Bukowski’nin Vesikalı Kiracıları

On bir ay sonra yeniden aynı güzergah üzerinde seyahat ediyorum. Geçen yıl Eylül ayında Hece Dergisi’nin Marks özel sayısı için -Marx yılı dolayısıyla açılan sergileri gezmek ve törenleri izlemek için- Trier‘e gittim. O zaman Rhein Nehri boyunca arabayla yolculuk etmiştim. Bu kez ise trenle gidiyorum o yolu.

Andernach, Rhein nehrinin sol yakasında bulunan bir taşra kenti. 2000 yıl önce ortasından ırmağın geçtiği Nuewied havzasında kurulmuş. Şehri ünlü kılan müthiş sanayisi değil. Kentin ne iki bin yataklı şehir hastanesi ne de şehir dışında bulunan atom santrali Onun kadar biliniyor, tanınıyor.

Şehrin yetiştirdiği en ünlü ve neredeyse herkes tanınan kişisi 16 Ağustos 1920 yılında burada doğan Amerikalı Yazar Karl-Heinz Bukowski, nam-ı diğer Charles Bukowski. Belediye, Aktien Strasse 12 adresinde bulunan doğduğu eve 1978 yılında bir tabela asarak onu onore etmiş. Zira yazar aynı yıl doğduğu şehir Andernach’ı karısı Linda ile birlikte ziyaret ediyor. Doğduğu evde birkaç şişe deviriyor. Bukowski bu ziyâretin hatıralarını “Öküz Turu” kitabında uzun uzun anlatır…

Mobilyaların bile değişmediği o evde amcası Henrich ile buluşmuş, kucaklaşmış, sahilde birlikte dolaşmış ve gazetecilere değişik pozlar vermiştir. Ama Rhein Nehrini kitabında bir tek satır ile anar. Halbuki ‘Vater Rhein’ Alman halkının gözünde Ganj nehri kadar kutsaldır: “Vardığımda Rhein taşmıştı. Yüzyılın felaketi diyordu Almanlar. Zaten nereye adım atsam iklim şartları alt üst oluyor. Bir keresinde Illinous’a okuma günüm için gittim. Ardımdan Tornado fırtınası çıktı. Toplantıyı düzenleyen şair öldü. Gittiğim yerden sağlam çıkıp çıkamayacağımı bilmediğim için yüksek ücret talep ediyorum.”

Bu ziyaretinde Köln‘ü de ziyaret eder yazarımız. Kazandığı ünün, şöhretin tadını uğradığı her mekânda doyasıya çıkarır. Şehrin ünlü birası ‘kölş’e bayılır. Kaldığı otelin barında sabaha karşı yasaklı ”Almanya herşeyin üzerinde” ulusal marşını söyleyerek günü karşılar. Allah’tan eski nesil Almanlar uyanıktır. Ayık olmasalar da kendisine iştirak etmezler. Otelin sahibi korkudan koşar gelir yanına. Koluna girer, Karnaval mevsimi söylenen neşeli şarkıları söylemeye başlar. Diğer müşteriler de onlara eşlik ederler: “Şarkı sözleri hoşuma gitmişti. Gerçi ne anlama geldiklerini bilmiyordum ama sevdim.”

Elbette sevecek. Namık Kemal‘in “Fıtrat değişir sanma”! diye haykırması boşuna değil. Başka bir kaynaktan okuduğumuza göre; Bukowski Andernach Şehir Mezarlığı‘na da gitmiş ve orada yatan akrabalarını ziyaret etmiştir. Çoğunun mezar taşı 1944 ya da 1945 tarihli olup üzerlerine ‘vatanları için öldüler’ kaydı düşülmüştür. Muhtemelen o akrabalar aynı zamanda ‘Führer’ için öldüler!

Kitap sayfaları arasında tam kaybolmuşken anonsla irkiliyoruz. Birkaç dakika içerisinde Andernach Garına gireceğimiz bildiriliyor. Telaşla trenden iniyoruz. Allah’tan elimizde fazla yükümüz yok, ancak vaktimiz dar.

Yürüyeceğimiz mesafe tren garına uzak değildi. 400 metre kadar uzaklık. Vakit çok da erken değildi ama yol üzerinde hiç kimseye rastlamadım. Fazla aramadan ünlü Amerikalı Yazar Charles Bukowski‘nin doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği evi buldum. Ağustos ayı olmasına rağmen hava kapalıydı. Yağmur neredeyse atıştırmaya başlamıştı. Evin etrafında biraz dolaştım. Farklı açılardan birkaç fotoğraf çektim. Ancak yalnızım ve öz çekimlerde de mahir değilim. Uzun topuklu ayakkabılar giymiş genç bir hanımın yokuş yukarı çıktığını gördüm. Şaşırdım. Alman kadınları dışarı çıkarken pek makyaj yapmazlar. Genç bayan aşırı boya sürmüştü yüzüne ve gözlerine. Saç rengi ise yabancı olduğunu büsbütün ele veriyordu. Kadının fırından geldiği belli. Tek eliyle tuttuğu ekmek torbasını sallayıp duruyor. Küçük kahvaltılık ekmekler bunlar. Kapı önünde yüz yüze geldiğimizde özür diledim. Yabancı, yalnız ve yazar Bukowski‘nin bir hayranı olduğumu söyledim. Plaket önünde bir resmimi ‘almasını’ rica ettim. Gülümseyerek ‘ok, tatlım’ dedi. Ciddiyetimi bozmadan bakıştık. İki kez üst üste deklanşöre bastı. Elime makinayı tutuşturup ‘çavv’ demeyi de ihmal etmedi.

Çekilen resimleri kontrol ederken yüzümü buruşturup duruyordum ki birden kapının önünde duran postacıyı fark ettim. Mektupları hem posta kutularına atıyor hem yüzüme doğru sırıtıyordu. Bizi görmüştü sanırım. Göz ucuyla selâmladım. “Keşke siz çekseydiniz” diye seslendim. Çok geçmeden binada fahişelerin oturduğunu da öğrenmiş oldum. Tepkisiz kalarak umursadığımı belli etmedim. Ne yalan söyleyeyim! İçimden; ‘yaşayıp görseydi ne kadar mutlu olurdu Bukowski’ diye geçirdim.

Aktarma yapacağım trenin hareket etmesine 15 dakika kalmıştı. Hızla yokuş aşağı yöneldim, yüz metre yürüdüm, sonra sağa saptım. Gara umduğumdan çabuk gelmiştim. Öğrencilik yıllarında gezdiğim Andernach sokaklarında belki Bukowski‘nin ruhu hâlâ dolaşıyordur. Kimbilir? O yolları tekrar kat etmek ister miydim bilmiyorum. İstasyonun oturulabilecek tek mekânında ilginç bir reklam panosu asılıydı. Limonata akan bir ırmak olarak tasavvur ediliyordu Rhein. Bukowski olsa kesinlikle viski olmasını isterdi. Ömrünü cinsellik ve içki üzerine kurmuş bu kaba saba adamın kitapları Almanya’da tam 4 milyon adet satmış. Asıl merak konusu bu olmalı aslında değil mi?

60’lı 70’li yıllarda Solcu Kültür Avrupa’da, sahte muhafazakârlığa karşı, gerçek insanlar ve gerçek seslerden oluşan bir arayış içerisindeydi, yani edebiyat dünyasında yeni bir ‘kanon’ oluşturmak istiyorlardı. Postacı Charles Bukowski, Bertolt Brecht‘in ortaya attığı “okuma işçisi” kavramının devrimci bir yankısı olarak keşfedildi. Bukowski için entelektüel emekçi diyemeyiz çünkü.

Ayrıca Bukowski‘nin etrafında toplanan taşralı okuyucular kapitalizm açısından ‘provokasyon’ olarak kabul edildi. Bu nedenle Charles Bukowski ile ilgili en ilginç şey bence kitaplarından çok onu kuşatan yanlış anlamalardır. Almanya’nın tarihine edebi bir fenomen olarak girmiş, ama edebi yönü fark edilmemiş bir yazar olarak kalmıştır O.

Bukowski, ilerici, devrimci kültürün bir temsilcisi olarak iyi paralar kazanmış ancak özünde muhafazakârlık barındırdığı anlaşıl(a)mamış bir yazar. En mutlu olduğu anlar at yarışları. Çünkü yalnızca kendisiyle dayanışma halinde yaşamaktadır. İçinden çıkıp geldiği yoksulluk değildir sinirlerine dokunan. Taşralı yoksulların aptallığına katlanamaz en çok. Yasantısının insanları rahatsız ettiği düşünülür hep. Taşralılığın gözü kör olsun!

Mevcut koşullara en hızlı uyan ve esnek olan kişi O’dur. Ama kimse anlamaz.

Alaattin DİKER

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir