Herşey Değişir Ama Hiçbirşey Değişmez

“Omnia mutantur, nihil interit.” Sanki bu şehir için söylenmiş Lâtince bir deyim: “Her şey değişir, ama hiçbir şey değişmez.” Gerçekten de öyle! Her şey değişmiş, ama hiçbir şey değişmemiş. Evet, Hillesheim kasabasından söz ediyorum. Hillesheim sözün gelişi kasaba, şehir gibi bir yer. Beş dakikada bitmiyor gezdiğim sokaklar. Her yerde olduğu gibi burada da Kilise şehrin tam göbeğine yapılmış; çevresi boş alan. Sağında solunda, altında üstünde dükkâna benzer bir emareye rastlamak imkânsız.

Dünyevilikten korkmuş olmalı Hillesheim‘lı müminler. Değerlerini para uğruna satmak istememişler. Pekala, medeniyet düşmanı olabilir, çağdaşlık yolunda kültürel mirası yok edebilirlerdi! Ama ne ilerlemişler ne de gerilemişler, yalnızca değişmişler. Değiştikçe gelişmişler, geliştikçe dönüşmüş ve her bakımdan zenginleşmişler. Bu zor denklemi Kant‘ın torunları çözebilirdi ancak.

13. yüzyıldan kalma devasa surlar şehri kuşatmış: Önünde uçsuz bucaksız yeşil arazi uzanıyor. Arkasında ise sıcak yaz günlerinde neredeyse Karayipler’i andıran küçük, renkli evler. Eyfel Yürüyüş Yolu(Eifelsteig) üzerinde bulunan bu küçük şehir, Avrupa Birliği’nin yardımları sayesinde yeniden inşâ edilmiş; savaşlar yüzünden büyük hasar gören tarihi binalar ve surlar tekrar onarılmış. Yüzyıllar boyunca İngiliz, Fransız ve İspanyol işgaline uğrayan Hillesheim eski yüzüne kavuştuktan sonra AB tarafından ‘örnek şehir’ ilan edilmiş. Eski ve yeni yapıların mimari uyumu bir çağdaşlık göstergesi sayılıyor şimdi. Halk ise bir terkibe ulaşmanın mutluluğunu yaşıyor. Kendi ikliminin insanı olmak ve 10. yüzyıldan beri yaşadığı bu topraklarda kendi iklimini solumak yetiyor onlara.

Taşrada yaşayan kişinin ufku evrenseli kavrayabilecek ölçüde nasıl genişler? İşte bu bağlamda somut bir gerçeklik sunuyor bize Hillesheim. Zira ne zaman Almanya‘da bir polisiye roman ya da film tartışılsa hemen akıllara Hillesheim gelir; sanki burası bu sektörün gizli başkenti. Almanya’nın başka hiçbir yerinde cinayet mahalli ve dedektif burada olduğu gibi esprili biçimde sahnelenmez. Bu yönüyle Hillesheim, Eifel yöresinde keşfedilmeye değer bir şehir.

Üç bin beşyüz Alman’ı elele tutuşmuş düşününüz, yanılmazsınız. İşte öyle bir yer. Yenilikten yararlanma çabası, geleneği yaşatma arzusu belli ki ikiz olarak doğmuş bu diyarda. Çarşı meydanından şehir surlarına doğru yürümeye başlayın. Kiliseyi geçip Burg Strasse üzerinden surlara bitişik parka ulaşacaksınız.

Buradan yüzme havuzunu ve okulu geçip merdivenlerden aşağı spor sahasına ulaşacaksınız. Orta yaşlı ama dinç gözüken bir kadına, emin olmak için yolu soruyorum. Asıl maksadım resim çektirmek, zira öz çekim ile bir türlü barışamadım. Yerleşim alanından ayrılıp park yoluyla doğal sit alanı “Bolsdorfer Tälchen”e giriyorum. Birden pırıl pırıl bir kır manzarasının içine düşüyorum.

Küçük bir göl, gün ışığında parıldarken kıyılarını bürümüş irili ufaklı sazlıklar rüzgârla raks ediyor. Üzerimizde bir halaya tutuşmuş kuşlar ötüyor. Tam önümdeki boşlukta büyükce bir yusufçuk kuşu vızıldamakla meşgul. O günkü izlenimlerim pek çok…

Eifel‘ın o eşsiz otlakları, içi türlü çiçek, rengârenk… Bu küçük vadi doğal bir zenginliğe sahip ama kamuya açık bir dinlenme alanına dönüştürülmüş. Uzun yürüyüş parkurları ya burada başlıyor ya da yanından geçiyor. Giderek daralan ve ormana yaklaştıran bir vadi uzanıyor önümüzde. Ancak kasabadan uzaklaşmak istemiyorum.

Yaz kış demeden yolu bu bölgeye düşen birçok yürüyüşçü geceyi özellikle Hillesheim‘da geçirmeyi tercih ediyor. Nostaljik bir yanınız varsa eğer, siz de bu şehir için kesinlikle zaman ayırmalısınız. Çünkü Hillesheim‘da eşsiz mekânlar görecek ve ilginç insanlar tanıyacaksınız. Mağrur, ölü bir geleneğe sarılan bir taşra olmadığını çabuk anlayacaksınız. Evet, yolu bilmek ayrı, yol almak ayrı. Sen yol aladur, geride kalanlar yolun güzelliğini konuşadursun… Elbette, insanız. Yanılmak hakkımız.

Hayat serüvenimizde ya sabırsızlıkla ileriye doğru koşuyoruz ya da duygusal bir kırılma anında geriye dönüyoruz. Yaşamakta olduğumuz an hakkında çok az şey biliyoruz. Bu tamamen rasyonel bir durum. Şimdiki zaman her zaman gelip geçici bir olay sayılır. Geçmişe gömülmek yerine geleceğe tutunmak ve yarınların içinden çağımızı okumak daha akıllıca değil mi?

Sahi, yıllar önce TRT’de merakla izlediğimiz Columbo dizisini özlemiyor musunuz? Veya Agatha Christie romanlarının kahramanları Miss Marple veya Hercule Poirot hakkında övgü dolu sözler etmiyor musunuz? O zaman bu seyahat size kesinlikle ilham verecek ve ufkunuzu açacaktır. Çünkü milyonlarca yıl önce deniz bulunan ama şimdi yanardağ üzerinde kurulan bu şehir size hem onları tanıtacak hem de sizi yakından tanıyacak. Sular gibi yavaş ısınacak, yavaş soğuyacak. Başka hiçbir Alman şehri bir alanda o kadar iddialı değil.

Kısaca belirtmek gerekirse; cinayet yerlerini yerinde görerek eğleneceksiniz! Ayrıca teması polisiye olan butik bir otel ve zengin bir kütüphane sizi orada bekliyor olacak. Polisiye kitaplar ve film tutkunları için buluşma noktası “Kriminalhaus”. Çatısı altında önemli mekânlar bulacaksınız… Cafe Sherlock‘un kapısını açar açmaz taze kahve kokusu burnuma çalındı; kendimi hava akımına kapılmış hissettim.

Ama içeri girince hissettiğim şeyi kısa süre içinde gözlemledim: Bir çift koyu göz, bıyık üzerinden sanki bana bakıyordu! Biliyorum ki o gözler Hercule Poirot‘a ait. Çıkaramayanlar, 2017 yılında yeniden çekilen “Doğu Expresi Cinayeti” filmini hatırlasın… Ve yaptığı filmlerdeki karakterler gibi kötü ruhlu rejisör Alfred Hitchcock; eskimiş sinema koltuklarına dikkatlice ayaklarımı vurduğumda ağzını büzüp çenesini aşağı çekiyor gibi duruyor.

Café Sherlock‘daki tüm duvarlar gerilim anlarının hatıraları ile kaplı: Her bir afiş ünlü bir polisiye filmine imza atmış. Haklı olarak nereye oturacağımı kestiremiyorum. Ralf Kramp, Café Sherlock‘un da içinde bulunduğu “Kriminalhaus”un sahibi. Ayrıca yazar. Eifel bölgesinde geçen polisiye romanlar yazıyor(muş). Eşiyle birlikte değişik ülkeler gezmişler ve fikirler toplamışlar. Ve böylece yıllar içinde daha ilginç ve farklı öneriler müşterilerden gelmiş.

Örneğin, Orient Express’i canlandırmak fikrini yabancı bir konuk önermiş. Küçük bir oturma alanı bir tren bölmesi şeklinde dizayn edilmiş. Kırmızı kadife döşemeler, eski deri valizler ve büyük şemsiyeler, hatta koku bile Orient Express trenini andırıyor. Pencereden dışarı bakınca karlı bir kış manzarası göreceksiniz: Orient Express‘in fırtınalı bir günde karlar arasında sıkışıp kaldığı biliniyor çünkü.

Aslında tüm kafe eski bir Agatha Christie filmine benziyor. Masalar bile, cinayet kurgusunun yazarlarına ya da kahramanlarına adanmış, böylece her konuk kişisel tercihine göre oturabilir. Uğrarsanız eğer, acele etmeyin ve etrafınıza iyice bakın! Ben, örneğin Doğu Expresi kösesinde oturmak isterdim. Ama masa ne yazık ki doluydu. Ünlü dedektiflere ayrılmış vitrinlerden birini özellikle anmalıyım. Sherlock Holmes masasının camı altında ilginç parçalar var: Napolyon‘un kırık büstü ya da Violet Hunter‘ın saç tokası gibi. Bir masanın kenarına ilistirilmiş gerçek boyutta bir Sherlock Holmes dikkatlice etrafı izliyor. Hatta piposundan dumanlar yükseliyor. En azından bir an için ben öyle düşünüyorum, ama sadece bir hayal.

Çay; kurabiye, çilek reçeli ve süt ile servis ediliyor. Çok ingilizvari değil mi? Ama çok lezzetli. Doğu Karadeniz‘de zorla çay ekimini başlatan ve çayı binlerce ailenin geçim kaynağı kılan ama nedense oralarda az sevilen Gazi Paşa hazretleri aklıma geliyor! İkindi çayımı içtikten sonra evi dolaşmak niyetindeyim. Dar bir koridor yan odaya çıkıyor. Bu alan Monika Kramp için ayrılmış ve orada kitapçılık ediyor. Küçük dükkanın her köşesi edebi bir ‘zevk’ ile tasarlanmış: Halıda kan lekeleri, yerlerde suç aletleri ve raflarda zehir şişeleri…

“Kriminalhaus”un üst katlarını gezmeye devam ediyorum. Merdivenler o kadar çok gıcırdıyor ki ev sahibinin ses efekti yerleştirdiğini düşünüyorum. Ama ses kasetten değil, yerden geliyor.

Loş ışık, eski tahta merdiven ve gizemli ev. İyi kurgulanmış cinayet filmi için mükemmel bir ortam elbette! Ve tüm bu özgünlük Eifel yöresine renk katıyor ve iki yılda bir ‘Edebiyat Festivali’ düzenleniyor Hillesheim‘da. Yalnızca polisiye olmak kaydıyla kitap sergileri açılıyor.

Evin her katında kendine özgü bir dünya kurulmuş. İkinci katta binlerce ikinci el kitap toplanmış. Çoğunu sahaflarda bulmak bile imkânsız belki. Üçüncü katın tamamı arşive ayrılmış. Sordum; birçok dilden toplam 30 bin polisiye roman mevcut.

Almanya‘da her şehrin mutlaka bir arşivi var. Bir nesil toplumsal hafızasını kaybetse bile bir diğeri o arşivde kimliğini tekrar bulur, kendi varlığını yeniden idrak eder. Almanya’nın dört bir köşesinden gelen yerli turistler güçlü bir tarihe, zengin insani ilişkilere ve kolektif bir hafızaya sahip olmak gerektiğini bu arşivde bir kez daha anlıyorlar. Ben onlara filmler ve diziler üzerinden eşlik edebiliyorum ancak.

Kitaplar örtülerin altında bulunsalar da teker teker elinize alıp sayfalarını karıştırabilirsiniz. Elbette tek bir gün her şeyi aramak, yeni başlıklar ve yazarlar bulmak için yeterli değil.

Günübirlik gelmemiş olsaydım “Das Krimihotel”de kalmak isterdim. Otel 2010 yılında Hillesheim Çarşı Meydanı‘nda açılmış.

Kendi beyanlarına göre Almanya‘da türünde tek otel. Burada kalanlar, unutulmaz kahramanların ismiyle anılan odalarda ikâmet ediyorlar. Seçim konusunda fazla şımarık olmamak şart. Fakat bazı konuklar Hitchcock odasını ısrarla talep ediyormuş.

Geceleme imkânına ek olarak, otelde düzenli olarak okuma günleri tertip ediliyor, akşam yemekleri düzenleniyor ve edebiyat atölyeleri kuruluyor. Yukarıda bahsettiğim arşivin kütüphanesi de zaten kafenin yanı başında bulunuyor.

Kitapsızlara bu oteli tavsiye etmem, çünkü içeri kim girerse, ortalığı kaplayan kitap tozu onu bunaltır. Ralf’ın eşi Monika ise kitapçılık yapıyor ve en çok eşinin yazdığı polisiye romanları okumayı seviyor. Doğrusunu söylemem gerekirse; en son Almanca öğrenirken polisiye romanlar okumuştum.

Zira gerilimden kopmamak için sözlüğe bakmak zorunda kalmıyorsunuz. Ben de roman okurken sözlüğe bakmaktan hoşlanmam zaten. Keşke, Ahmet Ümit‘in örgüt üyeliği ve eylemci yıllarının tecrübesine dayanan romanlarını okumuş olsaydım. O yüzden cinayetler mevzusunda konuşmaktan kaçındım, ekseriyetle anlatılanı dinledim. Hillesheim‘a tekrar yolum düşerse kesinlikle Cingöz Recai serisini yanımda getireceğim. Ve en az bir gece bu otelde kalacağım. “Kriminalhaus”a 100 metre uzak heybetli, üç katlı binanın küçük kuleleri ve albenili bir cephesi var.

Temalı odalar kendini dedektif, polis veya ajan sanan kimselere ayrılmış: Artık kimi kendini Derrick kimi James Bond kimi de Columbo sayıyordur. Şu sıralar en fazla rağbet gören oda tam bir gerilim içeriyor: “Manzaralı Cinayet”. Alman devlet televizyonu ARD’de gösterilen bir dizinin ismi aynı zamanda. Kurgusal olarak konu yine Eifel‘da geçiyor. Oda o kadar popüler ki dizi hayranları erken rezervasyon yaptırıyor olmalılar.

Odadan ben de etkilendim ama Alfred Hitchcock ile başbaşa kalmayı tercih ederim! Ve eğer bir gün polisiye roman okursam, olay, bu otelde gerçekleşecek. Biliyorum ki o gece beni uyku tutmayacak ve yanımda getirdiğim Cingöz Recai serisini bitireceğim. Ancak o günü dört gözle beklemiyorum. Ve ertesi günün sabahı Eifel yürüyüş yolunda kısa bir tur atacağım. Benim için Eifel‘in sunduğu en iyi imkân yine doğa olacak… Komplo teorileriyle aram hiç iyi olmadı çünkü…

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir