İstanbul… Bir Kentin Ruhu…

Sanırım büyük bir çoğunluk ‘genius loci’ terimini biliyordur veya duymuştur… Latince ‘yerin ruhu’ anlamına gelmekte… Bu Roma kültüründen kalan bir inanış… Bu inanışa göre, tıpkı canlılar gibi her yerin de kendine özgü bir ruhu var… Bu ruhu oluşturan veya oluşmasını sağlayan  şeylerin başında zaman ve insan gelir.

Benzer şekilde bir şehrin ruhu da var. Bu ruhun ortaya çıkmasını sağlayanın da mahalleler olduğu söylenir… Mahalleler de kendi kültüründen  beslenir… Ama İstanbul’da mahalle kültüründen giderek uzaklaşılmakta… Bunun sebebi de bilmem kaç katlı apartman yaşamıdır… İstenildiği kadar bunlara çok süslü, havalı İngilizce isimler verilsin, bunlar bilmem kaç katlı apartmandan ileri gitmeyen yapılardır…

Belki konforlu bir yaşam umuduyla kimsenin birbirini tanımadığı, komşuluk ilişkilerinin olmadığı bu mekanlarda steril bir yaşam sürdürülüyor… İstanbul’da bu devasa apartmanlar dolayısıyla pek çok ilçe de birbirine benzemeye başladı… İstanbul’un ruhunu oluşturan mahalle kültürü yerle bir ediliyor… Semte, kente yabancılaşma olgusu giderek yer ediniyor…

Bunları yazmanın nedeni birkaç gün mahalle kültürünün henüz yaşandığı Haliç’in kıyısındaki semtleri gezdik eşimle… Bu semtler kadim semtler… Unkapanı’ndan başlarsanız Haliç kıyısındaki bu semtler farklı gibi görülse de içiçe geçmişler… Cibali, Fener, Balat, Ayvansaray gibi semtlerin nerede başladığı nerede bittiğini anlamak zordur… Mesela Fener ile Balat’ı bağlayan Vodina Caddesi’nin ne kadarı Fener, ne kadarı Balat kestirmek pek kolay değil…

Buraları anlatmak kolay değil… Ne yazsam eksik kalır… En iyisini değerli dostum İlber Ortaylı özetler… ‘İstanbul’un siyasal tarihini, mimarisinin gelişimini, folklorunu, dillerini hiçbir semt bünyesinde, Fener kadar yoğun bir renk ve olay cümbüşüyle barındıramaz. Haliç kıyısındaki bu dar semt, 1500 yıllık görkemli tarihin sıkıştığı bir dünya tiyatrosudur. Şimdi perde kapanmış ama perdeyi yeniden açmak pekala mümkün…’

Balat’a geçiyoruz… Bugün yarısı harap, eski sakinleri tarafından terk edilen bir semt… Balat eskiden Musevilerin, Ermenilerin ve Müslümanların yaşadığı renkli ve kültürlerin kaynaştığı bir semtmiş… Sinagog, kilise ve camiler birbirine birkaç yüz metre mesafede…

19. Yüzyıl’da gelen ünlü İtalyan seyyah Edmondo de Amicis, her kitapçıda bulabileceğiniz kitabında ‘herkesin kendi bahtsızlığı ve fakirliği içinde yaşadığı bir semt’ diye yazıyor kitabında… Eğer giderseniz bin yıllık bir anı ve üzüntü yaratan bir tahribi görecekseniz…

Mesela Cibali… Geçmişin Cibali Tütün Fabrikası bugünün Kadir Has Üniversitesi… Severek okuduğum yazarlardan Orhan Kemal Fener’de ve fabrikanın hemen arkasındaki sokakta oturmuş… Onun pek çok romanında kahramanlar bu mahallenin insanları…  Adı sokağa verilmiş… Veya 1978’de vefat eden rahmetli Muammer Karaca’nın 1955’de yazdığı Cibali Karakolu adlı tiyatro eseri… Başkomiser Cafer Saba ile karakoldaki polislerin semt insanlarıyla ilişkilerini anlatıyor… Kolay değil… Tam dört bin kez sahnelenmiş…

Eşimle semtleri gezerken gördüklerimiz, hissettiklerimiz bir yazıya sığacak gibi değil ama tabiiki peyderpey yazacağım… Macar Hükumeti, 1916’da Avusturya Macaristan ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki dostluk bağlarını güçlendirmek amacıyla İstanbul’da bir Bilim Enstitüsü kurar. Buradaki görevlilerden biri de mimar Karoly Kos’dur. Kos şöyle der İstanbul isimli kitabında… ‘Şayet Galata Kulesi’nden İstanbul’a şöyle bir bakacak olursak bir akşamüzeri gün batımı vakti, yüreğimizde bir kıpırtı meydana gelmemesi mümkün değildir…’

Halit ÇELİKBUDAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...