Eylül Giremez Düşlerime

Cochem…

Burası gerçekten bir masal ülkesi. Aşağı Mosel’deki en önemli tatil merkezi olması hiç de sebepsiz değil. Büyüleyici sokaklar ve tarihi ahşap evler ile bezenmiş olan ‘Altstadt'(Şehir Merkezi) Ortaçağ’dan kalma pazar meydanına çıkıyor. Şehrin tam ortasında yükselen tepenin üzerindeki Reichsburg kalesi sanki yukarıdan insanları izliyor.

Cochem, Koblenz’den yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta. Anayol doğrudan Mosel nehri boyunca ilerlediğinden, yolculuk bile başlı başına bir olay sayılır. Cochem’e vardığımızda Mosel kıyısında bulunan tren istasyonu yakınında hemen bir park yeri bulduk ve 6.000 nüfuslu sakin olarak ‘bilinen’ Cochem merkezine doğru yürümeye başladık. Şarapları ile ünlü kasaba öyle çok büyük değil; Mosel kıyısından ilerleyerek yüz adımda merkeze ulaşabilirsiniz. Ve güzel manzaralar ile karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz.

Cochem Tren Garı

Pazar meydanı, sevimli ahşap evler ve dar sokaklar beğenilmeyecek gibi değil ve bana biraz Elsas’ı hatırlattı. Öğlen sıcağında oturduğumuz Cafe-Bistro’da  seçtiğim lezzetli ‘Tarte aux fromages’ sadece bu fikrimi pekiştirdi diyebilirim. Elbette her yerde olduğu gibi görülmesi gereken tarihi bir kilise vardı: Martin Kilisesi, barok kubbesiyle içeriden oldukça yalın gözüküyor. Gözümüze çarpan tek şey , Amerikalı sanatçı Graham Jones tarafından 2009 yılında tasarlanan ve özellikle güneş ışığı vurunca parlayan renkli pencereler oldu.

Cochem’in dar sokakları

Tarihi pazar meydanından bir dağın kenarında bulunan Capuchin manastırına giden merdiven de oldukça cazip. Bu noktada Mosel köprüsü ve karşı kıyıya erişen harika bir bakış açısına sahipsiniz. Yakınında bulunan 1810’dan kalma tarihi hardal değirmeni (ve müzesine) uğramanızı tavsiye ederim.

Bal hardalından sarımsaklı ve körili hardala kadar bin bir çeşit hardal, özellikle tesis içi değirmende öğütülüyor ve toprak kaplarda paketlenip satışa sunuluyor.

Bu arada, satıcı bayan, hardalı asla buzdolabında saklamamamızı öğütlüyor zira soğuk uçucu yağları yok edermiş! Ancak hardal fabrikasında fotoğraf çekmek yasaktı, aldıkları bu önlemle benzer bir tesisin başka bir yerde kurulmasının önüne geçtiklerini düşünüyorlar…

Cochem’in ismi tarihte ilk kez 866 yılında bir belgede geçiyor ve buna göre buradaki manastıra bir dizi mal verilmiş. 1294 yılına kadar Cochem bir imparatorluk mülkü sayılmış ve ticari gemilerin gümrük işlemleri burada gerçekleşmiş.

1332’de Cochem şehir olma hakkı kazanmış ve kale sahipleri ‘soylu’ olarak kabul edilmişler. Ama Cochem aynı zamanda talihsizliklerden başını kurtaramaz; en kötü yıllar 1688 ve 1689’da Fransızların Mosel vadisini işgal ettiğinde yaşanır. Şehir bu saldırılardan zarar görmekten kurtulamaz. Savaşları bir yana koyarsak; bölgede edindiğim izlenim, medeniyeti Romalıların, modernliği de Fransızların getirmiş olduklarıdır.

Cochem Hardal Müzesi

18. yüzyılda Cochem daha çok el sanatları ve ticaret merkezi haline gelir. 19. yüzyılın başlarında turizm canlılık kazanır. Ve böylece Cochem, Mosel yöresinin ilk turizm merkezi olur. Yabancı bir seyyah, Prusya’da en fazla meyhanesi olan şehir olarak duruma çok şaşırır. Ama Cochem’e anlam katan asıl İngiliz turistlerdir!

Goethe‘nin Mephisto’su bu olguya aşinadır:

“İngilizler mi buradalar?

Zaten savaş alanlarını, şelaleleri, yıkık surları,

Çoğu sıkıcı yerleri arayıp bulmak için çok seyahat ederler;

Buralar, tam onlara uygun bir hedeftir.”

Mosel Nehir Turu

İngiliz şairler ve sanatçılar Mosel vadisindeki doğal güzelliklerinin gerçek kâşifleridir, 19. yüzyıl başından beri bölgeyi düzenli ziyaret ediyorlardı. Waterloo Savaşı’ndan(1815) sadece bir yıl sonra, Londra’dan Köln’e ilk kez bir vapur kalktı ve aynı yıl, 1816’da, İngiliz şair Lord Byron Ren Nehri’ni görmeye geldi ve Drachenfels hakkında şiir yazdı. “Drachenfels Kalesi’nin Kayalıkları” başlıklı şiiri, sayısız İngiliz turistin bölgeye akın etmesine yol açtı. Korku ve gerilim ile şekillenen çağdaş İngiliz edebiyatının temeli burada atıldı bir bakıma. Bu romanlardaki öyküler, ürkütücü kale kalıntıları, harap manastırlar ve köşeli şehir surları içinde geçiyordu.

İki tepe arasında bir halat köprü

Özellikle Ren ve Mosel vadileri, eski şehirleri ve sayısız kaleleri ile Mary Shelley’nin Frankenstein’ına benzer romanlar için ideal bir ortam ve altyapı sunuyordu. Buna bağlı olarak, Napolyon döneminden önce bölgeyi ziyaret eden ilk İngiliz ressamlar, abartılı ve uçuk doğa manzaraları çizdiler. Napolyon döneminde ise neredeyse hiç İngiliz sanatçı Mosel’e gelmedi; sayıları ancak 1815’ten sonra tekrar arttı. Hızla büyüyen piyasa için resimli seyahat rehberleri hazırladılar. Mesela 1820’lerin sonunda her yıl 30.000’den fazla İngiliz, ​​turizm sektörünün göz bebeği haline gelen Ren ve Mosel’e gelmiştir.

Ziyaretçilerin romantik resimlere olan taleplerini karşılamak için çok sayıda sanatçı onları takip etti. Ünlü ressam Clarkson Stanfield onlar arasındaydı. 1836 gibi erken bir tarihte, Londralı bir yayıncı adına nehir manzaraları  çizmek için Mosel nehrine yelken açtı. Ertesi yıl, yarısı Mosel bölgesinden motifler içeren “Mosel ve Ren Üzerine Eskizler” başlığı altında 30 eserlik çalışması yayınlandı.

Deniz ve peyzaj ressamı olarak ülkesinde adından çok söz ettiren Stanfield (1793-1867), 19. yüzyıla ait Mosel’in en güzel görüntülerini bu eserle geleceğe miras bıraktı. Mosel tabloları o zamanlar İngiltere’de mutlak bir yenilik sayılıyor ve Londra Kraliyet Akademisi’nin düzenlediği sergilerin ayrılmaz bir parçası kabul ediliyordu.

Ehrenbreitstein Kalesi, tarihi nedenlerle Ren Nehri’nin en güzide noktalarından biriydi ve Napolyon’a karşı savaştaki rolü nedeniyle, İngilizler için çok  anlam taşıyordu.

Sergilerde, değişik bakış açılarıyla resimler çizen James Webb (1825-1895), George Clarkson Stanfield (1828-1878), Thomas Miles Richardson (1813 – 1890), Joseph Turner (1775-1851) ve William Callow (1812-1908) yoğun ilgi görüyordu.

Sanat konusuna niçin girdiğimi merak edenlere hemen söyleyeyim: Özel bankaların destekleriyle açılan, Koblenz Müzesi’ndeki bir resim sergisi bu tarihi olgunun izini sürüyor; sergi, İngiliz gezi rehberleri ve yazarları tarafından hazırlanan raporlar ile tamamlanıyor.

İngiliz yazar Mary Shelley, Haziran 1840’ta Cochem’e gelir. Ancak Mosel kasabalarını gezerken ‘acılar’ çeker. Çeyrek asır önce “Frankenstein veya modern Prometheus” romanıyla edebiyat tarihine geçen yazar, yaptığı nehir turunda, halkın yabancı dil bilgisizliği, rahat olmayan misafirhaneler ve her öğünde kızarmış patates ikram eden “sefil hanlar” ile yüzleşmek zorunda kalır.

Ama Shelley caymaz. Bernkastel’den Trarbach’a yaptığı kötü yolculukta bile İngiliz küstahlığının ve azminin izlerini buluruz. Kırk üç yaşındaki yazar bu deneyimini az tanınan eserlerinden biri olan “Almanya Gezileri”nde anlatmaktadır.

Shelley, Mosel gezilerinde bir öncü değil. Fanny Burney, 1815 gibi erken bir tarihte, yurttaşlarının Mosel merakını gezi anılarıyla gidermiştir.

İngiliz romanının kurucusu kabul edilen Burney, “Mosel, özgün, katıksız cazibesi ile şimdiye kadar gördüğüm en büyüleyici nehir” der. 19. yüzyılın başından itibaren, genç bir kuşak Mosel’in özlem dolu görüntülerini çizdi ve yazdı.

Almanya seyahatine çıkan İngiliz şair ve yazarlar için Cochem’i görmemek büyük bir ayıptı. Çünkü vahşi ve romantik Endert vadisinin girişindeki bu küçük kasaba, Ortaçağ’dan kalma yapılar ile örülmüş, sarp kayalıklar arasına gizlenmiş şatolarıyla İngiliz gezginlerin her açıdan beğenecekleri bir manzara sunuyordu.

Ünlü Schengen kasabasının yanından geçiyoruz

Octavius ​​Rooke’un 1858’de yetmiş çelik gravürle tasvir ettiği Mosel “son derece güzel” bir vadi olarak zihinlere işlenmişti.

Fanny Burney hayatında çok yer gezdi. Bir Fransız asilzadesinin karısı olan İngiliz yazar 1815’te Trier’de de kaldı. 1840 yılında ölümünden çok sonra yayınlanan günlüğüne, “Mosel Başkenti” olarak bilinen şehir hakkındaki izlenimlerini kaydetmiştir.

Fanny Burney, “Mosel, özgün, bozulmamış ve pitoresk cazibesi ile şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici nehir” ve “Mosel’de saf bir manzaradan doğan sürekli doğal mutluluk hissine kapıldım” cümleleriyle bir gerçeği itiraf etmiştir ki 21.yüzyıl gezgini olarak ona hak verdiğimi kesinlikle belirtmek isterim.

Özetle; 19. yüzyılda Mosel, Almanya’daki en popüler seyahat noktalarından ve Avrupa’nın en ünlü nehir vadilerinden biriydi.

Bernkastel kasabasında bir mahalle arası

Dostlarım, Mosel’i güzel olarak nitelemem eksik kalır. Burayı gezmek için niçin onca yıl bekledim hiç bilmiyorum. Belki bu yolları bisiklet ile geçmek içindir. Burada günde en az bir kez yürüyüş yaptık ve Mosel vadisinde birçok güzel köy, bakımlı üzüm bağları ve ormanlar gördük.

Şato Müzesi

Her manzara diğerinden daha güzeldi… Aslında, Mosel’de kürek çekmek istemiştim, ama bu kez nasip olmadı çünkü güzergâhımız hem uzun hem yalnız değildim.

Azîz Martin Kilisesi

Harika yaz havasında Zell, Traben-Trabach, Zeltingen-Rachtig ve Bernkastel-Kues’i ziyaret ettik. Ve uzun zamandır hayalini kurduğum ve bir zamanlar Almanya, Lüksemburg ve Fransa’da üç ülkeli bir yürüyüşe çıktığımız Schengen’e uzaktan selam çaktık…

Turun sonunda, bazı ilginç yerler seçtiğim Hunsrück’teydik. Ama hava şartları kötüleşince eve dönmek zorunda kaldık. İlerde tekrar gelir miyiz Hun ülkesine? Kim bilir…

Keramik pano Cochem şehrinin 1000 yıllık tarihini anlatıyor

Alaattin DİKER

Derkenar: Şato müzesi ile soğuk savaş dönemine ait dağ altına oyulmuş sığınaklar (Alman Merkez Bankası) görülmeye değer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...