Kur’an ve Özgürlük: Toplumların Nebevi Yorumu-I

[Bu yazı serisinde Kur’an kıssalarının bağrındaki hakikatlerin peşine düşüp onlardaki ilahi muradı anlamaya ve vahyin nihai ufuklarının bugün için bize hangi mesajları verdiğini anlamaya gayret edeceğiz. “Bakara makara” diye hakaret edilen Bakara suresindeki “inek kesme” olayında, hukukun güçlüler lehine nasıl askıya alındığını, Ashab-ı Rakim kıssasında insanlık hafızasının nasıl korunduğunu, Ashab-ı Kehf kıssasında ilkesel değerlerin ve normatif değerlerin nasıl korunduğunu, Musa (as) ve Hızır kıssasında bilginin mahiyeti ve inşa edilme süreçlerini, Yusuf Kıssasında insanın doğa karşısındaki konumu ve politik bir sistemin hangi değerlere yaslanması gerektiğini vb. daha pek çok olay ve olgusal gerçekleri yazmaya gayret göstereceğiz. ]

Vahyin en temel hedefi inşadır. Vahiy, inşayı gerçekleştirirken genel olarak “beyan, ihbar/haber, hitap, inşa” dairesinden hareket eder. Her şeyden önce Kur’an bir bilgi kaynağı değil, varoluşsal bir haber-kaynaktır. İlahi kelam, en temelde “beyan, ihbar/haber, hitap, inşa” özelliklerini kullanarak “teklifler” ortaya koyarak onu muhatap alan bireyi ve toplumu inşa etmeyi hedef alır. Bu açıdan vahiy, salt bir bilgi kaynağı olup sadece akli muhakeme süreçlerinin konusu olamaz. Düşünmeye atıf yapan Kur’an, kendisinin üzerinde düşünülmesini talep eder. Onun üzerinde düşünmek, onu bir bilgi nesnesine düşürmeden, mesajını idrak etmekle mümkündür. Kur’an, her ne kadar akla vurgu yapıyorsa da akıl, vahiy açısından öncelik değildir. Buradaki akıl kültür, gelenek ve görenekler, geçmişin bilgileri, toplumsal yapı vs. içinde zamanla oluşmuş akıldır. İslam bilgi sistemleri nokta-i nazarından bakacak olursak akli olan sadece burhani/rasyonel (deneysel ve gözleme dayalı olanı) sistemden değil, “beyan, burhan, irfan” bilgi sistemlerinin sentezinden hareketle bir inşayı gerçekleştirir. Bu açıdan şunu vurgulamak gerekir: Vahiy Hz. Peygamberin kalbine indi, aklına değil. Kalp ilahi hitabı olduğu gibi alır ve buradaki “kalp” kavramı saf/katıksız akıldır. Vahyin saf akla/kalbe müdahalesi, oraya ilka edilmesi, elçi olarak seçilen ve bu elçiliği kabul eden Hz. Peygamberi inşa etmiş, Hz. Peygamber de kendisine inanan müminler topluluğunu inşa etmiştir. Bu inşa sürecinde tarih boyunca vahiy, inşai bir özellik olarak Müslümanların gönlünde yer edinmiş, hayatın her alanına dokunarak bir medeniyet inşa etmiştir. Müslümanların kurduğu medeniyetin varlık nedeni, kaynağı olmuştur.

Vahiy sadece lisani/hitabi bir beyan değildir. Lisan/hitap üzerinden söylemini iletirken temel hedef inşadır. Biz buna “vahyin ufku” diyoruz. Müdahale süreçlerinde inşa eder, bu inşayı gerçekleştirirken ya ilga eder ya imha eder ya inşa eder ya tevhid eder ya da tahrip (ortadan kaldırma) eder. Tüm bunlardan hareketle zamanı ve mekânı aşan bir ufuktan hareket eder. İslam medeniyetinin kendisini inşa ettiği dönemlerden sonra gelinen 21. Yüzyılda vahiy;

  1. Anlam üreten bir kitap olarak Kur’an, anlama sorununa dönüşmüştür. Bu sorunun temel sebebi ise onun düşünmenin/aklın nesnesine indirgenmesidir. Buradaki indirgemeden kasıt, onun herhangi bir bilimsel disiplinin sınırlarına hapsedilerek, akademik, ideolojik, mezhebi vb. okumalara tabi tutulmasıdır. Bu tarz yaklaşımların sonunda Kur’an inşa eden değil, indirgendiği dairede inşa edilen (!) bir yapı olarak ele ele alınmaktadır.
  2. Ona iman eden Müslüman toplumların sorunlarını çözen bir kaynak iken sorun olan, sorun yaratan (haşa) bir kaynağa dönüşmüştür. Bu sorunların temel sebebi birinci maddenin sonuçları olarak tezahür eden sonuçlardır.
  3. İnşa eden bir hitab iken, hâlihazırda Müslümanların tarafgirliklerine, mezhepsel, cemaat, tarikat vb. yaklaşımlar açısından “imha” edici bir duruma düşürülmüştür. İndirgemeci yaklaşımda, Ku’an inşa eden değil, inşa edilen bir nesne olarak algılandığı için haliyle ona dayatmada bulunulmakta ve anlam genişleyecekken daralmakta ve bu daralış anlam da indirgendiği mezhebin, cemaatin, ideolojinin hakikati olmaktadır. Bu da hakikat tekelciliğini doğurmakta ve sonuçta çatışmalar kaçınılmaz hale gelmektedir.
  4. Toplumu tevhid eden bir inşa iken ayrıştıran, ötekileştiren, tekfir ideolojilerinin aparatı derekesine düşürülmüştür. Burada tevhitten maksat, aynılaştırmanın ontolojik despotizmi diyebileceğimiz bir tek tipleştirme değil “vahdet içinde kesret, kesret içinde vahdet” şeklindeki tekilliklerin tekilliklerini koruduğu bir çokluktur ki bu durum Kur’an’ın deyimiyle bir dar’üs selamdır.

Gelinen noktada Kur’an’ın ahlak, adalet, iktisat vb. alanlardaki normatif değer koyucu özelliği Müslüman toplumlarda ortadan kalkmıştır. Eğer Kur’an normatif değerleri en ilkesel düzeyde ortaya koyamayacak bir konuma düşürülmüşse o artık bir “kült kitabı” olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir ve en nihayetinde inanca duyulan psikolojik itkilerin aracına dönüşecektir. Oysaki Müslümanlar Kur’an-ı hayatları pahasına korumak ve ona ittiba etmekle mükellef olmalıydılar. Bu durumdan çıkıp bunu başaracak insanlar elbette olacaktır. Bu minvalde yukarıda sorduğumuz soruların beslendiği gerçeklikten hareketle, Kur’an’ın neredeyse üçte ikisinin kıssalardan oluşunun çok büyük bir temel hedefinin/hedeflerinin olması gerekir.

Kıssaların temel mesajı, inşayı gerçekleştirmek için anlama ulaşmak, anlam üretmek, inşaya süreklilik kazandırmak, muhayyileyi canlı tutmak ve deyim yerindeyse “geçmişin arkeolojisini bir ibret-inşa” olarak gönüllere, akıllara kazımaktır.

Geçmiş ve geleceğin diyalektik işleyişinden sabiteler/ilkeler, temel algılar, inançlar vb. üzerinden gelecek geçmişe benziyorsa, ilkesel düzeyde bir örtüşme varsa -ki vardır- kıssalar kelimenin gerçek anlamında evrensel ölçekte birer modeldirler. Bu modellemeler her alana sirayet edecek şekilde vahyin içinde vahyin sahibi tarafından inşa edilmiştir. Bu açıdan kıssaların en temel hedefi “vahyin ufku” olarak vakıanın yani şimdinin, konjonktürel olanın kavranmasıdır. Vakıanın kavranması toplumun özgürlük ve adalet taleplerinin yerine gelmesi içindir ve bu taleplerin gerçekleşmesi de ancak vahyin ilkesel düzeyde bile olsa onun normatif (kanun koyucu, kural belirleyen) bir müdahilliğinin olmasını gerektirir. Bu açıdan müminler, vakıayı kavrayıp ona göre bir tavır ve duruş sergilerken aynı zamanda “vahyin ufkuyla” geleceğe de feraset ve basiretle bakma imkânı yakalarlar. Çünkü kıssalar sadece “esatirün evvelin” olmayıp, her kıssanın içinde birbirini besleyen katmansal bir anlam derinliği mevcut olup, bu kıssalarda ortaya konulan ilkeler sadece soyut ilkeler değil normatif olan, müdahele eden, teoriyi ve pratiği (iman ve salih amel) önceleyen ilahi mesajlardır.  

Bu açıklamalardan hareketle kıssaların en bariz özellikleri şunlardır:

  1. Kıssalarda zaman, mekân, şahıs ve varlık kadrosu genel olarak arka planda gömülüdür, bazılarında açıktır. Buradaki ilahi murad, vahyin zaman, mekân, şahıs ve varlık kadrosuna olan bağımlılığının olmadığını ortaya koymak, bu durumu aşmak, temel ilkeleri inşa etmektir.
  2. Kıssalar afaki ve enfüsi bir gerilimden hareket ederek “mega/üst” anlatımlardır.
  3. Tüm kıssalar “Hakk” olarak bildirilmiştir.
  4. Maddi ve manevi hakikatler iç içe geçmiştir.
  5. Rivayet değil, riayet merkezli bir temelden hareket ederler. Yani temel hedef riayettir. Buradaki riayetten kastımız, onun mesajını içselleştirmek ve normatifliğini kabul edip buna uymaktır.
  6. Kıssalardaki hitap, öteye/gelecek ufkuna hitap/işaret eden bir inşadır. Geriden/geçmişte, andan/şimdiden, gelecekten harmanlama yaparak vakıayı inşa edip sürekli sıçrama yaparlar. Sürekli bir devinim, hareketlilik, gerilim yaratarak anlamı dışa vurup vakıayı anlamlandırır, anlam üretirler.
  7. Müminlerde bir duruş, tavır, tasavvur inşa edip onları vakıa karşısında dinamik tutar.
  8. Hayatın tüm alanlarını kuşatıp düşünme ve eylem modelleri inşa ederler. (Sosyal, siyasal, politik, ekonomik, hak, hukuk, adalet, özgürlük, aile ilişkileri vb.)

Vakıanın kendisinin Müslümanlar açısından meşru veya gayri meşruluğu ancak kıssaların her daim dinamik bir nazarla, bakışından neşet edecektir. Yani kıssalar vakıayı (şimdiyi/konjonktürel olanı) anlamada her biri birer projeksiyondur, vakıayı anlama rehberleridir.

Temel mesele, kıssaların yeniden yorumlanması değil, kıssalardan hareketle vakıanın yorumlanması ve vahiyle vakıanın irtibatının sağlanmasıdır. Burada vurgulanması gereken kıssaların okunmasında vakıanın kıssalara bindirilerek vakıanın meşrulaştırılması değil, kıssalardan hareketle vakıanın, modern hayatın kıssalar bağlamında ve vahyin genel ufku açısından ne kadar meşru olduğudur. Sorgulanması gereken temel mesele tecrübi, pratik akla dayalı izah ve yorumların kıssaları ne derece kendi bağlamından ve ufkundan okunduğudur. Bu minvalde Muhammed Halefullah ile başlayan ve ülkemizde Mustafa Öztürk Hoca ve Esat Arslan’ın vb. kıssaları yeniden yoruma tabi tutmaları kıssalarda edebi, felsefi, de-mitolojizasyon (mitolojiden arındırma), dekontrüksiyon (yapısöküm), tarihselci, hermenötik (yorum bilim) vb. yöntemler uygulamaları vakıayı anlamaya yardımcı olmayacağı gibi hâlihazırdaki sorunları da çözmeyecektir. Elbette ki burada örnek olarak saydığımız ve sayamadığımız; bu alanda çalışanlara hürmetimizin ve saygımızın olduğunu sanırım çok dillendirmeye gerek yoktur. Burada belirtmek istediğimiz şey vahiy yapı söküme vb. yöntemlere tabi tutulacak bir bilgi kaynağı, bilgi nesnesinin de ötesindeki ufkudur. Bunların tam aksine vahiy, vakıayı anlayarak onu yapı sökümüne uğratan ilahi bir kaynaktır. Oysaki modern davranış biçimleri, yaşam pratikleri, toplumsal ve ekonomik üretim ilişkilerinden hareketle genel olarak vahye, özelde kıssalara anlam yüklenmektedir. Buradaki temel problem şu olmaktadır: Kapitalist modern hayatı mı Kur’an’a arz edip onu onaylayacağız; yoksa Kur’an’ı merkeze alıp buradan hareketle mi modern hayatı yorumlayacak ve bu modern çürümüşlüğe itiraz (la) edeceğiz?

İlk İslam toplumunun oluşumunda kıssalar, bireyi ve toplumu inşa eden, onlara tavır, tasavvur yükleyen bir kaynaktır. Kıssalar bu özelliklerini vahiy kaynaklı olma durumundan alırlar. Kıssaların değer yükleme, normatif değerler koyma, inşa etme, tavır ve tasavvur oluşturma durumları onlara dışarıdan yapılacak olan bir yüklemeyle değil, tam aksi yönde onların “dışarıya, vakıaya” yükleme yapmasıydı. Gelinen noktada onları anlama ve algılamaya yönelik her yükleme, anlama, kimi zaman dayatma, dekontrüksiyon, demitolojizasyon vb. faaliyetlerle kıssaların kendisini problem haline çevirmiştir, çevirmektedir. Burada bir parantez açarak özellikle demitolojizasyonu açıklamak gerekiyor. Bu yöntem İncil’deki anlatımların mitolojik unsurlar olduğu kabulünden hareketle İncil’in bu mitolojik unsurlarının anlamlı hale getirilmesi ve İncil’in mitolojiden arındırılarak akli bir hale dönüştürülmesi faaliyetidir. Oysaki Kur’an vahyi, mitoloji (esatirü’l evvelin) değil, hakk olan ilahi vahiy. Kıssaların kendisi vahiy olup, birer fenomen ve değerdirler. Bu değer oluş, durumlarını ilahi vahiyden alırlar. Onların otantik, kadim veya birer inşai değer oluşları kendiliklerinden kaynaklanır.

Kıssaların yeniden yorumlanması talebi, kıssalarda kapalı gibi görünen bazı durumları rasyonelleştirme, pratize etme değil pragmatize etme, pozitive etme çabalarından öteye geçmeyeceği gibi onları genel toplum muhayyilesinde birer problem haline getirmekle birlikte vakıdaki hiçbir sorunu çözememektedir. Burada yine temel bir soru soralım: Sorun olan kıssalar mı? Yoksa sorun olan modern anlayış, anlama ve algı biçimi midir? Hangisi sorundur? Bu okuma ve yorumlama biçimlerinde kıssalar en nihayetinde birer mitolojik unsura, masal, efsane, hikâye konumuna düşürülmektedir. Oysa ki Kur’an net bir şekilde onları “Hakk” olarak nitelemektedir. “Hakk” olarak nitelenen bir şey, gerçekliğinden şüphe edilmeyen olup “hakikat” dediğimiz olguyla birebir örtüşen gerçeklik ve gerçekliğin farklı düzeylerdeki görünümleridir demektir. Kıssalarının bu duruma düşürülmesinin kanaatimizce iki temel sebebi şunlardır:

  1. Geleneğin kıssaları okumadaki bazı yetersizlikleri ve hala gelenek üzerinden bu okumaların sadece gelenekten ibaret sayılması.
  2. Modern metodolojik yöntemlerin, onları sadece bir bilgi kaynağı/nesnesi olarak görmesi.

Birinci yaklaşımda ihmal, ikinci yaklaşımda ise vahye bir bilgi nesnesi şeklindeki yaklaşımdır. (İster bilinçli ister bilinçsiz olsun kanaatimce durum budur. Allahu a’lem)

İkinci yaklaşımın çok daha kusurlu olduğunu söylemek gerekiyor. Geleneksel okumada en azından – düzeyi ne olursa olsun- kıssaların hayata aktarılma bilinci ve onlara karşı beslenen büyük bir sevgi ve hürmet vardı. İkinci yaklaşımını çok daha vahim sonuçları olmaktadır. Bu yaklaşımda kıssaların akli/rasyonel anlatımlar barındırmadıkları, dolayısıyla rasyonelleştirilmeleri gerektiği, mitolojik ögeler taşıdıkları ve bu nedenle demitolijizasyona ihtiyaç olduğu, onlardaki arka planda gömülü olan anlama ulaşmak için de dekontrüksiyonun gerekli olduğu ve yapı sökümüne uğratılarak gömülü anlamın dışarı çıkarılması gerektiği vb. birçok iddia ve tez ileri sürülmektedir. Hala geleneksel kodlarla hareket eden yaklaşımlar ise onları birer masal, hikâye, dinsel “katharsis” olarak okumaya devam etmektedir. Bu iki yaklaşımda da kıssalar birer probleme indirgenmektedir. Birincisinde “problem yoktur” anlayışı kıssaların inşai özelliğini göz ardı ederek problem yaratmakta, ikincisinde bunların kapalı anlatımlar oldukları kabulünden hareketle problem oluşmaktadır. Bu makalenin yazarı olarak, vakıadaki hali pür melalimize derman olacak öncelikli yaklaşımın kıssaların yeniden hayatımızı inşa edeceği inancıdır. M. Halefullah’tan Nasr Hamid Ebu Zeyd’e ve oradan da ülkemizde Mustafa Öztürk Hoca’ya uzanan çizgide yapılan okuma biçimleri “ilahi vahyin hitabı” yaklaşımıdır. Burada vahiy “hitap/söylem” seviyesinde ele alınmakta, bilgi kaynağına indirgenmekte; söylem, slogan, retorik, metafor, mecaz, tarihsellik vb. kompartımanlara indirgenmektedir. Belki bazı noktalarda aklın faaliyeti gereği indirgemeler kaçınılmaz olabilir fakat buradaki temel itiraz, tam da bu indirgemelere olmalıdır.

Bir metne olan yaklaşım ona uygulanacak olan yöntemi de belirlemektedir. Asıl hakikat kıssaların/vahyin ufkunun temel hedefi vakıayı “inşa etme”, tavır belirleme, duruş ortaya koyma, yönlendirme ve normatif değer ortaya koyma hakikatidir.  Fakat indirgemeci okumalar, kıssaların vakıayla uyuşmadığı, vakıayla uyumlu hale getirilmeleri gerektiği gibi bir ön kabulü içinde barındırmaktadır. Sonuçta kıssalardaki anlatımlar vakıaya uymamaktadır, dolayısıyla uyumlu hale getirilmeleri için yeniden yorumlanmalıdır. Yeniden yorumlama faaliyetleri elbette ki yapılmalıdır. Fakat bu yaklaşım tarzını ortaya koyan âlim, ulema, aydın, entelektüel, ilahiyatçı vb. hiçbirinin eserinde kıssaların vakıaya, modern insan idrakine dair olan tekabülüne değinmemektedir. Esat Arslan’ın Tamamlanmamış İslam Yazıları kitabında ve diğer eserlerinde kısmi olarak kıssaları vakıaya taşıdığını belirtelim. Buradan çıkan sonuç şu olmaktadır: İlahi hitab sadece otantik ve kadim bir söylemdir. Söylemin analiz edilmesi yeterlidir. Buradaki en dipten kendisini hissettiren şey modern hayatın dayatmasına maruz kalma ve bu cihetle yorumlama çabasıdır. Özetle kıssalar mı bu vakıayı, modern hayatı inşa edecek, yoksa modern olan mı kıssaları inşa edecek? Bu çıkmazın en başat durumu şudur: Kıssaların birer “hakk” olma noktasındaki “vahiy” olduklarının ön şart oluşlarının ihmal edilmesidir.

En başta vahyi “ilahi kelam” olarak ihmal etmemek ve bu kabul üzere hareket etmektir. Bu kabulden sonra yani onun “ilahi bir metin” olduğu kabul edildikten sonra vahiy, salt bir bilgi malzemesi olmaktan kurtulacaktır.

Tefekkürümüzün vahye tabi olması, onu referans alması halinde vahiy, aklı ve vakıayı inşa edecektir. Vahiy burada aklı aydınlatacak olan “işrak”tır. İşrak kavramını vahyin aklı aydınlatan, ona yol gösteren, onu temel ilkler ve sabiteler (sırat-ı müstakim) üzere kalmasını sağlayan cihetiyle kullanıyoruz. Çünkü “ilim maluma tabidir.” Ve vahiy Allah’ın ilim sıfatından beşerî/insani alana indirilen bir nimettir. Beşerî akıl, algı, duyularımız, hissiyatlarımız buna tabi olmalıdır.

Kur’an, Müslümanca bir tefekkürün mesajıdır. Bu tefekkürden ziyade, modern metodolojik yaklaşımlarla kıssalara karşı ortaya konulan inceleme, araştırma, okuma, yazma vb. faaliyetler kıssaların birer mitolojik anlatım oldukları noktasına kadar varmaktadır. Modern metotlar, büyük oranda kıssalara salt bir bilgi kaynağı olarak yaklaşmaktadır. Haliyle bu durum kıssalardaki anlatımları sadece bir bilgi nesnesine düşürülmektedir. Bu durumda “nesne” konumuna düşürülen ilahi vahiy, işrak ve inşa olma özellikleri arka planda kalmakta, muhatabın elinde sadece zihinsel, entelektüel bir seviyede algılanmaktadır. İlahi kelam, Müslümanca bir tefekkür cihetinden salt bir bilgi nesnesi değil, öncelikli olarak “vahiy”dir. İndirildiği lisan içinde, hitabı, işrakı, inşayı, beyanı, burhanı, irfanı, hüdayı, sırat-ı müstakimi, şifayı vb. barındıran bir vahiy… Bu vahiy, Müslümanca düşünmenin tefekkür-tedebbür-tezekkür-taakkul’da bulunmanın kurucu ilkesidir. Kıssalar hangi şartlar altında neyin, nasıl, niçin, nerede, ne zaman ve kimlerle yapılması gerektiği noktasında Müslüman bireyi ve toplumu inşa eden pasif anlatımlar değil, dinamik, harekete geçirici aktif anlatımlardır. Ancak bu perspektiften gerçekleştirilebilecek olan bir ittiba işrakı, bu işrak da itibarı ve bu itibarda inşayı gerçekleştirebilir. Değilse gerisi entelektüel egzersizler olarak kalmaya mahkûm olacaktır. Ancak samimi bir ittiba neticesinde her kıssa, tüm insanlığın da katılımıyla kuşatıcı olacak bir medeniyetin, adalet ve özgürlük dünyasının (darü’s selam) yapı taşlarını verir.

“Bilginin amacı marifet, marifetin amacı eylemdir.” Bu ilke nerde durmamız, neyi, nasıl ve kimlerle yapmamız gerektiğinin epistemolojik açıdan ufkunu verir. İnsan, bilgi elde edecekse bir yönüyle akla, diğer yönüyle kalbe ve bu ikisinin sentezine dayanmalıdır. Vahiy kalbi titreterek aklı inşa eder.  Kalbi olan hesabi değil, hasbi olandır. Belki de bu açıdan “Keşif yoksa bilgi de yoktur.” diyen İbn-i Arabi haklıdır. Sanırım İbn-i Arabi “kendinden menkul” bir aklın sonuçlarını çok iyi biliyordu. Tüm bunlardan hareketle tekrar probleme dönecek olursak: Vakıa mı vahye uyacaktır; yoksa vahiy vakıaya mı uydurulacaktır? Buradaki temel sorun “vakıa ve vahiy” arasındaki ilişkidir. Bu soruya verilecek olan cevap, Müslümanca bir tefekkürün olup olmadığının da cevabı olacaktır. Müslümanca bir tefekkür, vahiyden beslenerek hasbi bir kalp ile aklını inşa eden ve vahyi satırdan değil, sadırdan okuyan bir tefekkürdür. İşte bu anlamda “keşf ve akıl” birlikte hareket etmelidir. Keşf ve akıl (beyan, burhan ve irfan) itikadı inşa eden temel bir faktör olarak ittiba, itibar, işrak ve inşa döngüsünden hareketle vahyin sindirilerek imanın zirvesine tırmanma imkânı verir. Burada iman, salt akli, rasyonel, pozitivist bir süreç olmayıp, entelektüel bir çabayla elde edilen bir olgu da değildir. Tam aksi yönde, inşayı beraberinde getiren bir olgudur. Bu nedenle vahiy, sürekli iman ve erdemli davranış vurgusunu birlikte yürütür.  Tam da burada -kasas’ül enbiya” en radikal anlamıyla bireysel-toplumsal ve küresel-evrensel bir inşanın temel kodlarını verir. Fakat akademik ve entelektüel tavır, bu durumu epistemolojik, sadece metinsel bir yaklaşımla rasyonel bir süreç olması gerektiği ön kabulünden hareketle ele aldığı için haliyle kıssalar bir bilgi kaynağına, nesne konumuna düşürülmektedir. Bu durum kıssaların inşacı özelliğini devre dışı bırakıp onları tarihsel bir arkeolojik kazı malzemesine indirgemektedir.

Kısalarda konu edilen durumlar hayatın, toplumsalın tüm alanlarına sirayet eden durumlardır. Kıssalar, iktidar ve iktidar biçimleri, iktidar ve gücün doğası, egemenlik, otoriteryenlik, hak-hukuk-adalet, ekonomi, aile yapısı, bireysel ve toplumsal gerilimler, ekonomi-politik durumlar, dinsel politik durumlar, sermaye-güç-din-iktidar ilişkileri vb; adalet ve özgürlük ve bunların gasp edilmesine karşı girişilecek olan mücadele ve yöntemleri, mücadele araçları ve bunların meşru ve gayri meşru biçimleri, ortak akıl ve kurucu/öncü kadroların ve bunların nasıl yetiştirildiği, liderlik ve liderlik türler, olağanüstü haller ve bu durumlara karşı bireysel ve toplumsal tavır alışlar, hukukun ve adaletin manipülasyonu, dine karşı dinin argümanları ve bunlarla mücadele vb. daha birçok durum konu edilerek topyekûn bir inşayı hedeflemektedirler.  21. Yüzyılın tüm vakıasını okumamıza, anlamamıza, anlamlandırmamıza ufuk açan durumlar kıssalarda mündemiç olarak vardır. Kıssalar inşai özellikler cihetinden okunmazsa geriye kalacak olan şey bu kıssaların “esatirü’l evvelin” olan yorumları olacaktır. Mesele riayet olmaktan çıkıp rivayete dönüşünce yoruma/entropiye maruz kalacak olan vahiy, problem haline dönüşecektir ki bugün modern birey açısından problem olmuştur. Ya da ileri sürülen gerek akademik gerekse akademik olmayan her türlü entelektüel okuma başka bir açıdan birer epifenomen olmaktan kurtulamayacaktır. Müslümanca ortaya konulamayan her düşünme faaliyeti, kıssalar açısından bir gölge olmaya mahkûmdur.

Gürgün KARAMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir