Göç Zamanı

Gün güzel başlıyor. Zengin bir kahvaltının ardından yola çıkıyoruz. Hava kötü… Tahminimin aksine yağmur yağmıyor. Öngörülen zaman içerisinde Altenahr‘a varıyoruz ancak Ahrbrück istikametini ulaşıma kapatılmış buluyoruz. Durakta bekleyen bir otobüs şoförü yeni hızlı yolu tarif ediyor. Ancak geri dönmeye niyetimiz yok. Hemen programı değiştiriyoruz. Önce dağa tırmanmak yerine dere boyunca yürümeye karar veriyoruz. Bir kaybımız olmayacak çünkü… Arabamızı otel önüne bırakıyoruz. Belleğimizi yoklayıp, geçen yılki izlenimleri gözümüzün önüne getiriyoruz..

Altenahr Oteli

Bisiklet yolu yapım aşamasında ve dere ıslahı hâlâ sürmekte anlaşılan. Ancak manzara değişmemiş; ormanlık tepeler ve yeşil çayırlar, üstelik yazdan kalma bir hava… Altenahr, Ahr üzerindeki taş köprüsü, dere kenarında yükselen kilisesi ve ahşap evleri ile Ahr döngüsüne gömülmüş vaziyette misafirlerini bekliyor. Buradan bisiklet pedalına basarak vadiyi baştan aşağı gezmek gerçek bir zevk olmalı ki genç yaşlı onlarca kişi hızla sağlı sollu iki yanımızdan geçiyorlar.  Ahrbrück – Remagen arasında işleyen kırmızı tren, istasyonda yolcularını bekliyor.

Bu hattın öyküsü oldukça ilginç ve anılmayı hak ediyor. 1870-71 Fransız-Alman harbinde bölgenin stratejik önemi anlaşılır. Ahr vadisinde demiryolu inşaatı başlatılır ve Altenahr yakınlarındaki tünelin açılmasıyla ilk aşama tamamlanır. İlk ziyaretçiler vadiyi dünyaya tanıtan yine şairler ve ressamlar olacaktır…

El değmemiş doğa manzarası ve sakinlerinin misafirperverliği sayesinde ziyaretçi sayısı yıldan yıla artar. 19. yüzyılın ikinci yarısında, şifalı kaynakların keşfi ve kaplıcaların açılması turizme güçlü bir ivme kazandırır. Tesislere yatırım ve işletme hakkı bu alanda tecrübe sahibi olan İngilizlere verilmiştir. Ancak İngilizler, 1910 yılında çift şerit olarak tasarlanan demiryolu ağının genişletilmesi fikrine – açtıkları kuyuların zarar göreceği gerekçesiyle – sıcak bakmazlar. Bu kez Almanlar hattı yukarı çekmeye ve dağlık araziyi yüksek köprüler ile birbirine bağlamaya karar verirler. Paris’e inecek bu projeye de askeri sebeplerle Fransızlar karşı çıkarlar. Bugün, 110 yıl sonra, o kalıntılar bitmemiş vaziyette hâlâ yerinde duruyorlar…

Altenahr küçük ama ziyaretçisi eksik olmayan bir kasaba. 12. yüzyıldan kalma “Are” kalesinin egemenliği altında bulunuyor. Ve şu an yağmur yağmaya başladığı için arabanın içinde sabırla havanın düzelmesini bekliyorum. Huzurumu bozacak bir faaliyetten kaçınıyorum. Bölge hakkında bilgi topluyorum yalnızca…

Altenahr Köprüsü

Ahr, Ren nehrinin sol kolu olarak Blankenheim‘da doğuyor, 2. Dünya Savaşında ünlenen Remagen kasabası yakınlarında Ren Nehri’ne dökülüyor. Ahr Vadisi boyunca 89 km. akan güzergâhı geçen yıl baştan aşağı 7 aşamalı olarak 7 günde gezmiştik. Vadi; yukarı, orta ve aşağı olmak üzere üç bölüme ayrılmıştır. Üst kısım, dağlık arazileri, çayırları ve ormanları ile tanınır. Birçok noktada daralan vadi, bazı yerlerde neredeyse Amerikan kanyonlarını andıran olağanüstü manzaralar sunar. Altenahr’da iken Ahr vadisinin tam ortasında sayılırsınız. Burada Ahr, çok sayıdaki döngülerin en büyüğünü çizer. 1980’lerde burada yaşayan hayvanlar ile bitki örtüsünün yanı sıra kusursuz dere yatağı ve kayalık arazi koruma altına alınmış ve bölge, tabiatı koruma alanı ilan edilmiş. Vadinin bol güneş gören güney yamaçlarında bağcılık yapılmaktadır. Ayrıca Walporzheim‘den itibaren ılıman, güneye bakan taraçalar asmalarla kaplıdır.

Her halükarda, güneş ısısını kuvvetli bir şekilde depolayan ve böylece tüm yıl boyunca ılık, neredeyse Akdeniz iklimi yaşatan unsurun derin yamaçlar olduğunu söyleyebiliriz. Burada ağırlıklı olarak mavi ve kırmızı üzüm çeşitleri yetişiyor, çünkü neredeyse 550 hektarlık üzüm bağlarıyla Ahr Vadisi, Almanya’nın en büyük kapalı bağcılık bölgesi.

Kültürel olarak, kırmızı üzüm suyunun şekillendirdiği bir yaşam hüküm sürmektedir. Yaklaşık 100 kilometre uzunluğundaki Ahr Yürüyüş Yolu, tüm Ahr deresi boyunca uzanır gider. Yedi aşamada, çıktığı kaynaktan döküldüğü ağıza kadar bazen zorlu yollardan geçersiniz. Yürüyüşçü, bu zahmetin karşılığında Ahr’ın romantik manzaraları ile mükafatlandırılır. Son derece dik yamaçlar ve dar patikalar, cennet gibi orman yolları ve meyve ağaçlarının yer aldığı çayır platolar ile adeta tezat oluşturur.

Çok geçmeden hava birden değişiyor. Burası Ahr vadisi! Her an her şey mümkün olabilir! Ve esen rüzgârlar Akdeniz iklimini ayağımıza getiriyor… Yürümeye başlayabiliriz artık. Ormanların ve çayırların yerini üzüm bağları alıyor. Tepelerin uzak köşelerinde bile üzüm bağları sıralanıyor. Bölge, Almanya’nın en büyük üzüm yetiştirme alanlarından birisi. Bağbozumu tüm hızıyla devam ediyor ve taze üzüm kokusu etrafı sarıyor. Ahr, her zamanki gibi Ahr Dağları arasından kıvrılarak huzur içinde akıyor. Kendinize, ayakta rüya mı görüyorum, diye sorabilirsiniz! Ahr deresi, Mayschoss, Rech, Dernau ve Walporzheim köylerinden geçip Ahrweiler kasabasına ulaşacak. Burası görülmeye değer bir Ortaçağ şehridir. Surların ardında açılan kafeler, lokantalar ve hediyelik eşya satan dükkanlardan birinde eşinizi şımartabilirsiniz. Ahrweiler tarihi açıdan doyurucu bir mekan. Onun ikizi olan Bad Neuenahr ise modern bir şehir. Ahrweiler şehrinin tarihi dokusunu bozmamak için hemen yanı başında kurulmuş bir idare merkezi.

Bir zamanlar Ahr’ı, Ren nehrinin en vahşi kızı olarak tanımlamış şairler. Vadiye adını veren o dereyi, engebeli kayalıklar, dik bağ yamaçlar, yoğun ormanlar ve muhteşem manzaralara sahip geniş çayırlar üzerinde ilerleyerek geçiyoruz. Mayschoss’a yaklaştıkça yol düzeliyor. Harika ve eşsiz bir manzara ile karşılaşıyoruz. Dere kıyısında sıralanan ceviz ağaçlarında gözümüz kalıyor. Bıraksam, eşim bir koşu ağaca tırmanıp ceviz toplayacak. Ama hem yanımızdan sürekli gelip geçen bisiklet sürücüleri hem peşimizden gelen İngiliz turistler yüzünden bu teklife sıcak bakmıyorum. Kasabaya girmeden önce dere kenarında bir çınaraltı buluyoruz. Vahşi bitki örtüsü çevremizi kuşatmış ve kalbimizi fethetmiş vaziyette. Niyetimiz karnımızı doyurmak ve soluklanmak tabii. Belirtmeyi unuttum; bizi ağırlayan yörenin ismi olan ‘AHR’ Kelt dilinden geliyor ve ‘SU’ demek… Suyun önünde durup Fuzuli‘yi hatırlamamak mümkün mü?

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

Çok sayıda ödüllü Ahr şarapları ve yerel yemekler, romantik köyleri, muhteşem manzaralara sahip yürüyüş parkurları, çeşitli sportif ve kültürel etkinlikler kadar Ahr vadisinin en değerli parçasıdır. Ahr Vadisi’nin sunabileceği bir başka boyut daha var: Eski Romalıların tarihi mirası burada deneyimlenebilir. Almanlara üzüm yetiştirmeyi ve ticareti öğreten, hatta medeniyet ile tanıştıran onlar çünkü.

Akan zamanın keyfini çıkarın, aktif olun, kültür ve tarihe dalın, suya girin rahatlayın – bunların hepsi Ahr Vadisi’nde mümkündür.

Bilmem, hatırlatmam gerekir mi? Doğa gezilerimde edindiğim tecrübeler -olayın doğası gereği- elbette özneldir. Onlar sadece kendi gözlemlerim ve algılarım.

Tüm doğa yürüyüşlerimi felsefi yürüyüşler olarak da tanımlayabilirim. Gezdiğim yerleri belleğime kaydediyorum, zihnime işliyorum. Yol kenarında ve ormanda karşılaştığım her güzelliği ezberliyorum. İçsel deneyimlerin kesinliği vardır. Duyusal deneyime ek olarak; yüksek düşünme yeteneği, bilgi için, yani somut olmayan gerçekleri, soyut fikirleri algılama yetisi için önemlidir.

Bu “fikirler” görünür veya görünmez doğanın bağrında gizlidirler. Doğada herkesin göremeyeceği gizli bir kesit olduğu fikri de zaten çok eskidir. Çok az insan onu “fark edebilir” çünkü çok kimse onu “görmek” istemez.

Kant‘a göre, doğa yasalarını, sürekli ve olağan olanı tanıyabiliriz ama asla “eşyanın kendi varlığını” kavrayamayız. Kant olayı böyle görür ve nesnel bakımdan ona katılıyorum. Ama öznel açıdan değil. Kısaca; rasyonel aklın kesin bir zafer kazandığı görüşünü paylaşmıyorum. Kant şöyle der: “Doğa, umumi sınırlara göre belirlendiği ölçüde, şeylerin varoluşudur”.

Bu yaklaşım benim için her zaman sığdı.

Doğa gezileri ve yürüyüşleri bir anlamda klasik epistemolojinin sınırlarını aşmak ve doğanın derinliklerine inmek çabasıdır.

Ve eğer, kendi gözlemlerime ve deneyimlerime teslim olursam, o zaman kendimi gerçekten zengin hissederim. Heraklitos‘un bir zamanlar söylediği gibi: “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”, çünkü ikinci yıkanışta nehir yatağına artık bambaşka düşünceler ve görüşler akmıştır.

Ahr deresi kıyısında bir şapel

Heraklit, değişimin önemini bu sözler ile dile getirir. Ona göre evrende hiçbir nesne, hiçbir özellik yoktur ki, değişmeden kalsın. Her şey bir başka şeyin yok oluşu sayesinde var olmakta ve daha sonra tekrar yok olup gitmektedir.

Bu değişim içsel süreçtir, şekilsel değildir. Ve insanda her değişim “Ne yaşıyorum?” diye sorarak başlar.

Hayatta ne yaşıyorsak, bu bizim kendimizle olan ilişkimizin de aynasıdır. Her umutsuzluk ve çaresizlik değişime birer davetiyedir. Örneğin Karl Mannheim değişimi incelerken toplumdan kültüre doğru gider; toplum ve kültür arasındaki etkileşimi, zaman(şimdi) ve mekân(burada) faktörü ile ilişkilendirir. Niçin her neslin ayrı bir ‘stil’ ve ‘tarz’ geliştirdiğini araştırır.

Mayschoss Köyü

Şimdi Mayschoss köyündeyiz. Yüzlerce yıl Eylül ayında düzenlenen bağbozumu şenlikleri bu sene salgın yüzünden iptal edilmiş durumda. Ama kimsenin bu gelişmeden şikayeti yok. Dere kıyısında bir ceviz ağacının altına oturup hayatımızın en güzel çayını içiyoruz. Her zorlukta bir kolaylık, her kolaylıkta bir zorluk olabileceğini düşünüyoruz. Güzle birlikte kendi içimize göç ediyoruz.

Evet, insan bu dünyada hem bir alemdir, hem de o alemin bir parçasıdır.  Kişi, hayat yolculuğuna tek başına cesaretle, sorumluluğu üzerine alıp sonuçlarına katlanarak çıkmakla yükümlüdür.

Mesela Luther’den beri Alman halkının düsturu şudur: “Kendine yardım edene, Tanrı da yardım eder.”

Bu yaklaşım kültürümüze hiç yabancı değil: “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez”(Ra’d 11). Bu ayet bireye çok önemli bir sorumluluk yüklüyor. Zira sözü edilen değişim olumsuz yönde de gerçekleşebilir. Toplumun nereye gittiği çoğu zaman ikinci derecede önem taşır ki sonuç her zaman beklenen olmaz.

Çinli filozof Konfüçyüs, “Yol hedeftir” sözü ile bu soruna hem işaret etmiş hem de çözüm üretmiştir. Bu kadim bilgelikten üç önemli ders çıkarabiliriz: Açık alınla çıktığımız yolda sebat göstermek, azimli olmak ve sakin kalmak.

Günümüz insanı her şeye hemen sahip olunabileceğine inanıyor. Ve bu durum modern toplumlarda büyük sorunlar yaratıyor. Refah ile birlikte beklentiler ve onunla hoşnutsuzluk artırıyor…

Alaattin DİKER

2 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    Luther Tanrıdan önce kendine güvenmeyi telkin etmiş. Bizim Tanrımız kadiri mutlak. Biz bir hiçiz. Tanrının, iktidarların ve halkın gözünde. Bu nedenle doğayı savunmaya iten fetih duygusu var bizlerde. Viyanayı fethedemedik. O gün bugündür Türkiye doğasını fethedip her yeşil alanı mamur hale getiriyoruz. Bina yapamadığımızı yakıyoruz. Bizim inancımıza göre cehennem var. Ve bu dünya hayatı cehennem. Siz cennette yaşarken, bizi de Merkel gibi mutevazı, güçlü bir Tanrıça yönetse diye temenniden başka bir duamız yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...