Haliç’in İncisi Balat

Balat, tarihi dokusuyla oldukça dikkat çeken bir semt olarak bilinir. İstanbul kadar eski sayılabilecek bu semt, Haliç kıyısına yakın bir konuma sahiptir. Fatih ilçesi bünyesinde bulunan Balat’a Ayvansaray ve Fener semtleri komşuluk etmektedir.

Balat’a ulaştıktan sonra ilk olarak Rum mimarisi dikkat çekmektedir. Bu bölgede daha öncesinde Rumlar yaşadığı için semt, Rum kültürünü baskın bir şekilde taşımaktadır.

Adı Rumca’da Tekfur sarayı anlamına gelen “Palation”dan gelen Balat, 15. yüzyıldan itibaren İstanbul’a yerleşen farklı kültürlerin buluşma noktası olmuştur. Ayrı dinleri sınırları içerisinde yaşatan semtte Aya Nikola Rum Ortodoks Kilisesi, Stefi Stefan Bulgar Kilisesi, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, Gül Camii, Yanbol Sinagogu, Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi, Moğolların Meryem Kilisesi’ni (Kanlı Kilise), Tahta Minare Camii gibi birçok tarihi ibadethane bulunuyor. Bir rivayete göre Azize Yortu gününün kutlandığı 29 Mayıs 1453’te kilisenin güllerle donatıldığını gören Türkler, kilisenin camiye çevrilmesinin ardından yapıya Gül Camii adını verdiler.

İstanbul’un belki de en ilginç semtleridir Fener, Balat ve Ayvansaray. Eski ile yeninin, soyut ile somutun bu kadar iç içe girdiği ve bir şekilde kendine özgü bir kimlik oluşturduğu başka bir semt yeryüzünde bulamazsınız. Burada yerli ve milli söylemini değil, bilakis Cihanşümul bir imparatorluğun ihtişamını hissedersiniz. Batı’nın hâlâ kuramadığı bir insanlık medeniyetinin yaşanmış hallerini görürsünüz. Yalnızca bir muhitin değil, ülke hatta dünya tarihinin okunabileceğini kavrarsınız… Ayrıca her yılbaşında Balat’ta Fener iskelesinde düzenlenen denizden haç çıkarma törenine Osmanlı Padişahının katıldığından ve haçı çıkarana ödül verdiğinden tabii kimsenin haberi yok! Zira müslüman halkımız tv dizilerinden sözde tarih ezberler.

Bin yıllık çınar ağaçlarının gölgesinde camiler, sinagoglar ve kiliseler yükselir. Her bir mahalle ve her bir sokak sayısız kültür hazinesi ile doludur. Ama İstanbullular dahi buraları bilmez; çoğu Haliç’in yanından arabasıyla geçer gider!

İstanbul’un 19. kapısı olan Balatkapı’nın dış tarafında Musevilerin, iç tarafında ise çeşitli azınlıklara mensup insanların oturduğu bilinmektedir. Balat’ın tarihi, özellikle Musevi mahallesi olarak Bizans’a kadar dayanmaktadır. Museviler için Balat semtinin her zaman tarihi bir önemi olmuştur. Bunun nedeni, yüzyıllar boyu İstanbul’a göç eden tüm Musevilerin buraya yerleşerek bir ‘topluluk’ oluşturmalarıdır. 

İstanbul’un fethinden sonra Makedonya’dan ve Endülüs’ün düşmesinden sonra İspanya ve Portekiz’den göç eden Museviler bu semte yerleşmişlerdir. Bu özel durum Fatih Vakfiyesinde de belirtilmiştir.

Böylece 17. yüzyıldan itibaren, daha önceleri Bizans Musevisi Romaniyotların ağırlıkta oldukları Balat’ta, diğer Musevi grupların da katılmasıyla 7 ayrı etkin cemaat ortaya çıkmıştır. Balat, Fatih devri sonrası kayıtlarda bile mescitsiz bir mahalle olarak anılır. Zamanla buralara Müslümanlar da yerleşmeye başlamış, mescit ve tekkeler kurulmuştur. Örneğin Fener semtinde Kırmızı Mektep’i geçtikten sonra sağa döndüğümüzde bu yol bizi iki tekke ve bir mescidin buluştuğu bir mekana götürecektir. “Mesnevîhân-ı Şehir” diye de tanınan Şeyh Hafız Mehmed Murad Efendi, Fatih-Çarşamba’da 1844 senesinde Mesnevîhâne Tekkesi’ni kurmuş. Şeyh Mehmed Murad’ın yüzlerce talebesinden biri de Mecelle’nin müellifi Ahmed Cevdet Paşa’dır. Bu tekke, kapatıldığı 1925 senesine kadar bir Mesnevi üniversitesi gibi eğitim vermiştir. Bir başka ünlü mekan Sümbül Tekkesi idi. Semt 19. yüzyılda -Haliç kıyılarındaki ticari canlılığın azalması, 1894 depremi, ardarda çıkan yangınlar yüzünden- önemini büyük ölçüde yitirmiştir.

Ortaköy, Kuzguncuk ve özellikle Galata’nın çekiciliğinin artmasıyla Musevilerin Balat’ı terk etme süreci başlamıştır. Semt, 19. yüzyılın sonlarına doğru “sur içinde bir kenar mahalle” ya da “İstanbul’un en has Yahudi mahallesi” görünümünden tamamen çıkmıştır. Sayısız dini yapılardan günümüze sadece Yanbol (Niğbolu) ve Ahrida (Sabatay Sevi’nin vaaz verdiği) sinagogları kalmıştır.

20.yüzyılda Balat’ın mekânsal ve sosyal yapısındaki değişimler devam eder. Üç önemli göç dalgası yaşanır: Bunlardan ilki 1934 Trakya Olayları, 1942 Varlık Vergisi ile İsrail’e göç eden veya Kadıköy, Ortaköy ve Kuzguncuk semtlerine taşınan musevileri kapsar. 1955’teki 6-7 Eylül Olayları ve 1974’teki Kıbrıs Harekâtı sonrasında da Rumlar bölgeyi terk ederler.*

İkincisini 1950’li yıllardan itibaren ülkede yaşanan iç göç dalgasının etkisiyle özellikle 1960-1980 yılları arasında sırasıyla Karadeniz, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’dan Balat’a göç edenler teşkil eder. Üçüncüsü ise Haliç Tersanesinin Tuzlaya taşınması(1980’ler), Haliç’in temizlenmesi (1995-2002) ve 2008’de biten “Fener-Balat Rehabilitasyon Programı” sonrasında yaşanan yeni göçlerdir. Geçmişte her hali ile “küçük ve mütevazı bir Musevi şehri” görünümünde olan Balat, ikinci iç göç dalgası ile birlikte bölge nüfusu büyük ölçüde alt ve orta gelir düzeyinde ailelerin yaşadığı bir semt olmuştur. Son yıllarda turistik bölge anlamında yeniden “cazibe merkezi” ve televizyon dizisi çekimleri için “önemli mekân” olmaya başlamıştır.

Mahalle kültürünü günümüzde yaşatan Balat’ın sokaklarında kaybolmak bile mutlu olmak için yetiyor. Dini yapıların yanında hemen hemen her sokakta tarihi bir bina görmek mümkün. Özellikle Merdivenli Yokuş Evleri ruhunuza ve gönlünüze işleyecektir. Eski İstanbul’u en güzel Balat’ın sokakları anlatıyor. O yüzden, bu güzel semtin sokaklarına girer girmez kendinizi bir Yesilçam filminin içinde sanabilirsiniz. Balat’ın evleri ve sokakları güzelliği ile insana 21.yüzyılda gerçekleşen çarpık kentleşmeyi unutturuyor.

Fortuna Marmara

5-6 yıl önce İspanya hükumeti 500 yıl önce engizisyondan kaçarak Osmanlı Devletine sığınan musevilerin torunlarına vatandaşlık teklif etti. İşte onlardan biri de ünlü ZARA mağazalarının sahibidir ki şirketi yılda 30 milyar dolarlık ciro elde etmektedir!

Olayı hatırlayalım: Padişah’dan yardım dileyen Yahudilerin çoğu varlıklı tekstil tüccarı, mücevherci ve tefecidir. Dönemin Osmanlı Sultanı (2. Beyazıt), Ferdinand gibi büyük bir kralın nasıl olup da bu kadar zenginlik kaynağı olan Yahudilerden vazgeçip kendisine bıraktığını anlayamadığını ifade etmiştir!

15. yüzyıl boyunca İspanya’dan en az 150 bin musevi kaçmıştır. Daha doğrusu Osmanlı donanması İspanya’ya giderek onları alıp getirmiştir. Onların bir kısmı İstanbul’a yerleşmiştir. Sefardinler, Osmanlının hoş görüsü ve yardımları sayesinde yeniden zenginliğe kavuştular, yaşadıkları yerleri, kendi kültürleriyle şekillendirdiler.

İşte Balat’ı dolaşırken birçok eski binada üzerinde ”Fortuna Marmara” yazılı kabartma rölyef gördüm. Bu Sefaradların sembolü oluyor muhtemelen, yani Osmanlı Devleti’nin onları kurtarmak için gönderdiği gemileri tasvir ediyor.

Haliç kıyısında bir kalyon anıtı dikerek (1492 Anıtı) Türkiye’yi sürekli karalayan yabancı ülkelere bu tarihi olayı hatırlatmak dış politika açısından faydalı olabilir mesela…

Balat yokuşlarında susamak…

Kemal Tahir; ‘Türk toplumunu Marx benden daha iyi mi tanıyor’ dermiş. Balat’ı dolaşırken o sözler aklıma geldi birden, çünkü inanılmaz zengin bir kültürel miras ile karşılaştım. 500 yıllık bu mirasın katmanlarına doğru arkeolojik kazı yapmak isterdim. Balat’da tek tek anlatılacak, gezilecek, üstünde konuşulacak o kadar çok şey var ki! Ama toplum bilimcilerimiz ihmalkar… 

Alaattin DİKER

*Derkenar: Birkaç yıl önce Rodos adasına gitmiştim. Oradaki Türklerin de aynı psikoloji içerisinde göç ettiklerini öğrendim. Yaklaşık 50 bin kişi 1974 Kıbrıs Harekatı sonrasında Türkiye’ye göç etmiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...