Dostun Gül Cemali Cennettir Bana

Öyle demler olur ki dem tutmaz hiçbir şey. Var oluşun ağır basıncı altında kalır varlığımız. Nefs, terbiye olmak istemez isteklerinden, özlemlerinden, beklentilerinden dolayı. Derde deva olacak bir demin kıyısına demir atmak ister ruhlarımız. Cennetten, var oluşun özünden kopuştur asıl sancılarımız. İnsan, nisyanla maluldür ve ne çare ki bu ayrılık zamansız ve mekânsız gerçekleşmiştir ve gerilim yaratır benliklerimizde.

Ruhsal esrimelerin, kalbi titreşimlerin, akli ve vicdani duygulanımların vecde geleceği bir dem aranır demlenmek için. Ama maya bir türlü tutmaz. Cemal ve Celal arasında yoğruluruz habire. Nisyan da olmasa hüsran katmerleşerek yokluğun vakumuna maruz kalırız. Dostun gül cemali ancak özümüzle, var oluş tohumumuzla buluşmamıza vesile olabilir. Bu da ayrılıktır. Yok iken varız; var iken yokuz… Varlıkla yokluk arasındaki devinimin yarattığı coşkun sellerde boğuluruz. Ne çare ki ayrılığın diyalektik çatışması varlığımızı belirsizleştirir ve var olmak ile yok olmak arasında diğer taraftan ontolojik bir eşitliğe düşeriz. Vahdet-i vücuddur bu oluş bir bakımdan.

İki taraftan da ayrılmak ıstıraptır. Ne çare ki var oluş ile varlık alanından göç edişimiz de ayrılıktır. Nihayete ermez bu kör topal diyalektik. Habire çalkalar ruhumuzu. Demlenmek isteriz demlenmek… Demin kıvamına kavuşmak isteriz. İnsan-ı kâmil olma yolunda bir oluş ve bozuluşun ağır işrak yağmurlarına tutunup yeşermek isteyen ruhlarımıza özün tadını, kokusunu vermek isteriz. Gül cemal ile nalan olmak isteriz. Bu öyle bir cemal ki celali bile kendi içinde eritmiştir. Artık safi bir cemal vardır nalan için. İnleyen, titreyen, depreşen ruhun ağır depremlerinin basıncına maruz kalmak acı değil, tüm duygularımızı nötr eyleyen bir var oluş halidir bu hal.

Ne kadar tutunsak var oluşa; varlık, yokluğun bağrına doğru bir oluş ve bozuluşun ağır baskısını boşaltır üzerimize. Bu diyalektik içinde tutunmak isteriz bir kulpa, kelimelere… Kelimeler kifayetsiz kalır mana deryası karşısında. İrfâni ve işrâki bir tavırla bir tafraya uğratıp tüm varlığımızı, mananın yakasına yapışır ve onu kelimelerin ta kalbinin en derinine saplarız. “Hamd olsun manaları kelimelerin kalbine indirene.” Ağır tecridin sonunda teskin olmaya başlarız bir nebze de olsa. Kelime yaradır, çünkü yarayı saracak, ona merhem olacak, onu iyileştirecek olan manadır. Ne çare ki bu oluşun bir nihayeti yoktur. Varlık deryasında bir bütün olmaya çalışan varlığımızın yarasız olmayan hiçbir yeri yoktur. Çünkü var olmanın kendisi yaradır. Yaralanmışızdır bir kere özümüzden koparken.Var oluşla yok oluşun eşiğindeyizdir her dem…

Eşik, sınırdır…

Her an sınırda oluşumuzun idrakidir bizi insan yapan, varlığın halifesi yapan…

Varlığımızı O’nun cemaliyle süslemektir asıl gayemiz…

Öleceğimizi bile bile yaşamaya ayarlıdır varlığımız.

Ben ise her gün yaşamak için her an ölüyorum…

Gürgün KARAMAN

*Kul Fakir’in esintisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...