Halimiz, Ahvalimiz…

Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz?
Heyhat! Bizi akim bir kıyas ettiniz, bizi kısır bıraktınız!

Ey tembel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz
misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapteden rabıtamızın hadd-i evsatı?
Heyhat!.. Ne kadar hakikatsiniz ve karıştırıcı ve müşagabeli bir kıyas
oldunuz!
Said Nursi/Münazarat


Savaş bitmedi, devam ediyor…

Bir damla suyla dünyaya gelip, üç beş damla gözyaşıyla gömülüyoruz. Bu aradaki hayatı, Cebrail’in kanat sesleri altında yaşamamız gerekirken İblis’in heybesinde ne varsa hepsini hayata zerk ediyoruz. Bırakın yaşayanların, mezardakilerin bile feryadını duymamıza rağmen hâlâ yaşamın ve mezarların üzerinde patinaj yapmaya devam ediyoruz. Ölülerimizi gömdük ama ruhlarının despotizmini inşa ettik, dirilere de kefen biçmekten başak bir şeye fırsatımız yok! İslam toplumlarının çürümüşlüğü ve yıkımı karşısında M. Âkif  “Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı? Nur istiyoruz, sen bize yangın veriyorsun! ‘Yandık! ‘diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun! Mademki, ey adl-i İlahi yakacaktın… Yaksaydın a mel’unları… Tuttun bizi yaktın!” çığlık ve feryatlarını haykırıyordu. Feryatlar ve çığlıklar bir türlü dinmedi. M. Âkif’in yaşadığı kaderi değil, akıbeti bugün için yaşamaya devam ediyoruz. Çürümüşlükle beraber çöküş devam ediyor.

Evet, Antony Negri & Mıchael Hardt’ın dedikleri gibi “Bugün de Hristiyanlar, Müslümanlara cephe almış gibi görünüyor; her ne kadar taraflar şimdiden karışmış olsa bile. Ancak, bu din savaşı görüntüsü sadece derinlerdeki tarihsel dönüşümü, yani yeni bir çağın başlangıcını gizlemeye yarıyor.” Bu tespit sadece kategorik olarak Hristiyan ve Müslümanlar arasındaki ilişki için değil, Müslümanların kendi aralarındaki ilişkileri için de geçerlidir. Dinler ve medeniyetler arasındaki savaşlar, İslam toplumlarındaki çürümüş toplumsallık ve egemenlik biçimleri; ulusçuluk, mezhepçilik, cemaatçilik, devlet-i ebed müddetçilik, nizam-ı âlemcilik vs. bunların tümü “gelmekte olanı” sadece geciktirici faktörler olarak vakıada cereyan etmektedirler. Bu tarihsel çevrimin, değişim ve dönüşümün yasasıdır. Bu yasa “tilkel eyyamü nüdavilüha beynen nas!”tır. (Zira o (iyi ve kötü) dönemleri biz insanlar arasında döndürür dururuz.) Burada yine J. Derrida’ya kulak vermek gerekiyor “Klasik Batı, Yahudi-İslamcı-Hıristiyan ve Yunan-Arap olduğu halde biz onun Yunan-Roma ve Yahudi-Hıristiyan geleneğine ait olduğuna inandırıldık. İbrahim’in oğulları, birlikte yaşamaları gereken bir anda birbirleriyle karşı karşıya gelmek gibi bir tuzağa düştüler. Avrupa tarafında, İslam çalışmaları güvenlik perspektifi etrafında dönmektedir.” Ve Batının kolonileştirmesi “Müslüman dünyaya affedilemez saldırılar başlatmıştır.”Müslümanlara gelince, onların da nesnel düşünce ve eleştirel teolojilerindeki zayıflıkları için hayıflanmaları gerekir.”

Tüm bu iç ve dış kutuplaşmalardan, İslam toplumlarının iradesini esir almış egemenlik biçimlerinin ve aynı zamanda İslam toplumlarının büyük oranda “cehaletle” malul pastoral bir düşünüşe sahip oluşunun sonuçları olarak ortaya çıkan ve medeni barbarlığın İblis’le yaptığı ittifakın yol açtığı yıkım, talan, yağma, katliam ve her türlü sömürü karşısında “tilkel eyyamü nüdavilüha beynen nas!” ilkesini merkeze almak elbette ki bir teselli değildir. Bu vakıanın temel değişim ilkesi de şudur “Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez. (Rad 11). İslam toplumlarına yöneticilik yapan egemenlerin bize bıraktığı tek şey, ekranlardan kokusu gelmeyen ama vicdanlarımıza sıçrayan kan, enkaz ve ölüm… İslam medeniyetinin tüm maddi ve manevi birikimi tarihin hiçbir döneminde bu kadar büyük bir oranda yok oluşla karşı karşıya gelmedi. Ne Haçlı seferleri ne de barbar Moğol işgalleri döneminde. Çağdaş Moğolların ve Haçlıların yanında, kökleri çok daha derinlerde yer alan Müslüman toplumların ulusçuluk, mezhepçilik, tarikatçılık vb. pastoral inanma biçimlerinin kapitalist moderniteyle birlikte yaşadığı neo putperestlikler… Değerlerle pratiğin arasındaki uçurumun yarattığı boşluğa düşen yeni kuşaklar… Umutsuzluk inkârla özdeştir… Lakin iç ve dış emperyalist, kapitalist, çağdaş Haçlı, Moğol ve Haricilerin yol açtığı bu yıkım karşısında hangi “mezhepçilik, cemaatçilik, ulusçuluk, tarikatçılık vs.” Haleplerimizi, Halepçelerimizi, Bağdatlarımızı, Kâbillerimizi, İstanbul, Kahire ve Mekkelerimizi geri getirebilir? Hangisi şehit edilen milyonlarca kadın ve erkek Musa ve Asiye adaylarını, Selahattin’in torunlarını, İbn-i Arabi’nin müritlerini, İbn-i Teymiyye’nin mücahitlerini, Said Nursi’nin gerçek şakirtlerini geri getirebilir?

Tarikat ve diriliş adı altında Şeyhul Ekber İbn-i Arabi’nin “şeyh”, sufilik adı altında Celalettin Rumi’nin “sufi”, Nurculuk adı altında Sühreverdi’den süzülüp gelen ve Said Nursi’de bir iman müdafaasına dönüşen, Allah’ın kendisini onunla tasvir ettiği “Nur”, yine Nurculuk ve cemaatçilik uğruna “cemaat”, IŞİDvari pespayeliklerle kirletilen “cihad” vs. benliğimizi, bilincimizi imanımızı ve insanlığımızı; tarihi, maddi ve manevi dünyamızı inşa eden tüm paradigmatik kavramlarımızı bir daha asla belini doğrultamayacak bir istikamete, sadece toplumsal, ekonomik, bürokratik, medyatik vs. rant, çıkar ve menfaat, ideoloji, cemaatçilik, tarikatçılık, muhafazakâr milliyetçilik ve bilimum inanç biçimlerine kurban ederek, yine asla el uzatılmayacak bir uçurumdan yuvarlayan bu şizofrenik, nevrotik vakıa karşısında insanlığın kadim birikimi ve nebevi hikmet onlara el uzatmamız için feryat ediyor adeta.

Bugün için eğer Fetih ve Nasr sureleri en başta İslam toplumları için İbrahim’in makamı olan Mekke’nin ve dahi tüm arzın işgalcileri karşısında, Londra’nın, Pekin’in, Moskova’nın, Washington’nun kellerinin uçurulması değil; gönüllerinin Kur’an ile “Ma’ruf-Maslahat-Makasıd” eksenli bir mücadele ile fethi değilse, o zaman ya bize yanlış bir peygamber ve Kur’an ulaştırıldı ya da bizler Kur’an ve peygamberi tanımıyoruz.  Birincisi her türlü argüman karşısında geçersizdir, geriye kalan hakikat ise bizlerin onları kesinlikle “hikmet ve hakikat” cihetinden “Ma’ruf-Maslahat-Makasıd” ekseninden anlamadığımız, anlatamadığımız, tanımadığımız ve yorumlayamadığımızdır. Mekke’nin tüm egemenlerinin ittifakıyla yok edilme operasyonlarına uğrayan Hz. Peygamber, bu durum karşısında bile “Allah’ım, şu iki adamdan -Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’tan, ki ikisi de kafir ve müşrikti- sana en sevimli olanı ile İslam’ı güçlendir.” diye ellerini açıp dua ediyordu. Bugün bizler peygamberin bu dualarını hayata taşımayarak, bırakın Londra’nın, Pekin’in, Moskova’nın, Washington’nun vs. Müslüman olması için dua etmek; onların Müslüman olmaması için ne varsa üretmekle kalmıyor, Müslüman olanları da ideoloji, gelenekçilik, cemaatçilik, tarikatçılık vs. uğruna dinden çıkarıyor, haklarında katli vaciptir gibi hezeyanlarla ölüm fetvaları yayınlıyoruz ve maalesef bu durum İslam toplumları içinde güya en demokratik ülke olan Türkiye’de bile gerçekleşebiliyor. Bir de bakacağız ki bu coğrafyada Müslüman kalmamış ve geriye kalan tek şey, gelecek nesillerin belleğinde IŞİD’in kelle uçuran kılıçlarıyla, tarikatçılık, cemaatçilik ve mezhepçilik, gelenekçilik uğruna tekfir bombası olacaktır. Peygamberin ve Kur’an’ın “Ma’ruf-Maslahat-Makasıd” paradigmasını kavradığımız gün, elimizde vicdanın ve gönüllerin kalemi ile İslam’ı bir getto dini, ulus devletin, kapitalist çıkarların ideoloji bekçisi olmaktan çıkarıp onu tüm insanlıkla buluşturabiliriz. Çünkü İslam’ın temel hedefi onun fıkhi hükümlerinin bir “şeriat” olarak uygulanması, bir gettonun sınır bekçiliği değil; onun bir dünya görüşü haline gelmesidir. Bu minval üzere, İslam’ın birinci temel kaynağı olan Kur’an’ı anlamanın, içselleştirmenin, sindirmenin yegâne yöntemi, onun “tertil” üzere, ağır ağır, sindire sindire, “Ma’ruf-Maslahat-Makasıd” ufkunu söke söke okumaktır. Bu yapılmadığı takdirde her ayet, muhalifini öldüren klavye tuşunun altındaki sanal, medyatik ve popülist; mezhepçi, cemaatçi ve tarikatçı vs. mücahitlerin (!) elinde atom bombasından daha büyük felaketlere yol açacaktır. Çünkü fitne insan öldürmekten daha beterdir. Son olarak peygamberin erdemini kuşanıp, acziyetimizi yetersizliklerimizi, yenilmişliklerimizi vs. kabul edip, hiçbir komplekse girmeden ellerimizi açıp “Ya Rabbi! Bizlere Londra’dan, Pekin’den, Moskova’dan, Washington’dan, Berlin’den vs. Muhammedi ahlakı kuşanmış önderler gönder.” duası olmalıdır. En nihayetinde bu coğrafyada artık “ilahiyatçılar” dahi “deist-atesit” (!) oluyor. Bize düşen ise İslam’ın berraklaştırılmış dünya görüşünün ortaya çıkması için gönülleri kılıçla değil, kalemle fetheden bir mücadele azmini ortaya koymaktır. Burada yapılması gereken en erdemli şey ise bizlerin asla “İslam’ı temsil etmediği” gerçeğini kabullenmek ve İslam’ın evrensel söyleminin önünden çekilmektir.

“Oku! Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun!” 

Gürgün KARAMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir