Korkunç Sarı Bir Requiem

Yeryüzünde sadece aldananlar yok, aldatanlar da çok! Üstelik aldanma ve aldatmaya istekli olanlar bile var. Hanneh Arendt baştan çıkarıldığında henüz 17 yaşındaydı. Hocası olan evli ve iki çocuk babası Heidegger ise 35. Elbette, kişisel hayatında ahlaki prensiplere uygun davranışlar sergileyen ya da sergilemeyen kişiler hakkında hüküm vermek bizim işimiz olamaz. Ama aldatmak Heidegger‘in düşünsel eylemini de besleyen bir kaynaktı. Bir ömür boyu gizlice tuttuğu günceler (Kara Defterler) bu sırrı ifşa ediyor zaten.

Ya peki birlikte olduğu her erkeği “onu sevmiyorum” diye mektupla Heidegger‘e duyuran şaşkın âşık Hannah Arendt‘e ne demeli? Binlerce yıl içinde şekillenen Şark aklı bu ilişkide tezahür etmiyor mu? Zira 40 yıllık göçmen hayatımda karşılaşmadığım bir durum bu. 

Uzun yıllar önce sosyalist dayanışma adına ünlü bir Alman yazarı Doğu kökenli bir vatandaşımızı yanına asistan olarak almıştı. 3 ay sonra eşinin yatakta ona sırtını döndüğünü ve evi terk etmesini istediğini söylemişti. Öyle hatırlıyorum.

Kendim de yıllarca sevdiğim, tanıdığım ve bildiğim Alman kadınların yanlış ve hatalarında bile ‘correct’ davrandığına ve iki yüzlü olmadıklarına şahit oldum hep. Weber‘in kapitalizmin ruhu olarak nitelendirdiği Protestan ahlakı çifte standarta izin vermiyor(du) kısaca…

Ama Heidegger sıkı bir Katolik terbiyeden geçmiş. Şark düalizmine dayalı ilahiyatın tam göbeğinde dini eğitim almış. Amaca giden her yol onun için mübah. Eğer bir din sürekli hatalı mamül üretiyorsa, anlayın ki dayandığı teoloji bozuktur. Heidegger‘in zihnindeki kadın algısı da aldığı dini tedrisatla birlikte şekillenmiştir. Keza eşini yüzlerce kez aldatmasının sebebi de aynı…

Martin Heidegger altmış yıl süren evlilikleri boyunca karısına sürekli “Ruhum” şeklinde seslenirdi ve bu hitap anlamsız da değildi, çünķü Heidegger eşi tarafından ilk günden beri bir filozof olarak sevilmişti: “Mutluluk beni yere serdi” diye yazar 1915’te iktisat öğrencisi Elfride Petris‘in gönlünü çalınca.

Ancak uzun ve zor evlilik yıllarında Elfride, cinsel ve duygusal bakımdan Heidegger için birşey ifade etmez. Daha doğrusu karısına ‘erotik’ ve ‘duygusal’ yönden bakmaz. Zihninde yücelttiği bir ideal olacak kalır; Heidegger‘in fiziki ve felsefi varlığının ‘ruhu’ olduğunu ona kanıtlar. İster din ister ideoloji olsun; kesin inançlılarda sık karşılaşılan bir manzara bu. Eş, kutsanacak bir varlıktır.

1946 yılında üniversiteden atılınca sevgilileri ve karısı arasında seçim yapmak zorunda kaldı ve bir boşluğa düştü. Cinsel özgürlüğünü kamusal bir görevle örtemediği için içine kapandı.

Bu, gelecek nesillerin Heidegger‘de olmasını arzuladıkları değişiklik anlamına geliyordu. Ünlü psikolog Gebsattel tarafından uygulanan ilaç tedavisinden sonra yuva ve evlilik gibi değerlere geri döndü. Tabii ki, söz ebeliği ile mütemadiyen haklı göstermeye çalıştığı konferanslar ve çapkınlıklar sayesinde sıkıyönetim tekrar tekrar gevşer. Her çapkınlıktan sonra karısına sayısız mektuplar yazdığını -yayınlandığı için- biliyoruz, hatta ona göre ruhun gıdası ‘aldatmaktır’ desek yalan olmaz.

“Neden taşrada kalıyoruz?” makalesinde Martin Heidegger 1934 yılında Berlin Üniversitesi‘ne atanmayı niçin reddettiğini açıklar. Yerlilik ideolojine bağlılıktan ve o düşüncenin ürünü olan Kara Ormanlar’daki kulübesinden bahseder. Bugün o ev hâlâ ayakta ve ziyaretgâh olarak kullanılıyor.

Tam 50 yıl önce 50 yaşında kendini Seine nehrinin derin sularına bırakan musevi şair Paul Celan, ondan tek bir kelime duymak için 1967 yılında bir yaz günü Kara Ormanlar’da yaşayan Heidegger‘in yanına gitti.

Heidegger‘in ziyaretçi defterine “kalpten gelecek tek bir söz için bir umutla” yazmıştı. Çocukken anne ve babası Naziler tarafından katledilen Celan pişmanlık kelimesinin Heidegger‘in ağzından çıkacağını umuyordu, bekliyordu.

Usta ile resim çektirmemesinden anlıyoruz ki, şair Celan orada büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. İnsan olmaktan utandığını izhar etti.

“Altın çiçek, sarı göz otu, üzerine yıldız küp işlenmiş çeşmeden bir yudum su” -Şiirin en başında açıklandığı gibi Heidegger‘in Kulübesi; köyün yukarısındaki bir çayırda, yamaçta dikili birkâç ağacın altında, ormanlar, yeşil çayırlar ve sarı dağ çiçekleri arasında gizlenmiş durumdadır. Heidegger‘in özellikle seçtiği bu mekân ve önündeki çeşme bugün hâlâ ayakta ve şırıl şırıl akıyor.

Göçmen kuşlar gibi zaferler naralar
Gök bir zaman oldu boşaldı
Sırtın eğik başın kambur
Birbirine birşey soran bakışların
Parkta ateş parkında
Arasında apaçık açılan defterlerin

20. yüzyılın en büyük düşünürü büyük oynamıştı: Varlık ve İnsan ile teknoloji arasındaki ilişkiyi “Ge-Stell” ekseninde kurdu. Ona göre Gestell, modern teknolojinin doğasında olan ama kendisi teknoloji olmayan bir keşif yoludur; bitmiş bir yapı değil, bir düzenleme faaliyetidir. Özetle; “herşeyi hesaplama, planlama ve ıslah etme” eylemidir. Bırakın ahlakı, siyasal ve sosyal olanın bile Heidegger‘in yanında kıymeti harbiyesi yoktur. Ontolojisi yalnızca “eşya” ve “şey” üzerine kurulmuştur.

Nihilizme yakınlık atfettiği Martin Heidegger‘in felsefesi ile sevgilisi Hannah Arendt de ilgilenmiştir. Varlık öğretisini kesinlikle tamamlayamadığını savunur. Ölümden yola çıkarak varlık analizi yapan Heidegger, varlığın aslında hiçlik olduğunu gerekçelendirmiştir. Artık ‘mütekebbir’ olan Tanrı değil insandır. Yani insanı “dünyayı yok eden” bir varlık olarak tanımlar.

Arendt, bu görüşe itiraz eder; insan Tanrılık taslayamaz ve ancak kendi türüyle bir arada yaşayabilir der. Heidegger; özgürlük, insan onuru ve akıl kavramlarını atlayıp, insanı sadece dünyadaki işlevlerine indirgemektedir. Öte yandan, modern ve şehirli olan her şeye yabancı; fabrikaya ve büyük şehir hayatına amansız düşmandı Heidegger. Bir ömür boyu süren Yahudi karşıtlığını bununla ilintilendirenler var: Hannah Arendt veya Paul Celan gibi bireylere değil, her şeyden önce Musevilerin kurduğuna inandığı endüstriyel kapitalizme karşıdır. Varoluşçuluk felsefesi ile kör nefsinin üstesinden gelmek ister.

Ancak Heidegger için, Yahudi imha kampları, temelde reddettiği teknoloji ve modernitenin olumsuz yansımasından başka bir şey değildir. Sanayileşme çağında “hayvan yetiştirme çiftiği” ile “insan mezbahası” aynıdır. Kendini ziyarete gelen Paul Celan‘a karşı sessizce ifade ettiği bir tutum aynı zamanda. Korkunç derecede bir duygusal soğukluk ve düşüncesindeki karanlık bir nokta. İnsanın tekrar eşrefi mahlukat olması için en cılız bir dilek yok. İnsanlığı yeniden inşa etmek için en küçük bir istek yok. İnsanın iç ve dış dünyası arasında zihni insicam kurmak için dahi bir niyet yok…

Ziyaretçinin gözleri, önünde uzanan Alp dağları ve vadileri arasındaki genişlikte kederli bir şekilde dolaşır. Cırcır böceklerinin gürültüsü ortalığı kaplar. Ormandaki ağaçlar sessizce hışırdar. Karahindibalar ve papatyalar boynu bükük yere bakar. Ve şairin yüreğinden sarı gözyaşları akmaya başlar…

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz, içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır Almanya’dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır
senin altın saçların Margarete
senin kül olmuş saçların Sulamith

Paul Celan

Bahara gölge düştü bu yıl. Elbet kuşlar bir gün geri dönecek yurduna, sevgili okur. İnsan kendini bilince her şey mutlaka eski haline dönecek…

Alaattin DİKER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...