Paris Musâhabesi, Unutulmaktan Korkan Ressam

“Mona Lisa” salonunda izdiham yaşıyoruz; neredeyse insanlar birbirlerini çiğneyecekler. Hergün Musee Louvre 30 bin kişi tarafından ziyaret ediliyormuş. Ve tabii kalabalığın çoğunu Uzakdoğulu ziyaretçiler oluşturuyor. Onları Trier‘deki öğrencilik yıllarımdan iyi tanırım. İnatçıdırlar. Tuttukları işin peşini kolay kolay bırakmazlar. Dünkü grevden ötürü Grande Galerie‘de bugün müthiş bir yoğunluk hâkim. İğne atmak için bile imkân bulamamıyorsunuz! Buna karşın Louvre‘un diğer salonlarında sanat eserleriyle başbaşa sakin bir gün geçirebilirsiniz. Sizi rahatsız edecek kimse çıkmaz. Görünüşe göre; müzenin bazı bölümleri yoğun ziyaretçi akınına uğrarken bazı bölümler sanki hiç bilinmemekte. Ancak burada sergilenen eserler son derece ilginç ve tartışmasız sanat alanında dünya sıralamasını zorlayacak ölçüde değer taşıyorlar. Önce onları arayıp bulmalısınız ki keyfiniz yerine gelsin. Müzeyi tekrar ziyaret etmeniz gerekebilir, çünkü bakım çalışmaları yüzünden her gün farklı bir oda kapalı tutuluyor; örneğin, Jan Vermeer(1632-1675) tablolarının asıldığı salon veya Rembrandt(1606-1669) koleksiyonunun bulunduğu kat gittiğiniz gün açık olmayabilir…

Hemen telaşlanmayın, başka sanatçılar ve eserleri sizi onun yerine teselli edecektir. Mesela Norveçli ressam Peder Balke’nin (1804-1887) peyzaj çalışmaları nadir bulunabilecek eserler. Peder Balke heyecan uyandırıyor, çünkü 1832’de Norveç’in kutuplara en yakın noktasını ziyaret eden ve ışık oyunlarını yakalayan ilk ressam o. Gün içerisinde gözlemlediği aydınlık ve karanlık koşulları, ışık oyunlarını ve gölgeleri çizdiği resimlere harikulade bir şekilde yansıtmış. Romantizmin derin izlerini taşıyor her biri…

1846’da Fransa Kralı Louis Philippe bu tabloları yapmasını kendisinden bizzat rica eder. Kral Louis Philippe, bir İskandinav coğrafyası hayranıydı. Sürgün yılları boyunca Norveç’te kalmış ve Kuzey Cape kayalıklarına tırmanan ilk Fransız olmuştu. O tablolar şimdi Louvre Müzesi‘nin en üst katında (Richelieu) temaşa edilebiliyor. Koleksiyon büyük ölçüde gri tonların baskın ama son derece romantik manzaralardan oluşuyor. Resimler aynı zamanda Fransız Devrimi’nden sonra Fransa’nın içine düştüğü karmaşık ve fırtınalı günlere ışık tutmakta ve ziyaretçileri düşünmeye sevk ediyor.

Louvre‘un bu katı – bu istisna dışında – öncelikli olarak Fransız resim sanatına ayrılmış. Burada, Fransız monarşisini öven tarihi resimler çizen Charles Le Brun(1619-1690) ile tanışıyoruz. Yine 17.yüzyıl sanatçıları Caravaggio ve George de la Tour‘un yaptığı tablolar önünde duruyor ve aynı çoşkuyla izliyoruz. Bu duygudaşlığımız, kötülüğü ya da dolandırıcılığı alaycı bir üslupla yeren şaheser “Le Tricheur”(1635) için de geçerlidir. Soylular sınıfına mensup insanların sosyal ilişkilerini görmek açısından son derece önemli bir tablo “Dolandırıcı”. Kültür tarihçileri bilirler, 17.yüzyıl Fransa’sında kumar oynamak yasaktı. Ancak aristokrat kesimin gençleri için hazırlanan ‘Adab-ı Muaşeret’ kitaplarında yeni çevreler edinmek ve ünlenmek için genç soylular kumar oynamaya özendirilirdi.

Aynı katta sergilenen Barok ressam Claude Lorrain‘in başyapıtları da aynı yüzyıla ait. Lorrain‘in resimlerini yakından izlemek ve ayrıntıya verdiği önemi görmek sanatına hayran kalmaya yetiyor. Birkaç adım ilerde Jean Siméon Chardin‘in boyadığı “Le Singe Peintre”(1740) ise ziyaretçileri şaşkına çeviriyor: Ceket giymiş ve kafasına şapka takmış bir maymunun ressamlığa soyunduğunu fark ediyoruz! Tuval üzerinde sadece birkaç eskiz çizgisi görülüyor. Hayvan fırçasını tuval üzerine bir usta ressam edasıyla vuruyor sanki! Belki olağanüstü bir durumla karşı karşıyayız ancak bu, hiç de sıradışı bir olay değil: Ya peki, ressam kim? Maymun mu, insan mı? Anlamıyoruz.

Aranızda şaşırmayan kimse var mı bilmiyorum ama ben bu işe şaştım kaldım! Ressam birisini mi eğlendiriyor yoksa kendisiyle mi alay ediyor? Veya bir ressam konu olarak niçin özellikle bir maymun seçer? Öyleyse; hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey duymayan, hiçbir şey söylemeyen üç bilge maymunu birlikte selamlayalım! Belirsizliğin ve dolayısıyla düşünce kapsamının geniş tutulması mutlaka iyi bir şeydir. Aksi takdirde sanat sıkıcı olurdu… değil mi?

İsterseniz biraz ileri gidelim ve sınırı aşalım. Hans Werner‘in “Medeni Maymun”(2013) kitabına danışalım. Ressam Chardin‘in “Singe Peintre” tablosu bu kitapta işlenmiyor ama yazar maymun figürünün Batı kültür ve zihniyet tarihinde oynadığı rolün izini – Tarzan’dan King Kong’a kadar – sürüyor. Kitap sayısız örnek ve ayrıntılarla dolu. Ama biz yine Louvre Müzesi‘ne geri dönelim…

Louvre Müzesi‘nin sessiz salonları ziyaretçilere daha nice hazineler sunmaktadır. İşte bir başka örnek: Mezopotamya’nın kazı bulgularına adanmış odalarda Babil tanrıçası veya Asur kralı tüm haşmetiyle alanı kaplıyor. Bu heykeller elbette ilginç yaratıklar değil. Bununla birlikte heykelciklerin gözlerini ve göbeğini örten yakut taşlarının Burma’dan gelmiş olması ilginç, hatta inanılmaz bir olay sayılmalıdır. Burma’dan Orta Doğu’ya uzanan ticaret yollarını ilk olarak kıymetli taşlara borçlu olduğumuz söyleniyor. Ve biz burada Antik Çağ’da yapılan kıtalararası ticaretin tanıkları oluyoruz. Küreselleşme kavramı belki o zamanlar yoktu, ama olayın kendisi demek her zaman vardı.

Bu aylarda Musée du Louvre‘un çekim merkezi olmasının gerçek sebebi Leonardo da Vinci‘nin 500. ölüm yılı dolayısıyla açılan sergi. Sergiyi ziyaret eden herkes kırmızı halı üzerinde yürüyerek müzeye girebilir. Şimdiye dek böyle şaşalı bir giriş merasimi yaşamadım. Bir hata mı? Belki. Louvre’da sürekli sergilenen Leonardo‘ya ait altı eser mevcut. Ancak en son Köln‘de gezdiğim Rembrand sergisinin aksine Leonardo‘nun pek çok tablosu Paris’deki sergide yer almıyor. Ne “Salvator Mundi” ne Münih ve Londra’daki “Madonna” ne de “Krakow Lady” tabloları sergilenmekteler. Sergide bulunanlar çoğunlukla küçük formatlı çizimler. Onları da kalabalık arasından görmek ayrı bir sorun!

“Mona Lisa” eski yerinde duruyor ve zemin katta açılan Leonardo Sergisi‘ne dahil edilmemiş. Tabloyu 1956 yılında gerçekleşen bir saldırıdan beri bir camın arkasında ve güvenlik ordusunun eşliğinde temaşa ediyoruz. Doğrusu, Leonardo da Vinci çok daha güzel resimler yaptı. Mona Lisa” duygularını ifade edemeyen tutuk ve tutucu bir kadın imajı veriyor ki bu imaj 19.yüzyıl ile doğrudan alakalıdır. 21.yüzyılda ilginin azalmaması Adorno‘yu haklı çıkaracak gibi: “Kültür endüstrisi kitle kültürünü üretir ve mutlak olanın yerine taklit olanı yerleştirir.” Arzu ederseniz, siz de “La Joconde” ile selfie çekinebilirsiniz. Ama Chardin‘in “Singe Peintre” tablosu önünde ben dâhil kimsenin selfie çektiğini görmedim………..

Louvre’dan ayrıldıktan hemen sonra çok uzak olmayan bir mesafede, Château Royal d’Amboise‘da, ziyaretimiz devam ediyor. Rönesans devrinden kalma bu şato aynı zamanda dönemin ihtişamına tanıklık ediyor. Ama asıl önemi içerde yer alan Şapel’den kaynaklanır. Zira Leonardo da Vinci‘nin ebedî istiratgâhı işte orası…

Alaattin DİKER

1 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    Alaattin Diker de olmasa plastik sanatlarla ilgimiz Mona Lisa ile sınırlı kalacak. Genel kültür mağdurları olarak. Leonardo Vinci’nin Pariste medfun olduğunu bilmiyordum. Halbuki hayatına dair bir kitap okumuştum. Ölümünü anlatmıyordu herhalde. Aydın, yüksek kültür bürosu gibi yoğunlaşan müzelere bile derinlik katandır. Tebrik ederim elbette.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir