Coğrafyanın Yitik Masalları: Dalköprüler

Birinden her zaman hayatta kalmak için, diğerinden ise dün işgal etmek, bugün de adrenalin için geçilen köprüler bize ne anlatıyor?..

Köprüler de tıpkı insanlar ve kentler gibi ait oldukları coğrafyanın öyküsünü taşır, kimliğini yansıtır. Köprüçay’ın üzerinde kimi zaman dönemin egemenlerinin, kimi zaman da yerli halkların inşa ettiği köprüler bize dünden bugüne pek çok öykü anlatıyor. Coğrafyanın üretimi, üretimin kültürü ve inancı belirlediği zaman çizgisinde sıradan ve sivil yaşamın gündelik öyküsünü barındıran dal köprülerde en az Roma’nın, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın taş köprüleri kadar geçmişin anısına saygıyı hak ediyor. Çünkü bu coğrafyada binlerce yıldır kurulup yıkılan imparatorluklar, o dal köprüleri inşa eden ellerin ve yüreklerin üzerinde yükseldi ve düştü…

KÖPRÜÇAY’IN DALKÖPRÜLERİ VE TAŞ KÖPRÜLERİ

Isparta-Yukarı Köprüçay Havzası’nın koyunundan akan Ayvalı Çayının üstünde eski bir dal köprü… Ayvalı Çayı, Isparta Dedegöl Dağının koynundan doğup, bünyesine irili ufaklı pek çok dereyi de katarak binlerce yılda oluşturduğu derin kanyonların arasından geçer. Yakın zaman öncesine kadar iki yakasını kartalların, kızıl akbabaların beklediği, uçurumlarında yabani dağ keçilerinin hüküm sürdüğü Kasımlar Kanyonunu geçerken ‘Köprüçay’ adını alan nehir, yine büyüklü küçüklü dal köprülerin altından akarak Antalya sınırlarına girer.

Köprüçayın kıyısındaki yerleşimlerden biri olan Darıbükü köyünün büyük bölümü bugün bölgede inşa edilen Kasımlar Barajı’nın suları altında kaldı.

ROMA DÖNEMİNDEN KALMA OLUK KÖPRÜ HALEN AYAKTA

Değirmenözü ve Çaltepe köylerinden geçerken iki yakasındaki arazilere yaşam veren nehre adını veren köprü, bugün Köprülü Kanyon Milli Parkı’na da adını veren Roma döneminden kalma ünlü Oluk Köprüdür. Antik çağda Pisidya olarak anılan bu bölgenin önemli kentlerinden biri olan konglomera kayalıklarıyla çevrelenmiş, dağların koynundaki Selge’ye ulaşımı sağlamak yapılan köprülerden biri olan Oluk Köprü bugün halen ayaktadır. Yaklaşık 2 bin yıldır Köprüçay’a sırdaşlık eden Oluk köprünün altından gök mavisi rengiyle akıp giden nehir, Antalya’nın Serik ve Manavgat ilçelerinin sınırlarını çizerek, ünlü Aspendos kentinin kıyısından, bir başka tarihi köprüyü de selamlayarak geçip Akdeniz’e karışır…

Zindan Mağarası, Köprüçay’ın doğduğu bölgede Aksu ilçesi yakınlarında yer alıyor. Mağaranın önündeki Nehir Tanrısı Eurymedon’a adanmış kutsal alan, Timbriada antik kentinin kült merkeziydi.

NEHİR TANRISI EURYMEDON’A ADANMIŞ BİR KUTSAL ALAN

Bugün enerji ya da sulama bahanesiyle birçoğuna kelepçe vurulan nehirler, geçmişte tanrısallık atfedilen doğal alanlardı. Anadolu’da çoğu nehrin bir tanrısı vardı. Köprüçay’ın tanrısının adı da Eurymedon’du. Nehrin kaynağını aldığı Isparta Aksu’da bulunan ünlü Zindan Mağarasının önünde Nehir Tanrısı Eurymedon’a adanmış bir açık hava tapınağı (kutsal alan) vardı. Bu alanda 1977 yılında yapılan tünel inşaatının çalışması sırasında Tanrı Eurymedon’un bir heykeli bulunmuştu.

Nehir Tanrısı Eurymedon’un heykeli, 1977’de Aksu’daki Zindan Mağarası çevresinde bulundu.

NEHİR TANRISI HEYKELİNDEKİ YAZIT ÇÖZÜLÜYOR

Isparta Müzesinde sergilenen Nehir Tanrısı Eurymedon’u betimleyen heykelin ayaklarından birinin altında içinden suların döküldüğü kova, diğerinin kıyısında ise balık figürlerinin bulunması dikkati çeker.

Daha önce görüntülediğim bu heykelin yazıtını, 2012 yılında Prof. Dr. Sencer Şahin’den okumasını rica etmiştim. 2014’te yitirdiğimiz değerli bilim insanı ve eski çağ dilleri uzmanı olan Prof. Şahin, eski Yunanca dilindeki yazıtı günümüz Türkçesine çevirip iletmişti.

Prof. Dr. Sencer Şahin’in çevirisine göre İ.S. II. Yüzyılda yapıldığı sanılan heykelin kaidesi üzerindeki yazıtta şunlar yazılıydı:

Anadolu’nun kültür mirasının doğru biçimde anlaşılmasına ilişkin değerli çabaları olan Prof. Dr. Sencer Şahin, eski çağ dilleriyle yazılmış pek çok yazıtı günümüz diline çevirmişti.

“ΕΥΡΥΜΕΔΟΝΤΙΘΕΩΕΠΙΦΑΝΕΙΤΟΑΓΑΛΜΑΗΠΟΛΙΣΕΚΤΩΝΙΔΙΩΝΑΝΕΘΗΚΕΝΔΙΑΕΠΙΜΗΛΗΤΟΥΑΤΤΑΛΟΥΓΑΤΤΑΛΟΥ”

(YERYÜZÜNE ZUHUR EDEN TANRI EURYMEDON’A BU KUTSAL HEYKELİ KENT KENDİ KASASINDAN HARCAMA YAPARAK ADADI. ATTALOS OĞLU ÜÇÜNCÜ ATTALOS HEYKELİN DİKİMİNİ SAĞLADI).

Nehir Tanrısı Eurymedon’un ayaklarındaki kova ve balık betimlemeleriyle kaidesi üzerindeki yazıt.

GEÇMİŞİN SİVİL MİRASI NEDEN GÜNÜMÜZE ULAŞMIYOR

Nehirler coğrafyanın hafızalarıdır. Sadece su kaynağı oldukları için değil, aynı zamanda yarattıkları yaşam ve üretim olanaklarıyla binlerce yıldır inançtan kültüre tarihin akışını belirledikleri için de önemlidirler. Anadolu’nun bütün ulu nehirleri gibi Köprüçay’ın bu tanrısallık atfedilen köklü geçmişinin yanında bir de bugüne fazla ulaşmamış, yazıtları, heykelleri, görkemli anıtsal yapıları bulunmayan ‘sivil mirası’ vardır.

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde, Yukarı Köprüçay Havzası’nda eski dal köprülerden biri. Belence köyü yakınlarındaki dal köprü zamana direniyor…

KÖPRÜÇAY’IN SİVİL MİRASININ BİR PARÇASI OLARAK DAL KÖPRÜLER

Yazının başında sözünü ettiğimiz ‘Dal köprü’, bu sivil mirasın sadece bir parçası. Luwilerden Hititlere, Seleukoslardan Roma’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya sürüp gelen binlerce yıllık kültürel gelenek, kırsal coğrafyada kentlere göre çok daha yavaş değişir. Torosların zorlu ve sarp vadilerinin içinden akan nehirler tıpkı Köprüçay gibi coğrafyayı dantel dantel şekillendirir. Zaman, suyun sabırla taşa galip gelişine tanıklık eder ve vadilerin koynunda yaşayan halklar hemen her dönemde devletten, egemenlerden pek de bir şey beklemeden bu zorlu nehir yataklarının üzerine basit köprüler yaparak varlıklarını sürdürdüler. Tarihin her döneminde egemenlerin yaptırdığı köprülerin, mabetlerin, kamusal yapıların birer kitabesi oldu ve geleceğe not düşüldü. Oysa Dal köprüler tıpkı dilden dile, kulaktan kulağa söylenip anlatılarak aktarılan masallar gibi sıradan insanların ellerinde hayat bularak anonimleşti. Bu basit yapıları naif ve etkileyici kılan da bu özellikleri; hem herkesin, hem de hiç kimsenin.

Anadolu’nun kültür mirasının doğru biçimde anlaşılmasına ilişkin değerli çabaları olan Prof. Dr. Sencer Şahin, eski çağ dilleriyle yazılmış pek çok yazıtı günümüz diline çevirmişti.

PLANINI VE PROJESİNİ COĞRAFYANIN BELİRLEDİĞİ KÖPRÜLER

Nehrin ve topografyanın en uygun yerine karşılıklı iki duvar örülmesiyle başlar dal köprünün öyküsü. Eğer mesafe uzunsa bir duvar da nehrin ortasına örülür ve üzerine iki kuru ağaç gövdesinin boylu boyunca yerleştirilmesiyle sürer bu basit ve en eski inşa yöntemi. Ağaç kirişler sabitlendikten sonra artık sıra aralarını dallarla doldurmaya gelmiştir.

Bulunduğu bölgede ne varsa, meşe, çam, gürgen, ardıç, çınar gibi ağaçların kalın dalları ya da biçilmiş tahtalarıyla döşenen köprünün tabanındaki boşluklar da daha küçük parçalarla doldurulur. En sonunda iki yanına korkuluklar yerleştirilen köprü artık nehrin iki yanındaki patikayı birbirine bağlamaya ve üzerinden insanları, keçileri, sığırları, yük taşıyan eşek ve katırları, hatta gece vakitleri tilkiyi-kurdu geçirmeye hazırdır.

KOCASU, YAŞAMI BAŞLATAN VE SONLANDIRAN KUTSAL VARLIK

Yukarı Köprüçay Havzası’nda nehir boyunca belki de onlarca dal köprü vardı. Uzun, ince bir yer sofrası gibi kıvrıla kıvrıla kuzeyden güneye doğru uzanıp giden nehrin kıyısına diz çöküp saygıyla bereketlenen hemen her köyün ekmeği, aşı; evinin duvarına koyduğu taşı, ocakta yakacağı odunu bu sudan geliyordu. Hatta bu yörenin çocuklarının “ana ben nasıl dünyaya geldim?” sorusuna verilen en kolay yanıt, “seni koca sudan tuttuk, su getirdi” oluyordu. Yaşlıları öldüğünde dedesini ya da ebesini merak eden torunlara ise, “Dedeni koca su götürdü” diyorlardı. Koca su, Anadolu’nun çoğu bölgesinde derelerden daha büyük ırmaklara ve çaylara verilen addı ve bu yörede yaşamı başlatan ve sonlandıran tanrısal bir anlam yükleniyordu. Tıpkı binlerce yıl önceki halkların yaptığı gibi…

Köprüçay’a katılan derelerden biri

BİNLERCE YILDIR DALKÖPRÜLERDEN GEÇİP SONSUZA GİTTİLER

Havzanın kuzeyinde binlerce yıldır çok az değişikliğe uğrayarak akıp giden bir yaşam sürerken burada köprüden geçmenin anlamı hayatta kalmaktı. Dal köprüden geçip buğday ekmeye tarlaya, karşı yamaçtaki elma ya da armut ağacına, yayladaki keçiye, kuzuya gittiler. Dal köprülerden geçip gurbete, vatan borcunu ödemeye askere gittiler. Dal köprülerden geçip çoğu zaman savaşa gittiler ve bir daha dönmeyenleri çok oldu. Dal köprülerden geçip hükümet nikâhı kıydırmaya, yeni doğan oğlanı-kızı deftere ‘yazdırmaya’ gittiler. Kırkta bir vukuat çıktığında, pek de çıkmazdı ya; mahkemeye gittikleri de oldu.

Yukarı Köprüçay Havzası’nda, Çukurca ve Beydili köyleri arasındaki eski dal köprülerden biri. Antik çağda bu köprünün bulunduğu bölgede bir taş köprü inşa edilmiş ancak o köprü bugüne ulaşmamış. Bu dal köprü ise bir kaç yıl önce yıkılıp gitti. Bugün hemen güneyindeki orman teşkilatı tarafından beton ve demirden inşa edilen bir köprü hizmet veriyor. Fotoğraf: (Adem Çevikbaş)

YIKILDIKÇA YENİDEN YAPILAN BİR KÜLTÜR MİRASI

Havzanın bu kesiminde yaşamak için köprüden geçiliyordu ve dal köprüler, toprağı dinlendirerek ikili bir üretim biçimini sürdüren bu insanları kuşaktan kuşağa birbirine bağlıyordu. Sel inip bozduğunda, fırtına yıktığında, zaman yıprattığında el birliği ile onarılıyor ve köprünün iki yakasındaki patikalarda aynı ayak izlerinin üzerine yenileri eklenerek yaşam sonsuza doğru akıp gidiyordu.

Köprülü Kanyon’a ve nehre adını veren Manavgat’taki ünlü Olukköprü. Roma dönemine tarihlenen köprü yaklaşık 2 bin yıldır ayakta. Halen hem yaya hem de taşıt trafiğine hizmet veriyor.

KUZEYDE YAŞAMAK, GÜNEYDE ADRENALİN İÇİN GEÇİLEN KÖPRÜLER

Bugün Havzanın güneyinde ise Roma döneminin egemenlerinin yaptırdığı görkemli taş köprülerden daha çok adrenalin ve haz için geçiliyor. Havzanın iki ayrı bölgesinde sanki ayrı ayrı zamanlar yaşanıyor gibi. Kuzeyde halen tek tük de olsa dal köprülerden geçip patika yollarda yürüyen ayaklar yaşamı kovalama telaşını sürdürseler de, güneydeki taş köprünün üstünden geçen lüks otomobiller macera ve adrenalin peşinde koşan ve sadece kendi zamanını yaşayan kalabalıkları taşıyorlar.

Olukköprü, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın kültürel ve tarihi kaynak değerlerinden biri.

DAL KÖPRÜLERİ YAPANLAR TAŞ KÖPRÜLERİ YAPANLARA DİRENDİLER

Bağımsızlığın kimi zaman ekmekten, sudan çok daha değerli olduğu bilen bu zorlu coğrafyanın insanlarının sahip oldukları özgürlüklerinin ellerinden gittiği dönemler, her dönemin egemenlerinin yaptığı yollar ve köprülerin inşa edildiği dönemler olmuştu. Anadolu’yu işgal eden Roma’nın garnizonlarını birbirine bağlayan eski taş döşeli yollardan karınca sürüleri gibi Torosların saklı vadilerine yürüyen ordular yerli halkların hem direnciyle karşılaşıyor, hem de onlara karşı acımasız kıyımlar yapıyordu. Bu vadilerde dal köprüleri yapan eller, taş köprüleri yapan imparatorların ordularına direndiler.

AYAKLAR ÇEKİLDİKÇE KÖPRÜLER DE ZAMANA YENİLİYOR

Roma’nın kentleri birbirine bağlayıp daha kolay kontrol etmek ve ticaret, sömürü mallarını taşımak, devletin posta sistemini işletmek ama en önemlisi de kalabalık ordularını sorunsuz hareket ettirmek için inşa ettiği yollar ve taş köprülerin görkemine karşın kimileri bugün yıkılıp gitti. Ancak yerel halkın yaptığı basit ama işlevsel dal köprüler imeceyle sürekli yenilenip onarılarak yakın zamana kadar varlığını sürdürdü. Ancak ayakta kalabilen tek tük dal köprülerin üzerine basan ayaklar çekildikçe yenilenmiyor, onarım görmüyor ve doğadan ödünç alınan tüm malzemeleri geldiği yere karışıp gidiyor. Köprüçay gibi Anadolu’nun birçok nehir havzasında binlerce derede, binlerce dal köprü vardı. Bunların çok azı günümüze ulaşabildi. Ayakta kalanlar da ha yıkıldı ha yıkılacak şekilde direniyorlar. Bir kısmı da demir-beton köprüler yapılmak için devlet eliyle yıkıldı.

Köprülü Kanyon bölgesindeki bir başka tarihi köprü olan Büğrüm Köprü

GEÇMİŞİN SİVİL MİRASI DA KAMUSAL YAPILAR KADAR DEĞERLİDİR

Bugün kültürel miras denilince mimari anlamda ilk akla gelenler geçmişten günümüze ulaşan kamusal yapılar oluyor. Antik çağdan günümüze değin uzanan tiyatrolar, meclis binaları, taş döşeli yollar, köprüler, tapınaklar, kiliseler, camiler ve anıtsal mezarlar oluyor. Geçmişte bu coğrafyada yaşamış halkların kentlerin dışında gündelik yaşamlarını sürdürdüğü köylerde basit evler, çiftlik yapıları ve üretimlerine ilişkin çok az malzeme günümüze ulaşmış durumda. Çünkü daha çok her dönemin egemenlerinin; askerlerin, feodallerin ve dini otoritelerin bıraktığı mimari miras bir tür ‘kültür mirası’ muamelesi görürken halkın gündelik yaşamını sürdürürken ihtiyacı oldukça ayakta tuttuğu basit kırsal mimari doku üzerinden el çekildiğinde hızla yok oluyor.

Köprüçay binlerce yıldır ‘Güzel akışlı su’ olarak anıldı. Son 10 yıldır ise üzerinde inşa edilen yıkım projeleriyle köprüleri gibi güzel akışını da yitirdi.

YOK OLUP GİDEN SADECE HAFIZA DEĞİL

Bu aslında çok büyük bir hafıza kaybı anlamına da geliyor. Neolitikten günümüze sürekliliği olan bir yaşam pratiğinin, içinde bulunduğumuz zaman dilimi içinde herhangi bir koruma ve yaşatma refleksiyle değerlendirilmemesi sadece eskinin hatırasına bir sadakatsizlikle açıklanamayacak kadar büyük bir kayıp.

NE ZAMAN VİRANE BİR DAL KÖPRÜ GÖRSEM AĞLAYASIM GELİYOR

Köprüler de tıpkı insanlar ve kentler gibi ait oldukları coğrafyanın öyküsünü taşır, kimliğini yansıtır. Köprüçay’ın üzerinde kimi zaman dönemin egemenlerinin, kimi zaman da yerli halkların inşa ettiği köprüler bize dünden bugüne pek çok öykü anlatıyor. Coğrafyanın üretimi, üretimin kültürü ve inancı belirlediği zaman çizgisinde sıradan ve sivil yaşamın gündelik öyküsünü barındıran dal köprülerde en az Roma’nın, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın taş köprüleri kadar geçmişin anısına saygıyı hak ediyor. Çünkü bu coğrafyada binlerce yıldır kurulup yıkılan imparatorluklar, o dal köprüleri inşa eden ellerin ve yüreklerin üzerinde yükseldi ve düştü…

Anadolu’nun bir ucundan diğerine tarumar edilen vadilerinde ne zaman virane bir dal köprü görsem, bu ağır unutulmuşluğun ortasında oturup hıçkıra hıçkıra ağlayasım geliyor…

Yusuf YAVUZ

https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...