Kaz Dağları

Belki inanmayacaksınız ama İstanbul’dan Edremit Hava Limanı’na uçakla 25 dakikada ulaştık! Hem de Airbus ile…

Doğa, deniz, termal ve her daim kültür turu yapabileceğiniz ender yerlerden biri Edremit. Ülkemizin cennet bir köşesi. Kaz Dağı, antik çağda “Mount Ida” olarak isimlendirilmiş ve mitolojik hikâyelerin anayurdu olarak biliniyor! 35 yıl önce Trier Üniversitesi‘nde okurken Tarih bölümündeki hocalar özellikle bu bölgeyi gezmek istiyorlardı! Havalimanına iner inmez o günleri hatırlıyorum…

İnsan hayatı boyunca yalnızca bu yöreyi gezecek olsa yine de her yerini gördüm diyemez. Kaz Dağı yaşamın kaynağı olmuş sanki. İnsana büyük bir rahatlama duygusu veriyor. Hayatın belki hiç ciddiye alınmaması gerektiğini öğretiyor. Bu topraklarda savaş üzerine savaş yaşanmış. Kültür üzerine kültür gelmiş. Pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış. Binlerce yıllık tarihin içinden, bir çok pencereyi açıp aynı anda bu harika doğanın ortasında hayata bakabilmek… insana ne çok şey öğretiyor bilseniz…

Mitolojiye göre; Olympos’dan sonra gelen en kutsal dağdır. Sarıkız olarak bilinen doruğu ile Homeros’dan bu yana şairlere ilham kaynağı olagelmiştir. İlyada’nın tanrıları hep burada konaklamışlardı. Paris bu dağın yaylalarında çobanlık etmiş, Afrodit, kendisini en güzel seçmesi için ona burada rüşvet teklif etmişti. Şair ne güzel söylemiş: ”Kazdağı aşk dağıdır/Afrodit’in izleri var/Kazdağı şair dağıdır/Sevgi verir, duygu saçar ”.

Kazdağları, Yunan mitolojisndeki ‘kült’ olma özelliğini tamamen farklı bir muhteva ile Türk kültüründe de devam ettirmiştir.

İlk durağımız Kaz Dağları’nın sembolü haline gelmiş Sutüven Şelalesi ve Hasanboğuldu. Eğer zamanınız varsa Kaz Dağı Milli Parkı’na gidebilirsiniz fakat buraya ancak bir kılavuz eşliğinde giriş yapabiliyorsunuz. İster yürüyerek, isterseniz jeep safari turları ile milli parkı keşfetmek mümkün.

Yol boyunca Yörük kadınların kurdukları tezgâhların önünden geçiyoruz. Ekserisi Kızılkeçili köylüsü. Çoğunlukla baharat, salamura zeytin, bal, sabun satıyorlar. İki hususu bu alışverişlerde tekrar teyit etme fırsatım oldu:

1. Yörük kadınları yalan söyle(ye)miyorlar,

2. Duygularını hemen dışa vuruyorlar. Birinden birşey satın alsanız, diğerinin beklentisi yüzünden okunuyor. Pazarın biraz ilerisindeki yol Hasanboğuldu Göleti‘ne götürüyor. Hasanboğuldu’nun hüzünlü bir aşk hikâyesi var(mış). Sabahattin Ali‘nin bir şiirinden yola çıkarak öykü beyaz perdeye de aktarılmış. (Hülya Avşar)

Kızılkeçili köyüne kısa bir uğradıktan sonra Güre’de bulunan Kazdağı Etnoğrafya Müzesi’ne geçiyoruz. Ancak çok uzak mesafede olmayan Tahtakuşlar‘ı görememek büyük kayıp benim için. Çünkü buradaki etnoğrafya müzesi Türkiye’nin ilk özel müzesi olma özelliğini taşıyor. Tahtakuşlar Müzesi’nde Türkmen boylarının şaman kültüne ait objeler sergilendiğini biliyorum.

Kazdağı Etnografya Müzesi’nde, mitolojiden günümüze dek Kazdağları’ndaki yaşam, her yönüyle anlatılıyor. Murat Bostancığlu tarafından oluşturulan galeride Atatürk‘e, Edremit’e geldiğinde tahsis edilen fayton da sergileniyor. Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştiren Seyit Onbaşı ile Sabahattin Ali, Tuncel Kurtiz ve Ali Ekber Çiçek‘in balmumu heykelleri bulunuyor. Kaz Dağı’nda yaşayanların yöresel kıyafetlerinin de sergilendiği galeride, ‘Sarıkız’dan ‘Hasanboğuldu’ efsanesine kadar pek çok öykü objelerle anlatılıyor. Murat Bey’e bazı eksikleri Toroslarda yaşayan Yörüklerden temin edebileceklerini hatırlatıyorum. Çünkü burada yaşayan Yörükler, Fatih Sultan Mehmet zamanında bu bölgeye yerleştirilmişler. Ama Murat Bey şimdilik bölge ile sınırlı kalmak istediğini belirtiyor…

İlk güzellik yarışması Kazdağları’nda düzenleniyor. Afrodit ilk kez burada aşık oluyor. Aristo ilk felsefe okulunu Kaz Dağı’nda açıyor. Burada mitolojinin çıkışı Truva ile başlıyor. Homeros’un İlyada Destanı’nda, Truva Kralı Priamos‘un oğlu oluyor. Kahinler bu çocuğun Truva’nın yıkılışına neden olacağını söylüyor. Bunun üzerine Paris İda Dağı’na ölüme bırakılıyor. Kısaca, Kazdağları’nın efsaneler açısından önemi büyük…

Güre’den Altınoluk’a sonra Küçükkuyu’ya doğru ilerliyoruz. Vaktiniz varsa Şahinderesi Kanyonu ve Mıhlı Çayı Vadisi gibi durakları da es geçmeyin derim. Bizim sıradaki hedefimiz ise Adatepe köyü ve köyün girişindeki Zeus Altarı. “Altar” kelimesi “sunak” anlamına, yani “adak adanan yer” anlamına geliyor. Zeus Altarı’na ulaşmak için arabamızı bırakıp yaklaşık 1 km.lik taşlık bir yoldan -çam kokularını içimize çeke çeke- yürüyoruz. Doğa yürüyüşü tadında bir gezinti oluyor bizim için. Zeus’un bu tepede Afrodit’le aşk yaşadığına ve aynı zamanda Troya savaşlarını buradan izlediğine dair söylenceler dinliyoruz. Sunağa gelenler bu muhteşem manzara karşısında öylesine etkileniyorlar ki, sunak çevresinde ki ağaçlara renkli bezler bağlayarak dilek tutuyorlar. Halbuki biraz ilerde Garip Dede yatırı bulunuyor! Hepsinin adına biz ziyaret ediyoruz Garip Dede’yi…

Öyle bir tepedeyiz ki!… Bulunduğumuz nokta Edremit körfezine tamamen hâkim. Ve manzara muhteşem görünüyor. Aşağısı Küçükkuyu… Ve dantel gibi işlenmiş kıyılar. Karşımızda ise Midilli Adası duruyor. Birden birbirinden güzel Kosavalı kızlar sarıyor etrafımızı. Resim çekmekten yorulmuyorlar! Manzaranın etkisinden kopup geri dönüyoruz. Yakınımızda bulunan Adatepe Köyü’ne yöneliyoruz.

Taş evler, rengarek köy kahvesi, yokuşlu yollar, zeytinyağı satan dükkânlar, sanat galerileri ve butik oteller göreceksiniz. Bir de Rum güzeli Refika’nın ismini çok duyacaksınız!.. Köy meydanında önce soluklanıyoruz. ‘Karadut’ içerken Kurt yanımıza geliyor, onu sessizce seviyoruz. Köy Arap turistlerin de ilgisini çekiyor. Önceki yıl Orhan Gencebay, geçen yıl da bir Arap prensesi yazı burada geçirmiş. Haliyle konaklama ücretleri de ‘uçmuş’! İlyada destanında ismi geçen Gargaros, işte bu köyün ta kendisi…İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerden gelip ziyaret edenler de köyün bu özelliğine ve havasına vuruluyorlar, hatta vurulmakla da kalmayıp eski köy evlerini satın alıp buraya yerleşiyorlar(mış).

Aynı şekilde Yeşilyurt Köyü de taş evlerden oluşuyor. Zeytin ve badem ağaçlarının arasına adeta saklanmış vaziyette. Fatih’in izniyle Oğuzların Çepni boyu tarafından kurulmuş bir köy, eski adı Büyük Çetmi. Rum taş ustalarının inşa ettiği caminin mimarisi de kiliseye benziyor! Yıllarca Kazdağları’nın yamaçlarındaki bu köylerde Rumlar ve Türkler beraber yaşamışlar. Köyün sokaklarında gezip huzur evlerin fotoğraflarını çekiyoruz.

Son durağımız Küçükkuyu. Ege’nin başlangıç noktası olan bir kuzey Ege kasabası. Kıyıya dizilmiş balıkçı tekneleri olmazsa olmaz. Sahilde bir mübadele anıtı bulunuyor. Her iki yakadan insanların zorunlu göçünü anlatıyor heykel…

Alaattin DİKER

1 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    Ben de gezdim buraları. Alaattin Diker gibi resimleyip anlatmam ne mümkün? Demek ki aydın/yazar her adımını okunacak güzellikte bir yazıya dönüştürenmiş, diye yazarı tebrik etmek kalıyor bana.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...