Süt Kale’nin Burcundayım

Hüseynik’ten şeher yoluna değil de kale yoluna saptığınızda  dolambaçlı ve bir o kadar dik bir dört-beş kilometrelik yolunuz var Harput’a kadar çoğun kale yolları gibi. Dört bir tarafa hâkim varlığıyla Harput Kalesi müstahkem bir mevkidedir. Zaten her yönüyle müstahkem mevkilerdir kaleler. Sarp kayalıklarda, dağ başlarında, ulaşılması imkânsız noktalarda inşa edilen tarihî  kalelerin her biri tahkim duygusunun ön planda olduğu bir üs, adeta bir kartal yuvası mahiyeti taşırlar.

Korunma ve savunma ihtiyacının dayattığı bu tahkim duygusu devrin imkânları ölçüsünde insan emeğine yaslandığı oranda tabiatın doğal varlığından da büyük destek alırlar. Doğanın doğallığıyla gücüne güç kattığını evvel emirde keşfeden insan soyu bu gücü arkasına almayı hiç ihmal etmemiştir devr-i Âdem’den bu yana.

Kaleye varmadan atını şaha kaldırmış Balak Gazi’nin yanı başında Mezire’yi temaşa etmek lazım demli bir çay eşliğinde. Şimdi merkeze dönüşen ova geçmişte kale için bir mezire (mezre)  idi ve bu hakikat Elazığ müziğinde belirgin bir şekilde varlığını hissettirir.

“Mezire’den çıktım ağrıyor başım” diye başlar ve devam eder bir Harput türküsü. “Kalenin dibinde serildi naaşım/ İmdada gelmiyor zalim kardaşım” sitemiyle nakarata geçer ve “deyme yaram derindir” çaresizliği musikinin nağmelerine terk edilir Paşa Demirbağ’ın otantik icrasında.

Tepeden baktığınızda geniş ovaya yayılan Mamuret’ül Aziz‘in artık bu ovaya sığamadığının etrafını çeviren dağların yamaçlarına tutunmaya çalıştığının ayırdına varırsınız birden. Gittikçe büyüyen ve bunalan şehir ağır çekimde serine, yazı-yabana  çıkmakta, üzerine dar gelen elbiseyi genişletmeye çabalamaktadır.

Tarih hayat algımızı şekillendirdiği gibi gündelik yaşam biçimimizi de dilediği oranda yoğuran acımasız bir öğretmendir. Geçmişte yükseltileri mesken kılıp ovaları mezre (mezire) bilen yaşam gerçeği bu gün bu inanışın hilafına ovaları mesken tutup yükseltileri seyrangâh bellemektedir. Bu tersine dönmüş hakikat bu gün avantajları ile birlikte dezavantajlarını da çoğu zaman avucumuza bırakmaktadır istemsizce. En verimli alanlarımızı betonlaşmaya açmanın maddi manevi faturasını acı tecrübelerle ödemek zorunda kalıyoruz her defasında.

Bu bahsi diğer konuyu bir kenarda bırakıp tarihi caddelerde geçmişin izlerini takip etmek gerek. Camiler, türbeler, hanlar, hamamlar arasında Ulu Camii’nin eğik minaresine takılır gözlerimiz.

Pisa Kulesi’nin eğikliğini ilkokuldaki bebelerimiz bile bilir de Ulu Camii’nin o eğik minaresinin dokuz asırdır orada öylece durduğunun mana ve ehemmiyetinin ne kadar farkındayız bilinmez.

Süt Kale’nin burcunda olmak apayrı bir aleme adım atmak gibidir. Yükseltilerin insan yüreğine ferahlık veren havası her yönüyle esir alır benliğinizi. Eşkıya’nın Baran’ı gibi “Cudi’nin tepesinde” hissedersiniz kendinizi.

Geçmiş ve şimdi iç içe bir masala dönüşür zihninizde. Ağır ağır temaşa ederken dört bir yanı kalenin harcına katılan sütlerin nerelerden nasıl getirildiğinin tefekkürüne dalarsınız bir an. Beyniniz vakıanın anlamsızlığı ve imkansızlığını dayatırken yüreğiniz efsanelerde anlam ve imkan aramanın beyhudeliğinde karar kılar.

Söylenceler ikliminden yüreğimizi koparıp ‘suları şarab, çiçeği meze” olmuş  dağların ovaların  gerçek dünyasını seyre dalmak daha bir kendimize getirmeli bizi. Ölbe Vadisinden esen serin rüzgarın sihirli müziğine Erkan Oğur’un sesi karışsın ve silsin pasını kulağımızın bir an.

“Süt Kale’nin burcundayım/Altınova’ya bulut çökmüş pamuk gibi
Eski günler geri gelmiyor /Bak ki Harput yok olmasın…”

Geçmişi geri getirmek değil de unutmamak ve ibret almakta karar kılmak olsun niyetimiz.  ‘Yeryüzünde dolaşıp bizden öncekilerin yaşadıklarını tefekkür etmeye’ ne kadar  yakın  ki yüreğimiz sorup soruşturalım. Sonra da  geçmişten bu güne, bu günden geleceğe taşıyabileceğimiz ağırlığı sırtımıza yüklenip yüreğimizi türkülere salalım.

“Kaleden iniş m’olur
Ham demir gümüş m’olur
Evvelden ikrar verip
Sonradan dönüş m’olur?”

Fadıl KARLIDAĞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir