlü şiiri “Kaldırımlar”ı yazar.(1928)

“Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında”

Hakkını teslim edelim: Bu konuda en sağlıklı yaklaşımı Ahmet Haşim sergiler. Haşim, Fransız toplumunun aslında bir yabancı tarafından anlaşılmasının zor olduğuna inanır. Ona göre Fransız toplumu hakkında “bir ecnebinin kısa bir müşahede neticesinde, umumî bir hüküm yürütmeğe kalkışması küstahlıktır”. Asıl Paris, sokaklarda görülen, bütün büyük Avrupa şehirlerini andıran manzara değildir. Bu noktada Paris’i “kadın” kavramıyla birleştirir. Haşim’in gözünde Fransız kadınının değeri çok yüksektir: “Bu dakikada sonbaharın altın yüklü Paris’in hakiki sokak ruhu kalabalık, evler, mağazalar, ağaçlar, otomobiller değil, fakat o sade giyinmiş, o eşsiz Paris kadınının, bütün musikilerden daha güzel olan cıvıltısı ve onun etrafa sihrengîz birseyyale gibi dağıttığı pudra ve lâvanta kokularıyla dolan, o anlatılmaz, o hafif, omunis, o sarhoşlatıcı tatlı havadır!” (Ahmet Haşim, Paris.., s. 90)

Meksikalı ressam Frida Kahlo, Paris’te Picasso’nun misafiri olmuştur

“Batı medeniyetine bağlanmak, deri değiştirmekle olmaz. Daha köklü bir istihale gerek” diyen Cemil Meriç belki çok haklıydı. Batı’nın karanlık dehlizlerinde dolaşmaktan korktuk ya da Batı’yı tanımak hususunda Rus ve Japon entelijensiyası kadar çalışkan değildik. Ortaya büyük eserler koyamamanın bir sebebi de bu olsa gerek…

Meksikalı ressam Frida Kahlo, New Yorklu sevgilisine yazdığı 16 Şubat 1939 tarihli mektupta Paris’te yeni tanıdıkları hakkında şunları yazar: “Bu insanların ne kadar üçkağıtçı olduğunu tahmin edemezsiniz. Öyle ki, şu an kusabilirim. O kadar lanet ”entelektüel” tipler ki artık onlara dayanamıyorum. Benim için gerçekten çok fazlalar. Bu perişan Parisli “sanatçılarla” uğraşmaktansa, Toluca pazarında oturup tortilla satmayı tercih ederim.”

Bu yaklaşım tam olarak doğru değil. Frida Kahlo’nun o dönemde André Breton‘un eşi Jacqueline Lamba ve sanatçı hamisi Marie-Laure de Noailles‘ın sevgilisi Michel Petitjean ile aşk ilişkisi vardı. Sergisinin açılışında kendisine efendice yaklaşan Ramon Mercader adında genç bir adamı azarladı. Aynı kişi gidip bir zamanlar Frida Kahlo’nun sevgilisi olan Troçki‘yi öldürdü. Özetle, ömründe bir kez aldatılan kadın hıncını bin kez aldatarak çıkarmıştır. Öykündüğü bir dünyanın iç sesini duymak istememiştir.

Peki, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl‘ın uydurduğu Paris efsanesi nedir? Yüzyıllık vaatlerin hatıralarının olduğu kadar modernliğin dehşetinin de izlenebildiği şehrin okunaklılığı mı? Yoksa Paris efsanesi, bu şehrin sizi -medeniyetinizden koparmak isteyen bir cüretkarlıkla-  ziyarete davet etmesinden mi ibarettir? Balzac‘ın bilime benzediğini söylediği bu etkinlik “gözün keyif sürmesidir: dolaşmak yoksunluk, gezmek yaşamaktır!”

Pont des Arts

Paris sokaklarında gezmek asla kolay ve basit bir iş değildir: “Pont des Arts” köprüsünden Seine nehrine düşen silüet veya “Quai Henri IV” rıhtımından bakıldığında kendini gösteren büyüleyici güzellik. Nehir üzerindeki Île Saint-Louis adasına geçip etrafımıza baktığımızda gördüğümüz manzara, tarihin bilmeceleri ve uçurumlarıyla sanki tezat oluşturur.

Alman şair Heinrich Heine, 19. yüzyıl Paris’ini eline aldığı bir kitap gibi okur; onun için “sevgi veya nefret, hissetmek veya düşünmek, bilgi veya yetenek, talih veya mutsuzluk, gelecek veya geçmiş ile büyüyen her şeyin fevkalâde üzerinde” bir tecrübedir Paris. Ve Namık Kemal ve Şinasi için Osmanlı’da bozulan her şey: dürüstlük, doğa ve bununla birlikte insanların birbirlerine duydukları güven.

Ne yazık ki –Sezai Karakoç‘un Masal şiirinde işaret ettiği-  yitirilen ölçüleri bulmak için yola çıkmışlardır. İnanmazsanız, Said Halim Paşa ve Yusuf Akçura‘yı tekrar okuyun. Yoksa, bir aydın niçin durduk yere kendi tarihinden ve insanından kopsun ki?

Jön Türkler elbette Paris’e ayrı bir değer biçiyorlardı. Yahya Kemal, bir yazısında “Ah Paris! Tarif etmek için lügatte bir kelime bulunmayan Paris!” diye yazmıştır. Abdülhak Şinasi ise, yazdığı anılarında Paris’i “ateşli bir buse”ye benzetmiştir. Abdülhak Hamit için Paris “mavi ipekten bir dişi”ye dönüşmüştür.

Evet, onların elinden Rousseau, Montesquieu ve Voltaire kitapları düşmezdi. Fransız İhtilali’nin simgesi sayılan “Liberté, égalité, fraternité” dillerine pelesenk olmuştu. Hatta bu özdeyişi, “Hürriyet, müsavat, uhuvvet” olarak Türkçeye çevirmiş ve  kendi mücadelelerinde kullanmışlardır. Ancak kutsal saydıkları bu özdeyişin Fransızlar tarafından uygulanmadığını görmek onları büyük hayal kırıklığına uğrattı. Fransa’nın Müslüman ülkelerde kurmaya çalıştığı sömürgeci düzen ve Batı’da Türklere karşı tarihten gelen ön yargı, Jön Türkleri birden savunmacı konuma düşürdü; bir yandan Türk toplumunun modernleşmesini isterken diğer yandan dini değerleri ve milli kimliği savunmak zorunda kaldılar. Kendi dönemlerinde Paris’e yolu düşen Alman ve Rus aydınlar kesinlikle böyle bir çelişki içine düşmemişlerdi.

Uzun yürüyüşlerde böyle izlenimler edinmek ve ismi tarihe geçmiş şahsiyetleri hissetmek ne kadar güzel değil mi? Hayır, kış aylarında Seine kıyılarında dolaşmak pek mümkün değil, ama neyse ki bugüne kadar Paris üzerine yazılan kitapların ardı arkası kesilmiyor. Her yıl yenilerini okuma fırsatı doğuyor. Filistin kökenli yazar Eric Hazan‘ın “Paris’in İcadı” kitabı son yıllarda piyasaya çıkan en güzel örnek.

Victor Hugo’nun romanlarına ve Baudelaire‘in şiirlerine benzer şekilde Paris, Hazan’a bir insan gibi görünmektedir. Hazan, duyarlı gözlemleriyle okuyucuların dikkatini Paris’in semtleri arasındaki görünmez sınırlara çeker ki bu sınırlara ancak aradan uzun zaman geçtikten sonra farkına vardım; örneğin, Montmartre ile Marais semtleri arasındaki sınırlar.

Veya  yüksek burjuvazinin ikamet ettiği 16. bölge (Musée Marmottan Monet ve Musée d’Art Moderne de Paris burada bulunuyor) ile Paris’in akciğerleri sayılan “Boulogne Ormanları” arasındaki bölge. Eğer şu sıralar Corona yüzünden Paris’e yolculuk etmeniz imkânsız ise, “The Invention of Paris”(2002) gözlerimizin önünden geçen bir film şeridi, aynı zamanda Paris’te her gerçek gezginin başucu kitabı olabilir.

Konusu, bir kalıpta dondurulmadığı için yabancıların kendilerine yurt yapabildikleri bir şehri keşfetmenin gizli anahtarıdır. Metropoller hakkında basmakalıp fikirler her ülkede  yaygındır, ancak Eric Hazan, Paris’te eski güzel günleri arayanların nostaljisine hitap etmez.

Aksine, onlara “Paris’te oyunun bitmek üzere olmadığını” hatırlatır. Hazan, şehri büyük bir müze olarak görenleri, farklı bir Paris imajıyla karşılar: Sürekli hareket halinde olan bir şehir. Ve bu resim o kadar canlı çizilmiştir ki sanki Seine gezisinin yerini almaya adaydır! Ama Seine nehrini vapur ile dolaşmayı hiçbir şeye tercih etmem…

Alaattin DİKER

6 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    Paris (onun temsil ettiği Avrupa) Namık Kemal ve Şinasi için Osmanlı’da bozulan her şey: dürüstlük, doğa ve bununla birlikte insanların birbirlerine duydukları güven.’
    Olmasına rağmen savunmacı bir yaklaşımla şeytanlaştırmak işine gelmiştir, doğu aydınlarının. Facebook kısıtlama getirmiş bana. En iyi erkek ölü erkektir’ esprimde nefret suçu bulmuş. Yorumu buraya yazıyorum bu nedenle. Hem Muaz da sevinir.

    1. AvatarAlaattin Diker Cevapla

      Teşekkür ederim yorum için. İtiraz hakkınız var. Mizah yazarı olduğunuzu ve ironi yaptığınızı belirtin. Kaldırırlar. Algoritmalar bazı kelimeleri mota mot okuyor..

  2. AvatarAlaattin Diker Cevapla

    Teşekkür ederim yorum için. İtiraz hakkınız var. Mizah yazarı olduğunuzu ve ironi yaptığınızı belirtin. Kaldırırlar. Algoritmalar bazı kelimeleri mota mot okuyor..

  3. AvatarHatice Gündoğan Cevapla

    Keyifle okudum. Gözlemleriniz ve entellektüel birikiminiz ile bizi şehirde güzel bir yolculuğa çıkardınız. Paris’in edebiyatımızda ve edebiyatçılarımızın gönlünde farklı bir yeri var. Haklısınız. Edebiyatçıların Paris’teki aşk ilişkileri konusuna bir katkıda bulunmak istiyorum. Bu yönüyle Paris’i ilk keşfedenlerden ve çekinmeden dile getirenlerden biri Abdülhak Hamit olabilir. Divaneliklerim adlı kitabında bahsettiği üzere Lucia, Enghien ve Valentine adlı kadınların kalbine girerek “Paris’te aşk başkadır.” sözünün hakkını vermiş galiba. Selamlar…

    1. AvatarAlaattin Diker Cevapla

      İlginiz ve dikkatiniz için ben de teşekkür ederim. Abdülhak Hamit’in “Belde yahut Divaneliklerim” kitabında yer alan şiirleri buldum. Dikkatli bir şekilde okuyacağım. Onun Paris’de diplomat olarak bulunduğu yıllarda Paris, Prusya ordusunun kuşatması altında zor günler yaşıyordu. Ardından 1871 isyanı çıktı zaten. Acaba o günlere dair yazısı var mıdır?

  4. AvatarHatice Gündoğan Cevapla

    Gecikmiş cevap için kusura bakmayın. Paris’in işgal ve isyan dönemine dair Hamit’in bir yazısını şu an hatırlamıyorum. Hamit’in Paris’te bulunduğu yıllarda yazdığı veya yazmayı planladığı eserleri: Nesteren, Eşber, Sardanapal, Tarık İbn Ziyad, Divaneliklerim, Liberte, İbn Musa, Sahra ve Belde. Belki bu eserlerin satır aralarında söylediğiniz döneme ait ip uçları bulunabilir. Fakat şunu da biliyorum ki Hamit Paris’in siyasî güncelini eserlerine yansıtmaya çekinmiş. Çünkü cumhuriyetçilere yapacağı herhangi bir göndermenin padişahın hoşuna gitmeyeceğini düşünmüş. Buna özen göstermesine rağmen Nesteren adı eseri yüzünden Paris’teki memuriyetine son verilmiş. Belki Hamit’te o dönemle ilişkilendirebilecek bir etkiyi göz önünde bulundurabiliriz: Victor Hugo tesiri. Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde, Hamit’teki Victor Hugo etkisinin Hazine-i Evrak kitabıyla başladığını, Hugo’dan felsefe, ölüm, melek, deniz gibi konuları temalaştırırken etkilendiğini söylüyor. Konu hakkında bildiklerim bundan ibaret. Sağlıcakla kalınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir