İçi Dışı Farklı Japonlar

*  “Süleymaniye Kürsüsü”nde Japonların tasviri. Mehmet Akif yazmış, 1912 yılında…

Sorunuz şimdi Japonlar da nasıl millettir?

Onu tasvîre zafer-yâb olamam, hayrettir!

Şu kadar söyleyeyim: Dîn-i mübînin orada

Rûh-ı feyyâzı yayılmış, yalınız şekli: Buda.

Siz gidin, safvet-i İslâm’ı Japonlarda görün!

O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,

Müslümanlıktaki erkânı sıyânette ferid

Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.

Doğruluk, ahde vefâ, va’de sadakat, şefkat;

Âcizin hakkını i’lâya samîmî gayret;

En ufak şeyle kanâat, çoğa kudret var iken

Yine ifrât ile vermek, veren eller dar iken

Kimsenin ırzına, nâmûsuna yan bakmayarak

Yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanımak

“Öleceksin!” denilen noktada merdâne sebat

Yeri gelsin gülerek, oynayarak terk-i hayat,

İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmeyerek

Nef’-i şahsîyi umûmunkine kurbân etmek…

Daha bunlar gibi çok nâdire gördüm orada.

Âdemin en temiz ahfâdına mâlik bir ada.

* Japonlar, namı diğer güneşin çocukları, bizim sürekli yenildiğimiz Çarlık Rusyası’nı 1905 yılında dize getirmeseydi 1917’nin provası olan 1905 Meşrutiyeti ilan edilmeyecek, o coğrafyada yaşayan Türklerin bu meşrutiyet ilanıyla yeşeren intibahı bilmem daha kaç sene gecikecekti.

* “Küçük boylu büyük milletin efradı” Japonlar, bizim en zengin eski harfli matbuat arşivimizi dijital ortama aktarmasaydı ben malum İstanbul trafiği ve vakit darlığı nedeniyle Hakkı Tarık Us Kütüphanesindeki gazete ve dergilerin çok az bir hissesine bakabilecek, dolayısıyla bugünkü müktesebatımın da çok cüz’i bir kısmına ulaşabilmiş olacaktım.

* Bu arada Azerbaycan arşivlerinin de “yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanıyan” Japonlara, “gönlüm seni arzular” redifli bir şarkı bestelediklerini duydum. “N’olur, gelin bizi de kurtarın” diye ricada bulunuyorlardı.

* Cesaretimi toplayıp Azerbaycan Milli Kütüphanesi başkanı hazretlerine “sayın müdürüm, lütfen, bir kendi elinizde olan maddi imkânlara bakınız, bir de komşunuz Gürcistan’ın maddi imkânlarına… Bir kendi beceriksiz ellerinizle kurmuş olduğunuz evlere şenlik internet sayfasının içeriğine göz atınız, bir de fakir komşunuzun kıt imkânlarla kurmuş olduğu sayfaya…” demek istiyorum… Demiyorum, sakın yanlış anlamayın. Demek istiyorum sadece…

* Bugün İstanbul’da bilgisayarı açıp Gürcistan Milli Kütüphanesi sayfasından 1800’lerin sonu ve 1900’lü yılların başında Tiflis’te çıkmış Rusça gazeteleri açıp okuyabiliyorum. Gürcüce çıkan gazeteler de var ama o dili bilmediğimden onlara nüfuz edemiyorum. O fersude gazetelerin internet ortamındaki nefis tertibatına bakıp keşke bizimkiler de böyle yapsaydı deyü iç geçiriyorum. İçimden “Elinize sağlık, a gâvurlar!” diyerek tebrik mesajı atmakla yetiniyorum.

Azerbaycan Milli Kütüphanesi

* Azerbaycan‘daki gazete ve dergiler 1875-1925 tarihleri arasında eski harflerle çıkmış. Bu yayınların kaybolmaktan kurtulanlarının bir kısmı milli kütüphanemizde mevcut. Son yıllarda da bunların bir kısmı dijital ortama aktarılmış. Ama eski harflerin huyunu suyunu bilmeyen uzman kadro, ebadı büyük olan bazı gazeteleri, az yer kaplasın diye mi, bilgisayar ekranına sığsın diye mi bilinmez, küçültmüşler. Bu küçülme neticesinde korkuya kapılan noktalı hurufat, birbirlerini sığınıp yekvücut olmuşlar. Metin otomatikman Çin alfabesine geçmiş. Bir Çin alfabemiz eksikti. Alın size bir alfabe değişikliği daha! Okuyabilene ordinaryüs rütbesi verilse sezadır. Yani o kadar emek boşa gitmiş. İsraf milli karakterimiz nasıl olsa. Peki, olan oldu, geçen geçti. Nerede bu mahsul? Bunlar milli kütüphane içerisindeki özel bilgisayarlarda. İnternette esamisi yok. Uçağa atlayıp (otobüsle uzun sürüyor) Şehr-i Bakü’ye gideceksiniz, milli kütüphaneye ulaşıp bir sürü evrak teslim ettikten sonra o bilgisayarlara ulaşacak, önündeki rahatsız koltuklara oturup mütalâaya başlayacaksınız. Bir saat sonra, bir buçuk derece artmış miyop, çeyrek açı kaymış astigmat ve dal olmuş kaddinizle ayağa kalkıp görevliye yaklaşacaksınız. Bu gazeteden üç sayı bana lazım deyip dijital varyantı isteyeceksiniz. O da size “Öyle veremiyoruz, bayım, kusura bakmayın. Ancak fotokopisini verebiliyoruz” diyecek. “Arkadaşım, Arap harfli bu gazete, aldığı operasyon darbesiyle zaten Çinceye tenasüh etmiş. Okumak Çin işkencesi. Bunu bir de kâğıda çekerseniz ne çıkar Allah bilir. Hem fotokopi mi kaldı bu devirde, ben deste deste kâğıdı nasıl taşıyayım İstanbullara? Siz bilmiyorsanız bana müsaade edin, ben bunları hâfıza kartıma (USB de denir) yükleyip götüreyim yahu!” Ricanın, yalvar yakarın, el-insaf ve’l-mürüvvet’in aks eylemediği kalın bir duvar, ebkem bir muhit. Çarnaçar parasını ödeyip fotokopiyi alıyorsunuz. Fotokopiyi görünce önce şaşırıyor, sonra sevinçten havalara uçmak istiyorsunuz. Hızır, bütün umutların tükendiği zamanda yetişirmiş meğer. Fotokopi, metni Japoncaya çevirmiş. Yaşasın!

* Menhus Van depremi sonrasında yardıma binlerce kilometre öteden iki Japon doktor koşup gelmişti. Bu mübarek vücutların kaldığı otel artçı sarsıntıda yıkılmış, doktorlardan biri oracıkta teslim-i nefs ederken diğeri yaralı olarak vatanına dönmüştü. Cennetmekân doktorun adını hâlâ hatırlıyorum ve unutmayacağım: Atsushi Miyazaki. Ruhuna selam olsun.

* Hazırlamış olduğum yüksek lisans ve doktora tezim için harcanan emekte büyük pay sahibi olan SONY marka dijital fotoğraf makinesine teşekkür etmeyi vicdanî bir borç bilirim.

* Ağustos ayında, Japonya’dan gelmiş turistlerin Kapadokya ve İzmir’de çöp topladıklarını gösteren haberler çıktı ekranlara. Bizim kanalların yorumuna göre Japonlar, örnek olmak ve farkındalık yaratmak için bu işe soyundular. Bence sadece rahatsız oldukları için yaptılar, başka bir nedeni yok. Japonlar nümayişi, alâyişi sevmezler. Çöpler arasında mutlu mesut yaşadığımızı görünce şaşırdılar, gözlerine inanamadılar. Böyle bir cennet bahçesi, nasıl bu kadar hor kullanılabilir diye hayret ettiler. Anlam veremediler. İşin içinden çıkamadılar. Bu haber üzerinden bir ay geçtikten sonra ben de bu cennet vatanın birçok bölgesini gezmeye çıktım ve yaklaşık üç bin km’lik bir yol kat ettim. Dağlar aştım, dereler geçtim, şehirler köyler gezdim, denizlerde yüzdüm, mağaralara daldım. Bu haberi izledikten sonra umutlanmıştım ki “âdemin en temiz ahfâdına malik ada” evlatlarının ders niteliğindeki bu eylemi, bizi derinden etkileyecek, yüzümüzü kızartacak ve tövbe ettirip bir daha rastgele sağa sola, yol kenarlarındaki arklara, gözyaşı misali berrak koylara, üç tarafımızı çevreleyen denizlere, belediyelerin bin bir emekle oluşturdukları rengârenk çiçek bahçelerine, manzaralı cihannüma tepelere, plajlara, parklara, otobanlara, atalarımızın mezarlarına, çocuklarımızın geleceğine bir daha çöp attırmayacak…

Kapadokya’da çöp toplayan Japonlar

(devam edecek, mecburen…)
Mehdi GENCELİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir