Sevmek Zamanı

Eifel Milli Parkı, Almanya’daki en büyük doğal parklardan biridir. Ayrıca burası Atlantik iklimine maruz kalan topraklarda kayın ormanlarının korunduğu ilk koruma alanıdır. Park şu anda nesli tükenmekte olan 2.170’den fazla bitki ve hayvan türünü koruyor. Yaban kedileri, kunduzlar, yarasalar… Doğal parkın en güzel kısımlardan biri, şüphesiz ki, yaklaşık 350 küçük volkanın bu araziyi ateş ve su ile şekillendirdiği, güzel göller ve büyüleyici zirveler yarattığı Volkanik Eifel… Bu nedenle, bura Avrupa Jeopark statüsünü kazanmış ve UNESCO Küresel Jeopark Ağı’nın bir parçası olmuştur.  Bu nedenle her zaman ekoturizm hedef listenizde yer almalıdır. Bu doğal park, 240 km’lik inanılmaz bir yürüyüş parkur ağına sahiptir. Tutkularımdan biri yürüyüş olduğu için en muhteşem yürüyüş yollarını seçmeye çalışıyorum ve bu durumda bir araştırmadan sonra en iyi Eifel Milli Parkı yürüyüş yollarından birini seçiyorum: Einruhr

Yürüyüş Yolu’nun ilk bölümü Ober Gölü’nün eteklerinde başlıyor: Orada sizi harika görüntüler bekliyor olacak. Rurberg’e yaklaşır yaklaşmaz yokuş yukarı çıkmaya başlıyor yol. Rurberg’e vardığınızda sizi bekleyen muhteşem bir manzara tüm yorgunluğunuzu unutturacak. Biraz mola verip bir şeyler içmek için de güzel bir yer burası. Önünüzde uzanan gölün adı Eiserbach See. Bu noktada yol zirveye ulaşmak için ayrılıyor. Bir süre ormanda yürüyorsunuz ve Dedeborn veya Obersee üzerinde bulunan uğrakları kuş sesleri ve çiçek kokuları içinden keyifle geçiyorsunuz. Bu aynı zamanda yürüyüş yolunun en zor kısmı. Kuşkusuz bir başka güzel nokta da, ormandan göl manzarası sayesinde tekrar Einruhr’a yaklaştığınız zamandır. Burada, Eifel Milli Parkı’ndaki en iyi yürüyüş yollarından biri bitiyor: Rurberg – Einruhr Rundweg.

1-Eifel Milli Parkı Bilgi Merkezi(Rurberg), 2-Hayal edilemeyen bir şeyin gerçekliği olmaz. Eifel, 2250 yılına şimdiden hazırlık yapıyor!

Yörenin ilginç bir hikâyesi var; önce arazinin bir kısmını -tatbikat sahası olarak kullanmak üzere- İngiliz Askeri İdaresi istimlak etmiş (1946), sonra yapılan barajlar yüzünden tarım alanları sular altında kalmış (1952). Kamulaştırılan arazi üzerinde bulunan Wollseifen köy halkı çevre kazalara yerleştirilmiş, sular altında kalan ve 15. yüzyıldan beri demircilikle geçinen komşu Pleushütte köyü tarihten silinmiş.

Eifel halkı toprakları için çaresizce mücadele etmiş. Ancak başlangıçta acı bir yenilgi gibi görünen şey, son yıllarda refah olarak geri dönüşmüş. O yıllarda bölgede turizm olayı bilinmiyormuş. Bugünkü Einruhr ise gölden oldukça uzak bir yerde konuşlanıyormuş. Yapılan barajlarla birlikte gölün suları yükselince bir sahil köyü ortaya çıkıyor. Zaman içerisinde köy hızla gelişiyor. Bugün eski yaralar ve öfkeler tamamen unutulmuş durumda. Eifel’da tüm turizm olanaklarına sahip yeni bir tatil beldesi var artık. Ev tipi konaklama imkânlarının yanı sıra lüks oteller de mevcut. Göldeki ulaşım hizmeti iyi ayarlanmış ve yabancıları gemilerle gezmeye davet ediyor. Eifel Doğa Parkı, turizme yeni bir ivme kazandırmış. Eski evler belki kısmen yok olmuşlar ama yeni güzel fırsatlar getirilmiş. Hiçbir şey eskisi gibi kalmamış, sosyal hayat tamamen değişmiş.

Einruhr’da bir sabah vakti.

Artık her şey yeşil ve çok mavi, sevenler için kurulmuş sanki her şey. Gönlünüzce dinlenebilir ve dinlendiğinizde de hiçbir anı kaçırmazsınız. Einruhr’daki her şey göl manzaralı. Dışarıda terasta oturup çay içebilir ve limana giriş yapan gemileri izleyebilirsiniz. Gerçekte Einruhr’un iki yüzü var, tıpkı hayat misali; biri ıslak ve sert, diğeri güneşli ve sıcak…

Eskiden diğer Eifel köylerinde olduğu gibi Einruhr’da da yaşam tarımla şekilleniyordu. İnsanların çoğu biraz çiftçilik yaptı, evinde iki ya da üç inek besledi, kümeslerinde muhtemelen tavukları vardı. Tarım alanlarının bölünmesi, yani mirasın eşit paylaştırılması yüzünden, 19. yüzyılda tarlalar zaten küçülmüş ve etkisi çok geniş bir alana yayılmıştı. Bu nedenle, birçok insan başka gelir kaynaklarına yöneldi; örneğin marangozluk, duvar ustalığı, tekerlek ustalığı, demircilik veya çatı ustalığı gibi zanaatlar öğrendi. Kadınların evlenene dek büyük bir şirkette ya da küçük bir kasabada hizmetçi olarak çalışmaktan başka seçenekleri yoktu. Elbette çocuklar hasada ve hayvan bakmaya yardım ettiler.

1-2 Yok olan ama unutulmayan iki komşu köy: Wollseifen ve Pleushütte, 3- Yörenin son cadısı (1950)

Köy, o zamanlar Avrupa’nın en büyük su rezervuarı olan Urft Rezervuarı’nın inşası ile ilk yenilikçi ivmesini kazandı. 1905’te baraj suyu Kermeter Dağı sırtından 2,7 km uzunluğundaki bir tünelden elektrik santrali Heimbach’a yönlendirildiği ve Eifel’in elektrifikasyonunu başlattığı için kelimenin tam anlamıyla “ulusal şebekeye” bağlanmış oldu. Yerli halk inşaat sırasında iş buldu. Ayrıca Güney Avrupa’dan işçiler bölgeye gelerek ve çevre köylerde küçük odalar kiralayarak yerel ekonomiyi canlandırdılar. Yabancı işçilerden bazıları buraya yerleşmiş ve yöre kadınlarıyla evlendiler.

Yerel tarihle ilgilendiğimi gören bir memur Eifel’da yaşayan son ‘cadı’ hakkında kısaca bilgi verdi. Olay yüzlerce yıl önce geçmiyor, bilakis 20. yüzyılın ortasında yaşanmış. Dinlediğim öykülerden birini kısaca aktarayım: Bir gün kaldığımız köye uğrayan gezgin çerçi, Kilise’nin zangocuna “köyünüzde cadı olup olmak istediğini bilmek ister misin?” diye sorar. Ona eski devirlere ait demir para bulmasını, o parayı ayin sırasında rahibin önündeki İncil’in altına koymasını ve ayinden sonra kilise kapısının altından içeri doğru atmasını tavsiye eder. O para orada kaldığı sürece ‘cadı’ kiliseyi terk edemeyecektir. Pazar günü ayin bittikten sonra herkes evine dağılır ama yaşlı bir kadın hâlâ yerinde oturmaktadır. Zangoç, birini mi bekliyorsun, diye sorar. Kadın yerinden kımıldayamadığını ve o parayı oradan kaldırmasını ister. Aynı gece zangoç uykusundan telaşla uyanır, çünkü odası kedilerle dolmuştur. Soba maşası ile onlara saldırır; kara kedilerden birini iyice hırpalar, diğerleri de pencereden kaçar. Ertesi gün yaşlı kadın sokak ortasında ağzı burnu kırılmış vaziyette yatmaktadır…

Yöreye özgü ahşap evler

Aynı kadınla ilgili iki ayrı öykü daha derledim ancak yerimiz dar. Burada, batıl inancın hiçbir zaman ve şekilde yok olmadığını açıkça görebiliriz. Mesela; okuduğum üniversitenin etnoloji bölümünde 20 ciltlik “Almanya’da Batıl İnançlar” isimli bir ansiklopedi gördüğümü iyi hatırlıyorum.

Yeri gelmişken Etnoloji Bölümü’nü kuran değerli hocam Prof. Günter Tiemann‘ı anmadan ve bir anısını aktarmadan geçmeyeyim. Paris’te bulunduğu sırada Claude Lévi-Strauss‘u ziyaret etmek ve San Paulo günlerini sormak ister. Lévi-Strauss, ilk sözlerine sanki bir Brezilyalıyla konuşuyormuş gibi tepki verir. Yavaş aksanıyla akıcı bir Portekizce’ye geçer ve hocamız, günümüz metropolü hakkındaki sorularını -kalan yarım saatte- yanıtlamak zorunda kalır. Belki de bu, Claude Lévi-Strauss’un tetikleyebildiği o garip entelektüel anlardan biridir. Paris’in ortasında, kendine özgü özelliği ve tüm hayatı boyunca onun için önem arzeden kültürlerin çeşitliliği içindeki zıtlıklardan biri olarak, gözünün önüne São Paulo gelir. Lévi-Strauss, anılarını, “kimlik” boyutuyla değil, kişilerin “geçiş” olduğu “olaylar” düzleminde anlatır. Benzer bir yaklaşımı Biruni de, Hindistan isimli eserinin giriş kısmında sergiler. Metodoloji ile ilgilenenlere özellikle tavsiye ederim.

Einruhr’daki her şey göl manzaralıdır.

Belki de gelecekte beşeri bilimler, somutluğu ve çeşitliliği vurgulayan bu tür görselleştirmeler ile daha fazla ilgilenmeli ve buzul kimlikleri eritmelidir. Ancak, hiçbir yöntem ve araştırma tek başına bu sonucu doğurmaz. En doğrusu, Lévi-Strauss’un São Paulo’yu deneyimlediği tarza sadık kalmak gerekecektir, çünkü düşünmek, aynı zamanda “açılmak” ve “doğaçlamak” demektir. Örneğin, Lévi-Strauss, dünyayı yorumlamak yerine, bir röportajda belirttiği gibi, dünyayı biçimlendiren ve ardından onu kimliksiz bırakan bir katalizör işlevi gördü: “Yazdığım kitapların, verdiğim derslerin içimden geçen olaylar olduğu hissine kapılıyorum ve sonra o olaylar zincirleme gelişiyorlar. Ben sadece içimde gelişen, ama sonra beni aşan bir dizi şeyin geçiş noktasıyım. Kesinlikle hiçbir kimliğim yok.”

Aslında Doğulu aydınlar, böyle durumlarda Batılı seçkinlerin yüzüne ayna tutabilirler(di). Onların görmek istemediği şeyi, yani Batı egemenliğinin yol açtığı olumsuz sonuçları da görmeye zorlayabilirdi. Ancak Karl Popper‘ın “komplo teorisi” olarak tanımladığı ve Marksizm’e benzer bir bakış açısı ürettiler: “Tanrılar ortadan kaldırılmıştır. Ama onların yerini, kapitalistler, tekelciler veya emperyalistler gibi güçlü adamlar veya çevreler-mustarip olduğumuz tüm kötülüklerden sorumlu olan uğursuz güç odakları alıyor.” Halbuki, asıl soru, kapitalizme nasıl karşı çıkılması gerektiğidir. Bu hususta da -büyük ölçüde- başarısız olduk. Zor zamanlarda anlaşılması zor aydınlar olarak yapayalnız kaldık.

Yıldızlar altında Einruhr’da bir yaz gecesi

Özellikle komplo teorisi üretenler, gerçekte her şeyin göründüğünden çok farklı olduğunu söylüyor. Ancak onlar her gerçekliği aykırı biçimde yorumlama ayrıcalığına veya özgürlüğüne sahip değildir. Alternatif modeller tasarlamak ve bir toplumun ilerleyebileceği yön hakkında fikirler üretmek asıl siyasetin görevlerinden biridir. Bu bazen bir duvarın inşa edilmesi mi yoksa mevcut bir duvarın yıkılması mı gerektiği gibi soruları içerir. Bununla birlikte, siyasi görüş ile komplo teorisi arasındaki ayrım esastır ve bu fark bakış açısında yatmaktadır. Komplo teorisyeni geçmişe odaklanır ve her şeyin sözde nasıl olduğunu açıklar, çünkü arka planda her şeyi denetleyen şeytani gücü bilir ve o güç, aynı zamanda uğursuz niyetler beslemektedir. Öte yandan, yaratıcı bir güç olan siyaset aksi yönde düşünür: İlerde tartışılmaz olan şeylerin veya toplumsal korkuların ne hale gelebileceğini merak eder ve bunun arzu edilir olup olmadığını düşünür. Komplo teorilerinin düşünce ve toplumun referans sistemlerini itibarsızlaştırdığı ve rasyonel anlayışı imkânsız hale getirdiği durumlarda, siyaset uzlaşmaya dayalı ve geleceğe dönük bir gerçekliğin inşası üzerinde çalışır.

Filozof Hans Blumenberg bu konuda dikkat çekici bir cümle söylüyor: “Hayal edilemeyen bir şeyin gerçekliği olmaz.” Bu aynı zamanda veya her şeyden önce şu anlama geliyor: Yalnızca düşlenebilecek bir şey gerçekleşebilir. Blumenberg, rüyaların,  gerçekliğin üretimine dâhil olması gerektiğine dair kendi gözlemine bile şaşırmıştı, çünkü bunlar aynı zamanda en aşırı gerçek dışılığı temsil ediyorlardı.

1-Köy fırını 2-Yürüyüş güzergahında bir orman şapeli

Toplumların hayatında mutlaka iniş çıkışlar olur. Mesela, savaş öncesi ve sonrası dönemlerde  ortaya çıkan karamsarlık duygusu, Avrupalı bir çok yazarı çocuksu bir doğa tutkusuna sürüklemiştir. Nobel ödüllü İsveçli yazar Harry Martinson (1904-1978) onlardan biridir. “Doğa Tanımları Hakkında” adlı makalesinde, başarılı bir tahlilin üç esasını şöyle sıralar: “Bilgi, kesinlik ve deneyim bir araya gelerek, bize dünyanın yeni bir gözle görünmesini sağlayan bir perspektif sunar.” Martinson’un yaz aylarında uğultulu fauna ve florası ile bir gölü ya da eski bir kömür ocağını tanımlaması fark etmez; bir çalıya, bir haşhaş çiçeğine ya da bir böceğe bakmış olsa da, kitaplarında her zaman şaşırtıcı gözlemler, öznel tavırlardan arınmış ve yine de ilgi çekici tespitler bulabilirsiniz. Kısaca, o size bir ortamı anlatır; içiniz ya üşür ya da ısınır. Otel odamda Faslı yazar Leila Slimani’nin yeni romanı “Ötekiler Ülkesi”ni okurken öyle bir hava teneffüs ettim. Özellikle “limokal ağacı” imgesi beni çarptı.

Faslı Amin ve Fransız eşi Mathilde, Fas’ın kuzeyine yerleşir ve Atlas Dağları’nın eteğinde bir çiftlik kurarlar. Amin, kızlarını eğlendirmek için bir gün portakal ağacına bir limon fidesi aşılar: “Biz, bu ağaç gibiyiz, yarımız limon, yarımız portakal. Lakin her iki tarafa da ait değiliz.” Çünkü artık ağacın meyvesi acıdır ve yenmez.

Einruhr kaynak suları ile de meşhur

“Ötekiler Ülkesi”, kültürel çatışmayı beraberinde getiren olağandışı bir evlilik üzerine kurgulanmış. Amin ve Mathilde, üst sınıfa mensup olmadıkları için iki ayrı dünya arasında sıkışıp kalıyorlar. Faslılar da onları yabancı görerek dışlıyor.

Financial Times’a verdiği bir röportajda Paris’te çok fazla ayrımcılık yaşayıp yaşamadığı sorulduğunda Slimani “hayır” diyor. Geçmişi bunda bir rol oynamış mıdır? “Elbette! çünkü bu ülkenin sosyal kodlarını tanıyor[um].” Çok doğru bir yaklaşım. Örnek vermek gerekirse; din, Avrupa toplumlarında mücadele alanı olmaktan çıkmıştır. Ahlâk düzeni, hukuk devleti normları içerisine yerleştirilmiştir. Yaşam, değerler üzerine değil, ilkeler temelinde kurulmuştur.

Sevmek Zamanı ve Ötekiler Ülkesi

Buna karşın Metin Erksan‘ın “Sevmek Zamanı” ile Leila Slimani‘nin “Ötekiler Ülkesi” kahramanları, Halil ve Amin, bilirler ki, Doğulu toplumların ahlâkı, ruha vurgu yapıp maddeyi kutsamakta, değerlere vurgu yapıp paraya tapmakta ve kişiliğe vurgu yapıp gücün önünde eğilmektedir. Batılı toplumlar ise ırkçılık hastalığından bir türlü kurtulamamıştır. İkisi de bu kısır döngüye teslim olmaz, ama kader kendilerine acımaz. Zira toplumsal hayatın tutarsızlığı, ilkin onun kodlarına sımsıkı sarılanı mağdur eder. İnandığı ile yaptığı arasında keskin bir çatlak oluşmuşsa, insan darmadağın olmuştur. Olmak istediği şey ile olduğu şey arasındaki gerilim, insanın yeryüzünde kendine kestiği en ağır cezadır. Doğaya sığınmamızın nedeni de budur zaten. Ebedi yaşantıyı arzularız, ama üzerimizde toplumsal bir gölge bulunsun istemeyiz.

Ancak yorgun Mathilde, umudunu yitirmemek için insanların dünyasını nebatat ile karşılaştırır: “En sonunda, bir tür hâkim olacak; portakal bir gün ya limonun yerini alacak ya da tam tersi olacak ve ağaç yeniden yenilebilir meyve verecek.”

Einruhr’da olmazsa olmaz: Göl Gezintisi

“Kürk Mantolu Madonna”da Raif, “Sevmek Zamanı”nda Halil acaba niçin önce surete âşık olurlar? Kişinin ötekini kendi gözünde var etmesi, bir beklenti duymadan var ettiğine duyduğu aşk, Balzac’ın “bir başkasının hayatını yaşamak” olarak tanımladığı ruh halinden başka bir şey değil çünkü. Nitekim Claude Lévi-Strauss, kendini “geçiş” olarak nitelerken ulvi bir aşka işaret ediyordu. Zira düşünme eylemi asla tutkusuz gerçekleşmez.

Yoksa “kalpten sevenin işi rast gider” diyen eskilerin vuruldukları şey belli değil mi?

Dedeborn gezi yolundaki uğrakları kuş sesleri ve çiçek kokuları içinden keyifle geçeceksiniz

Alaattin DİKER

4 Yorum

  1. AvatarNilgün Çelebi Cevapla

    Hoca müthiş bir yazı. Kaleminize sağlık. Bunlar web de kaybolup gitmesin. Yazılı, “hard copy” olsunlar. Bir sorum var. H.Martinson başarılı tahlilin 3 esasını ilgi, kesinlik, deneyim diye özetler yazmışsınız. Oradaki kesinlik’i anlamadım. Akılcı tahmin, prediction diye anlayabilir miyiz? bilir miyiz?

  2. AvatarAlaattin Diker Cevapla

    Nilgun Celebi Hocam, yazar ‘precision’ anlamında kullanmış.
    Almanca Präzision veya Exaktheit olarak belirtilmiş.

  3. AvatarMustafa Sarı Cevapla

    Elinize sağlık…. ‘….din, Avrupa toplumlarında mücadele alanı olmaktan çıkmıştır. Ahlâk düzeni, hukuk devleti normları içerisine yerleştirilmiştir.’ Bizde hukuk maalesef muktedirin kalkanı olmaktan ya da muhalifi ezmek, yok etmek için vasıta olmaktan başka bir şeye yaramıyor. Hangi ahlaki değer böylesi bir çarpık hukuk anlayışı içinde hayat bulabilir ki… Ahlaki değerleri dine hapsetmek, böylece kendini temize çıkarmaya çalışmak ne kolay değil mi(!)…

  4. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    ‘Doğulu toplumların ahlâkı, ruha vurgu yapıp maddeyi kutsamakta, değerlere vurgu yapıp paraya tapmakta ve kişiliğe vurgu yapıp gücün önünde eğilmektedir.’ Ben altını çizeyim istedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir