Kur’an Ve Özgürlük: Toplumların Nebevi Yorumu-II

Hz. Musa: Özgürlük ve Adalet Mücadelesi

Kızıldeniz’den Önce…

Kur’an’da en çok anlatılan kıssalar Hz. Musa etrafında döner. Bir iktidar mekanizmasının tüm bürokratik ve kurumsal yapısıyla bir toplumun nasıl köleleştirildiğinin tüm kodları Hz. Musa’nın Firavun karşısında verdiği mücadeleler çerçevesinde aktarılır. Bunun en temel sebebi Hz. Peygamberin itiraz ettiği iktidar yapısı ile o dönemin toplumsal yapısının Hz. Musa dönemiyle büyük oranda paralelliklerin olmasıdır. Bu açıdan genelde ve Hz. Musa özelinde anlatılan kıssaların üç temel yönü vardır: Birincisi Hz. Musa’ya bakan yönü, ikincisi ise Hz. Peygambere bakan yönü, üçüncüsü de bu iki yön üzerinden genel insanlığa bakan yönler.

Hz. Musa ve İsrailoğulları kıssasının, birçok surede farklı yansımaları vardır. İsrailoğulları ile ilgili birçok durum, Kur’an’ın A’raf, Taha, Şu’ara, Kasas, Yunus, Mü’min, Kehf, Bakara ve Maide surelerine sirayet etmiştir. Firavun ismi, Mısır yöneticilerine verilen genel bir isimdir. Firavunlar, Tanrı-Krallardır. Firavun siyasal, politik, askeri gücü; Karun, sermaye gücünü; Haman ise dini-bilimsel bilgi ve bürokratik sistemi elinde tutandır. Kıssa siyasal, politik, ekonomik, bürokratik, epistemolojik, dini vb. hegemonya yapısını deşifre eder.

Öncelikle Firavun sisteminin nasıl bir mekanizmayla işlediğini başlangıç olarak özet halinde verelim. İlerleyen bölümlerde sistemin analizi konulara paralel olarak açıklanacaktır.

En başta Firavun sisteminin üç temel bileşeni vardır:

1. Firavun

Kur’an’da gecen “Firavun” (Kur’an’da fir’avn) tabiri bir özel isim olmayıp Eski Mısır’da bütün krallar için kullanılan bir unvandan ibarettir. (M. Esed) Ra ” Mısır’ın güneş tanrısıdır. Fi-Ra-Vun “Tanrının oğlu” veya Firavun bir Tanrı-Kral’dır. Tanrı-Kral olması daha baskındır. Çünkü halkına hitap ederken “Ben sizin Rabbinizim” demektedir.

Firavun, Mısır’ın yerli hükümdarlarına verilen ortak bir isimdir, bir “tanrı-kral” olarak görülürdü ve buna bağlı olarak da, gizli-batıni uygulamaların ve büyünün çok önemli bir yer tuttuğu Mısır dininin ekseni durumundaydı; bunun içindir ki, büyüyü hayatın ayrılmaz bir parçası olarak benimsemek, onun uyruklarından her biri için bir vecibe, bir görev durumundaydı [1].

 [O ülkede Firavun kendini büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını kastlara, sınıflara ayırmıştı. Öyle ki, onlardan bir kısmını iyice hor ve güçsüz görmek istiyor ve bunun için de erkek çocuklarını öldürüyor, yalnız kadınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, gerçekten de, yeryüzünde] bozgunculuk çıkarmak isteyen kimselerdendi. Fakat Biz istiyorduk ki, yeryüzünde hor ve güçsüz görülen kimselerden yana çıkalım, onların dinde öncüler olmasını sağlayalım, onları Firavun’un şeref ve itibarına varis kılalım ve onları güvenlik içinde yeryüzünde yerleştirelim; Firavun’u, Haman’ı ve onların ordularını da onların (İsrailoğulları’nın) eliyle korktukları şeye uğratalım.]

Buradan hareketle sistemin temel özellikleri şunlardır:

1) Sistem, büyüklük/kibir duygusuna sahiptir.

2) İnsanları hor ve güçsüz görmektedir. 

3) Kendisine rakip olabilecek ataerkil yapıdaki toplumsallık içindeki erkek çocuklarını öldürmektedir.

4) Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktadır.

5) Çünkü Firavun ülkede gerçekten de nüfuz ve iktidar sahibiydi ve üstelik ölçüsüz, acımasız biriydi (Yunus 83).

6) Firavun’un hükmü hiçbir şekilde sağduyu ürünü değildi (Hud 96).

7) Ülkede, halkını kastlara ve sınıflara bölmüştü (Kasas 4).

Firavun siteminin bu temel özellikleri sadece tarihte kalmış bir hikâye değil, çağları aşan bir olgu olarak tezahür etmektedir. Sadece araçlar ve yöntemler değişmiş, mantık aynı kodlarla işlemektedir. Bugün modern dünya açısından iktidar sisteminin işleyiş kodları aynı zemin üzerinden yükselmektedir. Bu çağdaş sistemlerin adil bir dünyanın geleceği açısından şu an için değişmeleri mümkün görünmüyorsa da en azından onların ipliğini pazara çıkarmak bir insanlık görevdir. Her türlü modern köleci sistemler karşısında “dünyayı değiştirmek ve onun içinde yeni bir şey başlatmakta özgürüz.” [2].

Toplumu Sınıflara Bölmek

“O ülkede Firavun kendini büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını kastlara, sınıflara ayırmıştı. (Öyle ki,) onlardan bir kısmını iyice hor ve güçsüz görmek istiyor (ve bunun için de) erkek çocuklarını öldürüyor, (yalnız) kadınlarını sağ bırakıyordu: çünkü o, gerçekten de, (yeryüzünde) bozgunculuk çıkarmak isteyen kimselerdendi.” (Kasas 4). Toplumun önde gelenleri, liderleri, egemen kapitalist güç odakları sahip oldukları bürokratik, kapitalist, medyatik vb. güçlerle toplumu sosyal, ekonomik sınıflara bölerek sömürü nesnesi haline getirirler. Toplumu zenginler, yoksullar, asgari ücretliler, bürokratlar, zenginler kulübü vb. şekillerde atomize ederek toplumu sınıflara bölerek, onları kontrole tabi tutarak egemenliklerini devam ettirirler. Refah ve konformizm bu durumda bir karakter biçimini alır. Toplum artık kendi kendisini sömüren bir mekanizma halini alır. B. C. Han’ın deyimiyle “toplum, modern dönemlerde refahı elde etmek için bizzat kendi kendisini sömüren bir bedene dönüşür.” Toplum artık bir biyo makinadan ibarettir. Çünkü bu toplumsal yapı ve onu oluşturan bireyler “başarı, performans, kariyeri, statü vb.” şeyleri putlaştıran bir durumu içselleştirmiştir. Kur’an’ın tüm kıssalarında vurgulanan bu sınıflara ayırma, sürüleştirme ve sömürme mekanizmalarını işletme durumu radikal bir şekilde reddedilir. Kasas suresi 5. ayetinde Allah, mutlak ve kusursuz bir duruş sergileyerek “Fakat Biz istiyorduk ki, yeryüzünde hor ve güçsüz görülen kimselerden yana çıkalım, onların dinde öncüler olmasını sağlayalım, onları (Firavun’un şeref ve itibarına) varis kılalım.” buyurmaktadır.

Modern sistemler, “iktidar küstahlığı ile aklın küstahlığı”nın (H. Arent) birleşmelerinin ölümcül bir kombinasyonuna sahiptir. İmajlar yaratarak, paramiliter operasyonlara başvurarak, hukuku güçlüler lehine askıya alarak, kitle iletişim araçları ile tüm toplumlar üzerinde denetim sağlayıp buradan her türlü manipülasyanları yaparak, sahip oldukları teknolojik savaş araçlarıyla dünyaya korku pompalayarak tüm insanlığın iradesini kırıp, dünyayı insanlık için açık bir hapishaneye çevirmiş olan bu sistemin Firavun’un sisteminin işleyiş mekanizması ve mantığından hiçbir farkı yoktur.  

2. Karun

Kasas suresi 76-80. Ayetler

[İmdi, Hesap Günü’nde bu duruma düşmek istemeyenler bilsinler ki şu ünlü Karun da Musa’nın kavmindendi ve kendini büyük görüp onlara karşı azgınlık ediyordu; çünkü Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki, sadece anahtarlarını taşımak bile bir manga adama, hatta daha fazlasına zor gelirdi. Soydaşları ona: “Servetinden ötürü] böyle böbürlenme, çünkü Allah böbürlenenleri sevmez! Öyleyse, Allah’ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda, iyi bir yer tutmanın yolunu ara; bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de başkalarına öyle iyilikte bulun ve sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma: çünkü şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez!” dedikleri zaman, Karun, onlara: “Bu servet bendeki bilgi sayesinde bana verildi!” diye karşılık verdi. Oysa Allah’ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve ondan daha fazla servet toplamış nicelerini kendilerini büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden yok ettiğini bilmiyor muydu sanki? Ama, şu var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara artık günahlarından sual olunmaz!.. Karun, işte böyle görkem ve gösteriş içinde soydaşlarının karşısına çıkardı. Öyle ki, yalnızca dünya hayatına gözünü dikenler ona bakıp da: “Ah, n’olurdu” derlerdi, “Karun’a verildiği kadar bize de verilseydi! Çünkü o gerçekten çok talihli biri!” Kendilerine doğru, güvenilir bilgi bahşedilmiş olanlarsa: “Yazıklar olsun size!” derlerdi, Bilmiyor musunuz ki, gerçekten inanmış olan, dürüst ve erdemli davranışlarda bulunan kimseler için Allah’ın tasvip ettiği şeyler daha hayırlıdır; ama şüphesiz, böyle bir nimete güçlüklere göğüs geren kimselerden başkası erişemez.”]

Karun, kapitalist sistemin sermaye bileşenlerine tekabül eder. Ekonomik birikimleri, kendi bilgisiyle kazandığını iddia ederek sermayeyi tekelleştirmiştir. Sistemin ihtiyaç duyduğu her türlü ekonomik birikimi, sisteme aktararak sistemin devamındaki ekonomik ayağı beslemektedir. Bu durum sadece sistem açısından değil, bireysel anlamda ahlaki, evrensel bir kurala da işaret eder: Modern dünyada imaj, patent, marka, reklam, faiz vb. üretimler üzerinden sermayenin tekelleştirilmesi postmodernizmin en belirgin özellikleridir. Bu imaj, patent ve marka, reklam, sermaye vb üretimleri sadece bir üretim değil, sermaye akışının da sistemlere aktarılmasıdır. Bunlar sayesinde tüm insanlık bir imaj, marka, patent, reklam; kariyer, performans, statü bombardımanıyla manipüle edilmektedir.

Modern akademyadaki diplomalar üzerinden yürüyen performans ve kariyerizm, öncelikli olarak sermaye birikimini hedef alır ve bu sermaye birikimine dair itirazları “bilimsel bilgileri” sayesinde elde ettiklerini iddia edip, insanlığın kendinden önceki tüm birikimlerini de sömürürler. Oysaki akıl da bilgi de verili bir dünyada elde edilir ve bu dünyanın içindeki gerek üretilmiş olan gerekse üretilmeyi bekleyen her şeyin sahibi Allah’tır ve Allah bu nimetlerden tüm insanlığın adil bir şekilde faydalanmasını ister. Oysaki kapitalist modelde akademya diplomalar üzerinden yürür ve diploma, en nihayetinde diplomatik olana (sermaye ve iktidar) tahvil edilir.

Kur’an’daki Karun anlatımı, Mekkeli kapitalistlere olduğu gibi modern dönemdeki kapitalistlere ve onlardan sonra gelecek olanlara da bir uyarı, ahlaki bir çağrı ve davettir. Karun’un kapitalizmiyle, Mekke’deki tefeci bezirgânlarla, modern tefeci bezirgânlar arasında sadece tarihsel mesafe vardır. Tüm dönemlerde sermayenin tekelleştirilmesi karşısında yapılan itirazlara bu mantığın verdiği cevap şudur: “Bu sermayeyi kendi bilgi birikim ve yeteneklerimiz sayesinde elde ettik ve dolayısıyla insanlığın bunda bir payı yoktur.”  Kur’an ise ahlaki ve adil olan her türlü emeği kutsar ve değer verir fakat ahlaki olmayan, sömürü sistemleri meydana getiren her türlü üretimi ve sermaye birikimini mahkûm eder.

Kasas suresi 76-80. ayetlerde, sermayeye/kapitalizme karşı üç tavır karşımıza çıkmaktadır: Birincisi, Karun olup sermayeyi tekelleştirenler, ikincisi bu kapitalistlere özenenler, onların yaşam tarzına özlem duyanlar, üçüncüsü ise onları uyaranlar. Bugün için Müslüman aydın, entelektüel, ulemanın öncelikli görevi, kapitalist post-modernitenin ipliğini pazara çıkaracak çalışmalara imza atmak ve alternatif ekonomik sistemlerini inşa ederek insanlığa vizyon sunmaktır. Zenginleşen, sermayeyi tekelleştiren sadece bireyler değil, kurumsal yapılar da modern dünyada muazzam bir fakirlik sorunu ortaya çıkarmıştır. Bu durum Müslüman ülkelerde daha vahimdir. “S. Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Arap ülkelerinin ABD ve İngiltere’deki bankalarda 4 trilyon dolar parası var.” [3]. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sadece internette bir gezinti yapmak, bu kirli çarkın nasıl işlediğini görmek işten bile değildir. 

Sermayenin verdiği güçle kibir ve gurura kapılanlar, aynı zamanda hakikatin de ancak kendilerinde olduğu yanılsamasına kapılırlar ki Karun kıssası tam da böyle bir zamanda nazil olur. “Ve yine şöyle derler, “Bu Kur’an, neden iki şehrin ileri gelenlerine inmiş değil?” (Zuhruf 31). İleri gelenlerden kasıt hem bilgiyi hem iktidarı hem de sermayeyi tekelleştirenlerdir.

3. Haman

Kur’an’da kullanılan “Haman” sözcüğü, büyük bir ihtimalle, özel bir isim değil fakat eski Mısır dininde tanrı Amon’a nispet edilen yüksek sınıftan rahiplere verilen Ha-Amen unvanının Arapçaya mal olmuş şeklidir. Hz. Musa’nın yaşadığı çağda Mısır’da Amon kültü hâkim olduğuna göre, bu kültü temsil eden en yüksek dereceli rahibin de yönetimde Firavun’dan sonraki ikinci adam olması tabiidir. Kur’an’da bahsi geçen Haman’ın gerçekten Amon kültünün başrahibi olduğu görüşü, Firavun’un bu Haman’dan “çıkıp Musa’nın tanrısını görmek için” kendisine “yüksek bir kule” yapmasını istemesi de destekler gözükmektedir. Ayrıca, Haman’dan “kule yapıcısı” olarak söz edilmesi, büyük Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve başrahibin piramitlerin baş mimarı olarak üstlendiği fonksiyona işaret ediyor olabilir [4].  Haman, başrahip olarak hem dini-büyüsel bilgiyi hem de teknik bilgiyi tekelinde bulundurmaktadır. “Sarh, köşk: Yüksek her binaya ‘sarh’ denir. Firavun’un, “Haman! Bana bir köşk yap” ifadesinde de bu manada kullanılmıştır.” [5].  Musa-Firavun tartışmasında, Firavun’un “Senin Rabbin de kim?” sorusuna Hz. Musa “Benim Rabbim, göklerin ve yerin yaratıcısıdır.” dedikten sonra Firavun, Haman’ı çağırarak kendisinden Musa’nın rabbini görmek için göklere tırmanacağını ve onu görmek istediğini söylemektedir. “Firavun, “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak, bana bir kule yap ki Musa’nın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir” dedi.”

Haman, ihtişamın ve gücün sembolü olan kuleleri yapmakla kalmıyor, aynı zamanda sözde dini bilgiyi tekelinde bulunduran ve bunun üzerinden büyücülük yaparak toplumu büyü, sır, gizem vb. uygulamalarla da psikolojik baskı altına alan din adamlarıdır. Haman, hem din adamı hem de “gökdelen” ustasıdır. Modern dünyada onlarca kat üzerine kurulu, gösterişin ve kapitalizmin sembolü olan dikey yapılaşmanın hangi mantık üzerinden yükseldiği, insan psikolojisi üzerinde nasıl bir baskı unsuru oluşturduğu, insanlar arasında nasıl sınıfsal bölünmelere yol açtığı birçok araştırma konusu yapılmaktadır. Şimdi tarihin “Haman’ı” ile modern kapitalist “Haman’ın” mantığı ve bu mantığın neye hizmet ettiği arasında bir fark mıdır?

Gökdelen, Rezidans ve Kule Mühendisi

Haman sözcüğü büyük bir ihtimalle özel bir ilim değil fakat eski Mısır dinlerinde Tanrı Amon’a nispet edilen yüksek sınıflardan rahiplere verilen bir Ha-Amen unvanının Arapçaya geçmiş şeklidir. (M. Esed) “Bunun üzerine Firavun: “Soylular!” dedi, “Ben sizin için benden başka tanrı tanımıyorum! Bunun içindir ki, sen ey Haman, benim için (tuğla) ocağını tutuştur, balçığı pişir ve bana öyle yüksek bir kule yap ki, çıkıp Musa’nın şu tanrısını bir göreyim! Çünkü ben o’nun şu onmaz yalancılardan biri olduğunu sanıyorum!” Haman, piramit yapımında önderlik yapan ve bunun bilimsel bilgisine sahip olan birisidir. Hem dinsel bilgiyi hem de “kule, dini-bilimsel” bilgiyi tekelinde tutan biridir. O bir “kule, dini-bilimsel bilgi” rahibi, mühendisidir. Temel görevi kutsalı, Firavunların hizmetine sunarak teknik bilgiyi onların hizmetinde ve egemenliğinde kullanarak bir tahakküm potansiyeli olarak işlemektir. Piramit yapımlarında her taşın harcında ezilmişlerin, zayıf bırakılmışların, kimsesizlerin, ekonomik, politik, bürokratik gücü olmayan ve refah manipülasyonlarıyla, kalkınma ve ilerleme; kapitalist medeniyet, uygarlık yutturmacalarıyla, şanlı tarih, kutsal atalar tapınımıyla köleleştirilen insanların kanı ve gözyaşı vardır. Rezidansların AVM’lerin harcında kimin emek ve alın teri, kimin beklenti ve umutları gömüldü? Kâbe’nin karşısında heybetli ve ihtişamıyla Kâbe’ye tepeden bakan rezidansların Zemzem Tower’ların her avuç harcında refahla köleleştirilen bir toplum yatmaktadır. Haman, piramitlerin baş mimarıdır. Egemen kapitalist düzenin “beton ve demir” kafasıdır. O “çelik konstrüksiyon” kafadır.

Hz. Musa’dan (as) Önce Mısır’ın Durumu

İsrailoğulları, Hz. Yusuf döneminde Mısır’a gelip yerleşmiş ve Mısır Melik’i döneminde burada özgürce yaşamaya başlamışlardı. Hz. Yusuf’un, devletin maliye bakanı olması onlara da büyük bir prestij sağlamıştı. Fakat Hz. Yusuf’tan sonra sahip oldukları tüm değerleri refah, konfor, mal, makam, mevki, vs. uğruna terk edince Firavun sisteminde köle durumuna düştüler.  Mısır’ın yerlileri olan Kıptîler, putperestti, İsrailoğulları ise tek Tanrı’ya inanıyordu. Kıptiler, İsrailoğullarını küçük görüyor, onları aşağılıyor, kısaca birçok konuda onları köleleştirmişlerdi. Firavun, ülkede tanrılık iddiasında bulunuyor, İsrailoğullarına büyük baskı ve zulümler yapıyordu. Mısır’da yaşamak artık İsrailoğulları için dayanılmaz bir hal almış, atalarının geldiği yer olan Filistin (Kenan) diyarına gitmek istiyorlar fakat Firavun buna müsaade etmiyordu. İsrailoğullarını, Firavun sistemi içinde bir araya getirecek, örgütleyecek, onlara bu konularda liderlik edecek kimse de yoktu. Sistemin ayakta kalması için İsrailoğullarının tüm birikimlerinden faydalanan Firavun, onların ülkeden çıkmasına izin vermiyordu. İsrailoğullarının nüfusunu kontrol altında tutmak için yeni doğan erkek çocuklarını öldürüyor, kadınlarını ise sağ bırakarak nüfus planlaması yapıyordu.

Kaynaklarımızın anlattığına gör Firavun birgün bir rüya görür. Rüyasında Kudüs tarafından gelen bir ateşin Mısır’a kadar uzanıp, evleri yaktığını, bu ateşin sadece Kıpti’lere zarar verdiğini, İsrailoğullarının ise kurtulduğunu gören Firavun, kâhin ve müneccimlerden rüyayı tabir etmelerini istedi. Onlar dediler ki; “İsrailoğulları içinden bir çocuk dünyaya gelecek, Mısırlıların helâkına ve senin krallığının yok olmasına sebep olacak. Doğacağı zaman da iyice yaklaştı.” Bunun üzerine Firavun o yıl doğan bütün İsrailoğulları çocuklarının öldürülmesini emretti.

Hz. Musa’nın doğumu, sandığa bırakılarak Firavun’un karısı tarafından korunmaya alınması, Musa’nın kız kardeşinin sandığı izleyerek saraya varması, emzirilmesi için Firavun’un karısına onu emzirecek olan kadını tavsiye etmesi Kasas suresi 1-13. ayetlerinde anlatılır. Musa-Firavun kıssasının buradaki anlatımı “Musa (a) ile Hz. Muhamed (s)’in risaleti ve yaşadığı koşulları arasında karşılaştırma ve öğüt amaçlıdır… Bu bir yönüyle kâfirlerin özellikle de Mekke’nin önde gelenlerinin horladığı, her türlü işkenceyi reva gördüğü ve üzerlerine taşkınlık ettiği Müslümanlar için müjde ve teselli, kâfirler ve liderleri İçin Firavun ve ordularının başına gelene benzer bir azapla uyarıdır. Burada bu anlatılanlara ek olarak hakları gasp edilen ve özellikle de sulta tarafından zulme uğratılarak zayıf düşürülenlere teselli vardır.” [6].  Bu tespit her dönemde geçerli olan bir tespittir. Kur’an bu olguyu şu şekilde gerekçelendirir: “Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.” (Kasas 5)

Hz. Musa ergenlik çağına gelinceye kadar Firavun’un sarayında yetişir. “Derken, Musa erginlik çağına ulaşıp zihnen iyice olgunlaşınca, kendisine doğruyla eğriyi birbirinden ayırmaya yarayan güçlü bir muhakeme yeteneği ve ilim verdik; iyiliğe yatkın olanları Biz işte böyle mükâfatlandırırız. Ve Musa, halkının şehirde olup bitenden habersiz evlerinde oturdukları bir gün şehre indi ve biri kendi halkından, ötekisi düşmanlarından olan iki adamın birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi düşman tarafından olan kişiye karşı o’nu yardıma çağırdı; bunun üzerine Musa onu yumrukla devirip işini bitirdi. Ama hemen sonra kendi kendine: “Bu düpedüz Şeytan’ın işi!” dedi, “Doğrusu o insanı yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır!” Ve “Ey Rabbim!” diye dua etti, “Ben kendime yazık ettim! Beni bağışla.” Ve Allah da o’nu bağışladı. Çünkü O çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır (Kasas 14-16).

Hz. Musa, zihni olgunluk çağına eriştiğinde Allah, kendisine “doğruyla eğriyi birbirinden ayırmaya yarayan güçlü bir muhakeme yeteneği ve ilim vermiştir.” Çünkü Musa (as) “iyiliğe yatkın” biridir. Bu yeteneği ve iyiliğe yatkınlık sonucunda ölümüne sebep olduğu Kıpti olayından hemen sonra da hemen pişman olmuş ve Allah’tan af dilemiştir. Ayetlerde belirtilen olaydan sonra Firavun sistemiyle mücadele başlar.

Gürgün KARAMAN

Kaynaklar

[1] M. Esed, Meal Tefsir s. 769, 56. Dpn.
[2] Hannah Arendt, Siyasette Yalan, s. 14, Sel Yay. İst. 2018
[3] https://www.aksam.com.tr/dunya/4-trilyon-dolar-korkusu/haber-767018 
[4] M. Esed, Meal Tefsir s. 941, 6. Dpn.
[5] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir,
[6] İzzet Derveze, et-Tefsiru’l Hadis, Ekin Yayınları: 2/290-291 vd.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir