Usta

Hayatta en sevdiğim ve saygı duyduğum insanlar emekçi insanlardır. Çalışmaktan elleri nasır bağlamış veya ellerinde yaptığı işin izleri olan insanlara gıpta ile bakar, gözlerinin içinde onların emeklerinin güzelliğini ararım. Bu tip insanların gözleri de çok farklı olur ve içlerindeki ateşi gözlerinde yansıtırlar. Türkiye Türkçesinde marangozluk, demircilik, terzilik gibi işlerde uzmanlaşan ustalara zanaatkar derler. Deneyim, ustalık ve el becerisi gerektiren tüm işlere zanaat adı verilir. Bu işlerin birinde tecrübe sahibi olan kişiler ise zanaatkâr, usta olarak nitelendirilir.

Şeki’de böyle biriyle karşılaştım. Duruşu, bakışı, müşteriyi ikna edişi ile tam bir zanaatkârdı, ustaydı.

Tam tepede bir otelde kalıyordum. Otelin penceresinden Büyük Kafkas Dağlarını, sislerin arasından fışkıran meşelerin yeşilliği seyrettikçe heyecanlanıyor, bir an kendimi oralara atmak için sabırsızlanıyordum.

Şehre öğleden sonra varmıştık. Şeki’ye yaklaştıkça bozulan yollar bizi bir hayli yormuştu. Yarım saatlik dinlenme bütün yorgunluğumu alıp götürmüştü. Dört yıl önce gördüğüm ve istediğim şekilde gezemediğim Şeki’yi yeniden ziyaret etmek için acele ediyordum. Şehir merkezi otele uzak görünse de gece yarısına kadar şehri yürüyerek gezmeyi göze almıştım. Bakü’nün sıcağından ve karmaşasından kurtulmak bana ayrı bir heyecan vermişti.

Avrupa’nın düzenli kaldırımlarına alışmış ayaklarım taşlı yollara zor uyum sağlasa da neşe ile yürüyordum. Kervansaray’ın yola bakan tarafında bir hayli küçük dükkânlar açılmıştı. Dükkânlarda  en fazla dikkatimi çeken Şeki kelağayılarıydı. Almasam da dükkanlara girdim ve mavi, yeşil kırmızı renkli ipek kelağayları avuçlarımın içinde hissettim. Satıcılarla kısa sohbetler edince Şeki lehçesinin kulaklarımda yankılanması ayrı bir keyif veriyordu. Demiri eriten, taşı istediği biçime sokan, pamuğu, ipeği kendi arzularına göre şekillendiren insan ne yüce insandı!

Şehre çabucak varmak ve bir bir çay içme arzusu dükkânlara bakmamı üsteledi ve şehre doğru daha da hızlandım. Geçtiğim caddelerin hemen hepsi bir şairin veya yazarın adını taşıyordu. Beni şehre götüren caddenin ismi Mirze Feteli Axundzade caddesiydi. Arada bir gözlerimin takıldığı caddelerde Cafer Cabbarlı ve Pişnamazzade isimlerini görmüştüm. Ömer Efendi Mescidi’nin önünde biraz soluklanmış, bahçesindeki  kocaman çınar ağacının karşısında durmuş merakla bir hayli ağaca bakmıştım. Kim bilir kimler buraya gelmiş ve bu ağacın altında gölgelenmiş, içinden geçen duaları Tanrı’sına göndermişti!

Pişmiş kırmızı taştan yapılmış mescidin minaresinin de kendine özgü farklı bir mimari yapısı vardı. Türkiye’de minareler ince ve uzundurlar. Burada ise kısadır ve insana daha yakındırlar.

Şehirde pandemi adeta unutulmuştu. Hiç kimsenin yüzünde her yerde görmeye alıştığım maskeyi göremiyordum. Bu durumu biraz garip karşılasam da içimden sevinmiş, biraz özgürlük duygusuna kapılmıştım.

Buralar kimler gelmiş kimler gitmişti! Araplar, Osmanlılar, Safeviler, Avşarlar ve 1700’li yıllardan başlayan hanlıklar… Cesur Hacı Çelebi burada Nadir Şah’a başkaldırmıştı. Onun torunu Hüseyin Han yani Şair Müştak tarihi nasıl da duvarlara yanıstmıştı!

Ama Şeki benim aklımda nedense Nuha olarak kalmıştı. Bunda Şevket Süreyye Aydemir‘in “Suyu Arayan Adam” kitabının da büyük tesiri vardır. Şevket Süreyya önce asker sonra da bir muallim olarak o zamanki adıyla Nuha’ya gitmiş. Şehre girer girmez kötü bir haberle karşılaşmış. Şehirdeki Türk muallimi vefat etmiştir. Bütün şehir halkı yas içindedir ve bu garip Türk mualliminin cenazesini şehrin en büyük mescidinden büyük bir kalabalıkla kaldırırlar. Belki de Şevket Süreyya’nın bahsettiği mescit benim gittiğim Ömer Efendi mescidiydi!

Şevket Süreyya, Şeki’de yaşayan Nur Mehmet Efendi, Ferecullah Efendi gibi âlimlerden, Mehmet Ali Efendizade, Zahit Efendizade gibi muallimlerden söz eder. Bir de tabii ki sevgilisi kara gözlü Sitare’den… Biz Türkiye’de yaşayan gençler bu kitabı okuduktan sonra hepimiz kara gözlü Sitare’ye âşık olmuştuk. Ama bu aşk gerçekten Sitare’ye miydi yoksa Azerbaycan’a mıydı ayırt edemiyorduk. Şevket Süreyya, Bakü ile Şeki arasındaki farkı da çok güzel izah eder:

“Bakü’nün bozuk, kozmopolit havası buralarda yoktu.”

Gecenin loş ışığı, dağlardan esen ve saçlarımı okşayan rüzgâr, açık kahvelerden gelen müzik sesi beni mest etmişti. Otelime doğru ağır ağır adımlarla yürüyordum. Şehirden uzaklaştıkça yokuş dikleşiyordu ama üzerimde yorgunluktan eser yoktu. Tam yolu yarıladığım sırada sol tarafta küçük bir dükkan dikkatimi çekti. Vitrinin önünde bir mankene giydirilmiş erkek ceketi sanki beni daldığım hayallerden uyandırdı. Iğdır’da da eski terzilerin böyle mankenleri olurdu. Hatta mankenlerin üzerindeki elbiseler görülsün diye iki tanesini dükkanın önünde karşı karşıya koyarlardı.

Gelen geçen köylüler parlak renkli kumaşlardan yapılmış elbiseleri hayranlıkla izlerler ve yeni bir elbise sipariş vermek için hayaller kurarlardı.. Bir kaç kez okul öncesi babam beni de terziye götürmüş ve elbise sipariş vermişti.. Eski terziler konuşkan olurlardı. Babamın tanıdığı terzi uzun sarı metresiyle benim boyumu, kollarımı, sırtımı ölçerken adeta bir siyasetçi gibi de yarım saatin içinde Türkiye’nin bütün sorunlarını saymış, dökmüş ve çözüm önerilerini de sunmuştu. Pek konuşkan olmayan babam arada bir şakalar yapmayı severdi. Usta terzi anlatırken babam onun sırtı yırtılan gömleğini göstermiş, “Sen Türkiye’yi kurtarmadan önce şu gömleğinin söküğünü bir dik,” demişti. Terzi babamın alay etmesine aldırmadan terzilerin o ünlü atasözünü söylemişti:

“Terzi kendi söküğünü dikemez!”

Terzi niye kendi söküğünü dikemez sözünü o çocuk aklımla tabii ki anlayamamıştım.

Dükkânın önünde durdum ve içeriye baktım. İki metre karelik küçücük bir yerdi. Duvarlar güzel kadın ve araba resimleri ile süslenmişti. Onların üzerinde Kabe’nin bir resmi vardı. Ortada üzeri beyaz örtülü bir masa, masada eski tipte küçük bir ütü duruyordu. Masanın arkasında duran siyah gömlekli kısa boylu adam dükkanını incelediğimi görünce akşam akşam bir müşteri geldi diye heyecanla dükkânın önüne çıktı. Küçük gözleri, pamuk gibi beyaz saçları vardı. Kısa boyluydu ve oldukça zayıftı. Nedense tanıdığım bütün terziler böyle kısa boyluydular. Belki de uzun adamlar sürekli eğilmek korkusuyla terzi olmak istemiyorlardı.

Adam genç bir sesle beni içeri buyur etti. Bana kumaşlardan göstermek istiyordu. Gülümseyerek karşısında durduğumu görünce ne istediğime bir anlam veremedi ama bir dakikanın içinde ikimizin de dili çözüldü ve konuşmaya başladık. Usta beni aldı 1950 yıllarına götürdü. Önce yokluktan, baskından, savaş sonrası insanlarından dayanışmasından söz etti. Sonra da yavaş yavaş günümüze geldi. Onun düşüncesine göre, artık insanlar ne zevk biliyorlardı ne de emek. Herkes emek vermeden, çalışmadan zengin olmak istiyordu. Ona hak verir gibi kafamı sallıyordum. Bir ara sözü Ermenilere getirdi. “Karşı tarafta mahalleleri vardı,” dedi. Sonra tanıdığı bir Ermeni ustadan anlattı. “O zamanlar bu tür adamlarda sanat aşkı vardı ve içlerinde kin yoktu,” dedi. Usta yanında nasıl çalıştığını, piştiğini, elbise dikmenin, iğnenin sırrını ustadan nasıl yavaş yavaş öğrendiğini şiir okuyormuşçasına anlatıyordu. Konuştukça şişen avurtları, yüzündeki derin çizgiler anlattıklarını daha anlamlı kılıyordu.

Güngörmüş adamlar işi kutsal bildikleri gibi hayatı da boşuna geçirmemişlerdi. Belki sokaktaki kaldırımların tarihini ona sorsam onu da anlatacaktı. Dediğine göre 84 yaşındaydı ve öğrendiği sanat onun böyle dinç kalmasını sağlamıştı. Bir iğneye hakim olan bu adam iğne ile bir dünya yarattığının övüncü içindeydi. Onu nelerin heyecanlandırdığını biliyordum. İğnenin peşinde yıllar geçirmiş, bir iğneden marifet öğrenmiş, usta olmuş, aile kurmuş, çocuklar büyütmüş, doyurmuş ve altmış yıldan fazladır başı dik, gururla dükkânın önünden gelip geçenlere iğnenin marifetini anlatmıştı. Usta olmak böyle bir şeydi işte! Bir iğne ile hayata renk katan insanlardan alacağımız çok dersler vardı.

Orhan Aras

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir