Denizin Dibinde Güneşi Gördüm

Akşamdan beri mehter dinliyorum. Koridorda karşılaştığım İngiliz turistlerin ‘turkish hard rock?’ sorusunu “yes, all right” yanıtı ile kesiyorum. Hepsi de çakırkeyf. Ahr Vadisi‘nin ünlü şarabını yerinde tatmaya gelmişler. Bense “şarap oldu üzümden, üzüm düştü gözümden” havasındayım. Muhafazakâr bir siyasetçi “şarabın tadından başka her şeyini bilirim” demişti bir zamanlar. Bu turistlerse tadından başka bir şey bilmiyorlar sanırım. Zira yolda yalpalayarak yürüyorlar. Ama boş yere konuşmamış Rudyard Kipling: “Doğu doğudur. Batı batıdır. İkisi hiçbir zaman bir araya gelemez” diye… Öyle coşkuluyum ki, mümkün olsa, otelde duvardan indirdiğim haç yerine Osmanlı sultanlarının portrelerini çerçeveletip asacağım. Yalnız eşimi, üst üste kiliseleri ziyaretlerim işkillendirebilir diye çekinmiyor da değilim. Çünkü hedefimde yine bir Kilise var. Otelden erken ayrılıp Köln‘e geri dönme isteğimi olumlu karşılıyor eşim. Sürekli dağlarda yürümek cazibesini yitirmiş demek ki…

Brück’e yolculuk

Uykumu kendi evimde bir güzel alıp sabah erkenden kalkıyorum. Sırt çantam hazır zaten. Tatilde geçerli aylık bilet boşa gitmesin; aradan bir yeri daha çıkarayım bahanesine sığınıp yola düşüyorum. İstikâmet Düren. Bazı hatlar özelleştirildiği için İngiliz şirketi National Express‘in trenleri hem konforlu hem de internet bağlantılı. Onu bekleyeceğim. Daha önce başka bir sebeple Düren‘e gelmiştim. Kafamda iyi bir fikir vardı. Bu konuyu HECE Dergisi için ayrıca yazacağım. Nobel Edebiyat Ödülü almış yazarlar ile içice geçmiş derin bir mevzu… Yolculuk yaklaşık 35 dakika sürüyor. Düren Tren İstasyonu‘nda aktarma yapmam gerekecek. Yine yerel bir hat ve öğrenciler. Göl kenarında kavis çizerek ve orman içerisinde kaybolarak gidiyor olmamız tek avantaj. Köyüne gelen öğrenci iniyor. Kapıların açılıp kapanması bile ‘alafranga’, yani ‘alaturka’. Yaz aylarında bölgeye yoğun turist akını olduğu için nostaljik bir vagon koymuşlar sanki. Küçük bir araç. Toplasan 100 yolcu almaz. Yarım saat sonra Brück İstasyonu‘na ulaşıyoruz.

Brück İstasyonu + Otobüs Durağı

Hemen yanıbaşına otobüs durağı eklenmiş. Tarifeye göre Belediye otobüsü 13:10’da burada olacak. Yarım daire çizerek içeri ‘dalan’ bir servis aracı üzerime doğru geliyor. Ön camına öğrenci simgesi yapıştırılmış. “Nach Schmidt?” diye soruyorum. Şoför “atla” diyor yalnızca. Bilet dahi sormuyor. Dönerken yine aynı şoföre rastlayacağım ve neşesinin sırrını öğreneceğim: Arkadaş tatile çıkıyor ve son iş gününün keyfini çıkarıyor! Araçta benim dışımda hanımefendi edasıyla oturan iki genç kız daha var. O kadar düzgün ve güzel giyinmişler ki kesin liseye gidiyorlardır düşüncesi geçiyor içimden. Eski bir tekstilcinin gözünden kaçmaz! Üzerlerindeki kıyafetler mağazada değil, butikte temin edilebilir ancak. İlk dikkatimi çeken nokta bu oluyor. Schmidt’e doğru yol alan aracımız, kayın ağaçları arasından sıçraya sıçraya tırmandığı her yokuşu aştığında, aniden karşımıza çıkan güzellikler insanı büyülüyor. Bu kez 480 metre yükseklikte bir dağ köyüne çıkıyoruz. Bir bakıma yayla sayılır ama zorlu bir arazi. 1944 yılında Amerikalılar tarihlerindeki ilk büyük yenilgiyi bu coğrafyada yaşamışlar. Öyle ki, unutturulmak istenen Vietnam‘dan beter bir mağlubiyet.

Şoföre Kilise önünde inmek istediğimi duyuruyorum. Genç kızlar da aynı durakta ineceklermiş. İnerken ziyaret etmek istediğim Kilise’yi elleriyle işaret ettiler. Allah’tan Kilise açık. Doğrusu, bir mâbedin sürekli açık tutulması gerekir. Uzaktan bir kaç poz alıyorum. Gazete ve dergilerde haberi çıkan, hatta üzerine tez yazılan Kilise önündeyim nihayet. Ama beni yalnızca ismi ilgilendiriyor. Türkler ile çok yakın bir bağı var çünkü. “Sankt Mokka” yazısı Kilise’nin ön cephesine kahverengi zemin üzerine beyaz harflerle yazılmış. Elbette çok özel bir nedenden dolayı: Savaş yıllarında insanlar Belçika‘dan getirdikleri kaçak kahveleri orada saklamışlar. Tabii ki, ziyaretçiler artık kilisenin içinde kahve poşetleri bulamayacaklar, aksine kilisenin özel tarihi ve Eifel Doğa Parkı hakkında yeterince kaynak görecekler. Kilise ayrıca diğer Katolik kiliselerden görsel açıdan da ayrılıyor. Her kilisede gördüğümüz güzel tasarlanmış tonozlu tavanlar, görkemli renkli kilise pencereleri yok burada. Yani tamamen sade bir kilise görüyoruz. Yalnızca imkânsızlık, kısaca parasızlık ile ilgili bir durum.

Schmidt’de Mocca Turk Kilisesi

Hikâyesi çok uzun ama. Amerikan ve Alman askerleri 75 yıl önce bugünkü kilisenin bulunduğu yerde şiddetli çatışmaya girmişler. Aralık 1944’te kilise tamamen harabeye dönmüş. Bu yüzden rahip, pazar ayinlerini ahşap bir barakada yapmak zorunda kalmış. Yeni bir kiliseye ihtiyaç var, ama nasıl yapılacak? Bu soru tabii en çok rahibin kafasını meşgul etmektedir. Zor zamanlarda insanlar nedense yaratıcı olurlar ve ellerine geçen her fırsatı en güzel biçimde ve nasıl kullanacaklarını bilirler. II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yeni Almanya kurulurken 1946 yılında yeni bir cephe açılır: Aachen Cephesi. 1953 yılına dek Almanya tarihinin en büyük kaçakçılık olayı bu cephede yaşanır. Belçika’dan 1.000 tondan fazla kaçak kahvenin Almanya’ya getirilmesi söz konusuydu. Kaçakçılık olayının özellikle Eifel bölgesinde gelişmesini anlamak için Schmidt‘in Belçika sınırına sadece 17 km uzaklıkta olduğunu bilmemiz yeterli olur sanırım. Eifel‘da yaşayan pek çok insan kaçakçılık işine bulaşır. Amaçları savaşta yıkılan evlerini yeniden inşa etmektir. Ancak sınırdan içeri 25-30 kiloluk kahve çuvallarını taşımak çok zor ve yorucudur. Normal şartlar altında Schmidt’ten Eupen’e gidiş dönüş -orman içindeki engelli araziden ötürü- iki gün sürer.

1948’de Kaçakçılığa giden köylüler

Eğer gümrük memurları peşlerine düşerse ellerindeki malı yere atmaları veya diğer kaçakçıları beklemeleri gerekmektedir. Çoğu zaman o kadar akıllı hareket ederler ki gümrük memurlarını atlatmak güç olmaz. Buna rağmen 7 yıl süren kovalamaca sırasında 31 sivil ve 2 memur hayatını yitirmiş; 66 kişi ağır yaralanmış. Bu açıdan baktığımızda kaçakçılık bir ‘halk hareketine’ dönüşmüş denilebilir. Bu süreçte Alman ruhu, suça topluca iştirak edilen gecelerde isyan silahını kuşanır, kimse gelişmelere kayıtsız kalmaz. Alman halkını tanımamış kimsenin hayal bile edemeyeceği bir telaş çöker. Çok uzaklarda, ormanın derinlikliklerinde yankılanan buyurgan bir ses gelir umursamaz kulaklarımıza; birden karanlık bir gecede korkuya kapılmış kadınların sesleri yükselir, yürek burkan bir çığlıkla bölünür dolunay. Uzun sürer saniyeler, dakikalar ise bitmez. Führer‘in Alexander Meydanı‘nda kopan tiz sesiyle yıkılır etraf ve o gece sessiz bir hırıltıyla bir ömür daha tükenir. Sabahın köründe bir hanede ana yüreğini eriten feryatlar yükselmektedir, içi kıyılır insanın…

Köy meydanında kaçakçı heykeli

Albert Camus, kendisine ‘en sevdiği on kelime’ sorulunca şairane bir liste çıkarır: “Dünya, acı, yeryüzü, anne, insanlar, çöl, onur, sefalet, yaz, deniz.” Bu köyün geçmişinde tüm bu sayılan unsurlar mevcut. Avrupa’nın ortasında çöl nerede mi? Merak etmeyin onu da anlatacağım. 75 yıl önce bölgede olup bitenler hâlâ unutulmamış. Kilise içerisinde karşılaştığım bir çift aynı merakla gelmişler. Yakınlarda bir kasabada(Heimbach) oturuyorlarmış. Ben de az değilim hani; yıllardır bildiğim bir öyküyü onlara en ince ayrıntısına kadar anlattım, verdiğim bilgilerin karşılığında da resmimi çekmelerini istedim. Elbette Kilise hakkında dilden dile dolaşan efsaneler bunlarla sınırlı değil. Mesela; Belçika’dan getirilen kaçak kahvelerin satışından kadınlar sorumluydu. Motorize polisler yollarda köy arabalarını durdurup yolcuları kontrol edermiş. Nice kadının elinden kahve torbaları zorla alınmış. Satış ücretini tahsil işi ekseriyetle delikanlıların üzerine kalırmış. Bazen vergi memurlarının aracından el konulan kahve torbaları yine zorla geri alınırmış. Bu yüzden sayısız tutuklamalar olmuş tabii ki. Yine o yıllarda Eifel‘a en yakın Köln Cezaevi‘nin ismi ‘Eifel Oteline çıkmış. Özetle; yüksek kahve vergisi sayesinde köy halkı iyi paralar kazanmış. Örneğin; Belçika’da 3 Mark’a satın aldıkları 1 kg. kahve için Almanya’da 10 Mark özel tüketim vergisi ödemeleri gerekirdi. Kilo başına 15 Mark kazandıkları zamanlar olmuştur ancak bu tehlikesiz bir ticaret değildi. Bugün yürüyüş yolu olarak işaretlenen ve ancak tecrübeli bir rehber ile aşılabilecek yollar geceleri kaçakçılık yapmak için kullanılıyordu. Mükemmel şekilde organize edilen gece seferlerinde onlarca kişi sırtlarında kahve çuvalları taşıyordu. Kimi zaman gençler büyük vurgunlar için Amerikan ordusuna ait zırhlı araçları çalarak ambulansa çeviriyor, böylece denetimleri atlatıyordu. Bu olaylar çoğu zaman silahlı çatışmalara yol açıyor ve bazı kaçakçılar emniyet güçlerince ya yaralanıyor ya da öldürülüyor. O zamanlar kaçakçılar da dâhil olmak üzere herkes Pazar ayinine gidermiş.

1947’den itibaren maaşı yalnızca 300 Mark olan Papaz Josef Bayer bu köye atanır. O günkü ekonomik şartlarda maaşı ancak 2 paket sigara için yetmektedir. Her gece Belçika sınırına akın eden cemaatindeki kara koyunları gün geçtikçe tanımaya başlar. Onlar artık savaştan önceki yıllara göre bir hafta içinde toplam bir yıllık gelir elde etmek imkânına kavuşmuşlardı. Kaçak kahve satışları sayesinde, Schmidt‘in yüzü kısa sürede güzelleşir ve halk, kilisesi hâlâ yıkık olan Papaz Bayer hariç, evlerini yeniden inşa eder. Bunun üzerine Papaz Bayer, bir pazar günü aşağıdaki ifadeleri taşıyan özel bir vaaz vermek zorunda kalır: “Ne garip! Siz, sevgili cemaatimin, o kadar çok parası olduğunu ve o yüzden başının çok ağrıdığını biliyorum. Ama benim bambaşka bir derdim var: Benim de borçlar yüzünden başım ağrıyor, hatta saçlarım bile ağarıyor! Çünkü Kilise elimden gitti! “

Schmidt Karnaval Cemiyeti Arması:Kahve içen Türk

Bu vaaz cemaati o derece etkiler ki kısa sürede 56 bin mark yardım toplanır. Bu rakamın 100 bin marka ulaştığını iddia edenler de var. St. Hubert Kilisesi‘nin yeniden inşasını mümkün kılan işte bu yardım paralarıdır. Bu yardımların karşılığında rahibin kaçak kahveleri Kilise binasında sakladığını söyleyenler yok değil. Peki, Kilise St. Mokka adını nasıl aldı? Meselenin bizi doğrudan ilgilendiren yanı sadece bu soru. Yanıtı oldukça basit. O sırada kaçırılan kahvenin cinsi “Mokka Turc” idi. Öncü kuvvetler ve sırtlarında kahve çuvalı taşıyanlar ayaklarına özel yapılmış spor ayakkabıları giyerek “Mokka Türkiye”ye gidiyoruz, yani işe çıkıyoruz derlerdi. Kilise uzun yıllar hep bu isimle anıldı. İşgüzar veya aklıevvel dindarlar burada da ortaya çıkıp; “Mokka Turc”den “Aziz” mi olur?” diyerek sorunu Köln Piskoposluğu‘na taşıdılar.

Kilise ismine ek olarak Schmidt halkına kaçakçılık dönemini hatırlatan başka bir olay daha var: Belçika’dan getirilen kahve paketlerinin üzerinde Türk Başı”(Türkenkopf) resmi bulunuyordu. 1950 yılında kurulan karnaval cemiyeti “Schmedter Grieläächer” arma olarak “Türk Başı” imgesini seçti. Ve şimdi her yıl geçit törenlerinde o bayrak altında yürüyorlar. Cemiyete seçilen isim de ilginç; ‘son gülen tam güler’ anlamına geliyor. Sanki o deyim bizi tanımlıyor. Amatör ligde top koşturan TuS Schmidt futbol takımının forma renkleri de kırmızı-beyaz ayrıca. Bu benim, her zaman anlatmayı sevdiğim bir hikâyedir. Neyse ki, kahve vergisi 24 Ağustos 1953’te büyük ölçüde düşürüldükten sonra kahve kaçakçılığı sona erdi. Fakat yıllar içerisinde kaçakçılık macerası gibi “Sankt Mokka Turc” ismi etrafında bir efsane oluştu. Piskoposluğa rağmen halk bu ismi benimsedi, hatta Kilisenin kapısına yazdırdı. St. Mokka Kilisesi aynı zamanda bir sergi mekânı olarak kullanılıyor. O günlerde “Zorla kaçırıldılar, Açlıktan öldüler, Sahipsiz gömüldüler” başlığı altında yeni bir sergi açılmış ve Alman tarihinin karanlık bir sayfası daha aydınlatılıyordu. Girişteki küçük salonda sunulan tarihi belgeler oldukça iç karartıcı. II. Dünya Savaşı boyunca Alman esaretine düşen 5.7 milyon Sovyet askeri toplama kamplarına atılıyor. Bu teşebbüs en büyük savaş suçlarından biri sayılmaktadır, zira dört yıllık imha operasyonu sırasında esirlerin %60’ı açlık, hastalık veya insanlık dışı muamele yüzünden öldüler. Öldürülen Sovyet askerleri arasında onlarca Türk ve Müslüman askerin bulunduğunu duvara asılan resimlerin altındaki isimlerden öğreniyoruz.

Kilisedeki Sovyet esirler sergisi

Serginin odak noktası, insanlık dışı koşullar altında Eifel bölgesinde köle gibi çalışmak zorunda bırakılan savaş esirleri. Şimdi sıkı durun: Sergi projesi, yakındaki Münstereifel kasabasında görev yapan bir tarih öğretmeninin önerisi ve katkısı ile gerçekleşmiş. Öğretmen Benedikt Schöller tanıtım broşüründe amacını şöyle açıklıyor: “Bu belgelerle St. Mokka’nın cemaati, Batı ve Doğu arasında uluslararası bir anlayışın dogması yönünde önemli bir mesaj iletiyor. Konuyu insanlığın barışa ihtiyaç duyduğu doğru bir zamanda seçtik. Özellikle kriz zamanlarında artan silahlanmanın yol açabileceği ölümcül sonuçlara dikkat çekmek istedik.” Tarih öğretmeni Schöller, anma ve hatırlama kültürüne Nazi rejimi tarafından zulüm görenleri de eklemiş. Böylece, Eifel orman alanı içerisinde açılan ve sözde “alt-insanlar” için öngörülen toplama kamplarında yaşanan acılar dile getirilmiş. Bu resimler, Doğu Türkistan’da aynı işkencelere maruz kalan soydaşlarımız ve dindaşlarımız Uygurları hatırlattı bana. 20. yüzyıl insanlığa aslında şu gerçeği öğretmeliydi: Korku sarmalını denetleyen toplum egemendir. Korkunun seni ele geçirmesine izin vermiyorsan, kendine daha çok güveniyorsundur. Aynı hafta Der Spiegel dergisinde Alman hükumetinin STALAG VI savaş esirleri için Rusya’ya 10 milyon € tazminat ödemeyi kararlaştırdığı haberini okuyacaktık. Müttefiklere ait uçakların ani baskınları sırasında Almanlar, Rur Gölü‘nü yapay olarak sislemek, zehirli kimyasallarla dolu asit varillerini tutuşturmak zorunda kalmışlar; göz gözü görmez bir ortamda esirler, açlık ve hastalık yanında başka nice acılar çekmişler. Schmitt‘in yaşlı köylüleri 1944 sonbaharında esirlere yaşatılan zulmü üzüntüyle hatırlıyorlar: Yemek karşılığında, Rur Gölü sahilindeki ahşap barakalarda tıka basa esir tutulan ‘yaratıklar’, o günlerde çocuk olan bu canlı tanıklara bir dilim ekmek için alyans ve yüzük gibi değerli kişisel eşyalarını bile teklif etmişler. Kısaca; açlıktan ve hastalıktan kurtulmayı umuyorlarmış. Askeri arşivlerde bulunan yeni belgeler bu durumu acıkça kanıtlıyor.

Rur Gölü

Neşeyle geldiğim ‘Aziz Türk Kahvesi’ Kilisesi’nden derin bir hüzünle ayrılıyorum. Kendime gelmek için kendimi doğanın kucağına atacağım. Ağlasam kimsenin ruhu duymayacak ama metanetimi korumalıyım. Kiliseden çıkar çıkmaz ‘Hubertus Tepesi’ levhasının gösterdiği istikameti takip etmeye başlıyorum. Zaten köy yüksekte kurulmuş. Yürürken bir sağıma bir soluma bakıyorum ve ağzım bir karış açıkta kalıyor. Sanki yerden zenginlik fışkırıyor mübarek! Dağ başını duman almış; şatafatlı villalar ve oteller Schmidt‘e sıralanmış! Sordum; kişi başına konaklama ücreti 100 €’dan başlıyor, üstelik yemek içmek hariç! Yazın gelirsek eğer, başka bir çare düşüneceğim artık. İki yüz metre yürüdükten sonra ‘Schöne Aussicht’ noktasına varıyorum. Muhteşem bir manzara karşısında şaşkınlık kapladı beni, adeta dilim tutuldu.

Sağ elimin işaret parmağını rüzgâra çarparak “Aaaa! Denizz…” diye yutkundum. Aklıma “Önümüzdeki tepeyi aşınca denizi göreceksin. Sakın şaşırma.” mısrası geldi. 1942 yılında yazdığı kısa şiirle beni uyaran kişi elbette Orhan Veli‘den başkası değil. Ayaklarınız altında uzanan Eşenauel Sahili ve Limanı’nın insanı etkilememesi, hayrete düşürmemesi imkânsız. Hele buradan geçen bir şair olursa, depreşen duygular hemen şiire dönüşür. İşte, önümde toprak ana çocuğunu doyurmak için göğsünü açmış bekliyor. Yüksek tepeler üşüyen evladını ısıtmak isteyen bir annenin dudakları misali soluyor… Schmidt, büyükşehir hayatından bıkanlar ve su sporu tutkunları için adeta bir cennet. Eifel Tabiat Parkı‘nın ortasında ve Rurtal Barajı‘nin kuzeyinde uzanan bir dağın yamacına kurulmuş şirin bir köy. Göl seviyesinden 480 m yükseklikte ve etrafı kayın ormanları ile çevrili. Dağ iklimini özleyenlere tertemiz bir hava sunuyor.

schmidt köyünde bir villa

Öte yandan Schmidt, doğrudan yere ulaşan iki ırmak Kall ve Rur‘un derin ve dik vadileri ile kesişmektedir. Köy sakinleri, savaştan sonra köylerini büyük bir sevgi ve titizlikle yeniden imar ve inşa etmişler ki evler birer sanat eseri gibi gözümün önünden geçiyor. Halbuki “Sanat bir yalandır” der Pablo Picasso. “Gerçeği daha iyi anlamamızı sağlayan bir yalan”. İşte o yalan dünyalardan biri anlaşılan Schmidt‘de kurulmuş. O yalan dünya belki Neşet Ertaş‘ın dillendirdiği ‘yalan dünya’nın ta kendisidir. Kim bilir? Tarih insanları öyle bilinçlendirmiş ki memleketlerine duydukları sevgi hala canlı duruyor. Bu yüzden kitle turizminin burada şansı yok. Özellikle doğa aşıkları uygun gördükleri tarihte ve kendi isteklerine göre burada bir tatil ayarlayabilir. Güneşin açıp açmadığına ya da havanın yağışlı olup olmadığına bakmaksızın tatil yapmak her zaman mümkün. Doğa etkinlikleri -günlük gezi, hafta sonu eğlencesi veya yürüyüşü- için Schmidt ideal başlangıç ​​noktasıdır. Bana çarpıcı gelen şey, kaçakçılık olayından ziyâde -özellikle 75 yıl sonra- “Aziz Türk Kahvesi Kilisesi” söylentisinin hâlâ yoğun şekilde hatırlanmasıdır. Öyleyse biz de hatırlayalım: Yaklaşık 500 yıl önce Papa VII. Clement, Katoliklerin kahve içmesine şöyle onay verir: “Bu şeytan iksiri o kadar lezzetlidir ki, onu kafir Türklere bırakmak utanç verici olacaktır.” Hubertus Kilisesi‘ni halkın “Aziz Mokka” olarak vaftiz etmesi sebebsiz değil yani. Günümüz Almanya’sı mesela her yıl 1200 ton kuru kahve ithal ediyor, kişi başına Almanya’da yılda 162 litre kahve tüketiliyor, kahve tacirleri yılda 4 milyar € ciro yapıyorlar. 17:50 deki son otobüsü kaçırmak işime gelmez. O yüzden durağa biraz erken gelmişim.

Köy kahvesinde otobüs beklerken

Tam karşıdaki kafeye geçip oturuyorum. Tezgâhda dikilen bayan bana doğru derin bir bakış atıyor. Önce karakafa olduğum içindir diye içimden geçiriyorum ancak burası aynı zamanda ekmekçi. Sanıyorum kendim ısmarlamam gerekecek. Ziyâret gerekçemi kısaca özet geçiyorum, otobüs beklediğimi belirtiyorum. Meraklarını yenmek istiyorum çünkü. Üstelik bir yabancının bu köye yerleşmesi ya da burada yaşaması için şartlar uygun değil. Kahvemi içiyorum. Beklemeye başlıyorum. Otobüsün kalkış saati gelmeden ayağa kalkarken iş yeri sahibi olduğunu sandığım bayanın tezgâhtar kıza göz kırptığını fark ediyorum. Tamam, diyor tezgâhtar kız. Israrcı olmadan işyeri sahibine dönüp teşekkür ediyorum. Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı olduğunu biliyorlar mıydı acaba? Sanmıyorum. Ama Schmidt, seni çok sevdim. En çok da alageyiklerini özledim ben. Bir bahar sabahı tekrar görüşeceğiz, bir yaz akşamı tekrar buluşacağız, bir sonbahar günü tekrar kavuşacağız! Hiç kuşkun olmasın…  

Yeryüzünde Nazi zulmüne uğrayan kurbanlar tablosu önünde

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir