Şizofreniye Karşı Şuur: Gel Gidelim Dosta Gönül

Şizofrenik bir yarık var benliklerimizde. Daryush Shayegan’ın dediği gibi farklı bilgi blokları arasındaki çatlağa düşmüş durumdayız. Geleneksel metafiziğin batan gemisinden geriye kalan kütüklerle modern bilimin atomları arasında sıkıştık kaldık. Geleneksel olanın kütükleri beynimizin nöronlarını sızlatırken, modern bilimin atomları ise bomba olup bedenlerimizi parçalamaktadır. Modern bilim tüm kibrini kusarken ruhumuza, şeytan daha da neşeli kahkahalar atıyor gibi görünmektedir. Postmodern ve kapitalist şeytanların üzerine cesurca yürümeyi göze alamayanların bir noktadan sonra şeytanın mülkiyetine girmeleri kaçınılmazdır. Lakin bu durum, kadim ve kutsal olan kökenlerden kopuşla meydana gelmektedir. Bu şeytani kibir karşısında tutunacak bir daldan mahrum olmak ne büyük bir acıdır. Üstadım Mustafa Yeşilkaya’nın tespitiyle “bir şeyin varlığını bilip de yokluğunda yaşamak” nasıl bir şizofrenidir? İşte tam da burada şizofreniye karşı şuurun, yüksek bir bilincin devreye girmesi gerekir. Köz’de yanmayı göze alamayanın Öz’de ve Özge bir şuura kavuşması zordur. Köz’ü avuçlarında kavurmayı göze alamayanın Öz’ü inşa etmesi ne münasebet! Bir adım daha ileri: Bu cahil cesaret, varlığa karşı hadsizliktir. Onları Jung’un Dört Arketipi’ne ya da Deleuze’un organsız bedenlerine havale edip biz Yunus’un yolunda gayret edelim. Bu da bizim kaderimizdir çünkü Pir’den şunu öğrendik ki bir kader vardır; bu kesin, lakin “Kader de gayrete âşıktır.”

Bir kararda durmayalım
Gel gidelim dosta gönül
Hasretinden yanmayalım
Gel gidelim dosta gönül

Bilimsel kibir, bize “karar” dayatır. Çünkü o, niceliğin ontolojik despotizmiyle baskı kurar. Ölçülebilir, tartılabilir, gözlemlenebilir, deneyle kanıtlanabilir olan mutlak geçerlidir. Bilimsel olana kategorik olarak karşı değiliz. Burada bilimin de hakkını yememek gerekir. Amaç, bilimi ve bilim insanını hadım etmek değildir. Belki de kapitalizme satılan ruhu bilim de kurtarabilir; kim bilebilir ki? Ama bugün için bilim, kutsalı laboratuvara sokmamak için bir Hipokrat yemini etmiş görüntüsü vermektedir. Maddi fenomenlere neşter vuruldukça ruhsal olan geri çekilmekte, kadim ve kutsal olan da böylece anlamını yitirmektedir. Çünkü bilimsel yorum nesnel verilere dayanır. Özetle şizofrenik yarığın temel sebebi kadim/kutsal olan ile bilimsel olan arasındaki uyumsuzluktur. İşte tam da burada gemisi çoktandır batan geleneksel metafizik ile bilimsel fiziğin ontolojik despotizmini aşacak olan bir mayaya ihtiyaç vardır. Bu da şuurun daim bir kararsızlık halidir, varlığın bağrından yokluğu, yokluğundan bağrından varlığı çıkaran bir kararsızlık. Karar kılmak, bir mekânda sabitlenmektir. Oysaki kuşları yuvalarında avlarlar. Gidiş, dosta doğru olmazsa hasretlik yakacaktır. Yola koyulan şuur, ilahi bir esrimeyle kararsızlığın gerilimiyle dosta ulaşabilir ancak.

derKılavuz ol gönül bana
Gel gidelim dosttan yana
Canım kurbandır canana
Gel gidelim dosta gönül

Salik’in kılavuzu sadece ve sadece gönüldür. Gönül, Dost’un makamıdır. Akla teslim edilerek bir mekânda karar kılan gönül sadece kendini yakmıştır. Bu yolda aklın değil, gönlün kılavuzluğu geçerlidir. Çünkü akıl, iki kere ikinin dört ettiğini bir tüccar zihniyle hesaplar. Ama gönül, bu hesabı reddetmelidir. Çünkü aklın verdiği hüküm bir mekânda verilen pragmatist bir karardır. Gönül “can” evidir, aşk ülkesidir. Akıl, pazarlık mekânıdır. Gönül aşk ehlidir, ama akıl hesap ehlidir. Gönül kurban olur, akıl kurban eder.

Kara haberin almadan
Can bedenden ayrılmadan
Ezrail bizi bulmadan
Gel gidelim dosta gönül

Bedenin biyolojik bir zamanı vardır. Bu bedene bir emanet olarak verilen “can”ı taşır. “Can” daha bedendeyken dosta gidilmelidir. Çünkü emanetin anlamı budur. Yoksa emanete ihanet edilecektir. Bu durum emanet olarak verilen canın, nefs/ego/ben olanın ruh ile beden arasındaki gerilimidir. İmtihanda olan nefstir. Nefs, beden ile ruh arasında salınımdadır. Ruha yaklaştıkça “Can”lanır, bedene yaklaştıkça hasreti artar ve yanma meydana gelir. Buradaki yanma olumsuz anlamdadır. Olumlu anlamdaki yanma aşk iledir. Aşk “Can”lanmak için yanmaktır. Yandıkça aydınlanır insan. Daha bu hayattayken dosta doğru bir gidiş olmamışsa bu “kara bir haberdir.” Bu nedenle Ezrail gelip de kara haber yayılmadan, bu çağrı hem gönle hem de cümle mevcudata yapılmalıdır.

Gerçek murada varalım
Yârin haberin soralım
Yunus Emre’yi alalım
Gel gidelim dosta gönül

yan.jpgYârin haberini almak için gerçek murada bir an evvel varmak zorunludur. Bu nasıl olacaktır peki? “Ölmeden önce ölünüz.” Düsturu tam da bunu imlemektedir. Biz “Gel gidelim dosta gönül” derken Yâr’dan haber sorarız yâre. Bir kararda durmadan, Yunus’u alıp gönlümüzün en temiz yerine yola çıkarız. Yanarız ve yandıkça aydınlanır, aydınlatırız; yanmayan aydınlatamaz, bunu da iyi biliriz. Aşkın narıdır bu, ilahi olanın esrik titremeleriyle üzerimize yağdırdığımız yağmurlardır. Güneş kıskanır, ay kıskanır, yıldızlar bile bu yanmanın karşısında secdeye varır. Bizler kararsız kararsızlarız, çünkü “göze görünen her şeyin put” olduğunu ta “elest bezmi”nden biliriz. Nakşedilmiştir genetiğimize bu kod. Evrenin tüm bilgisi bizde saklıdır. Ne ki bu varlık deryasına düştükten sonra burada düştüğümüz yolda genelimiz balçık yönüyle yetinmiştir. Oysa hepimiz birer halife adayı, üstün insan, insan-ı kâmil adayıydık fakat unuttuk bu hakikati ve geriye kalanlarımız çamur olmaktan kurtulamadı. İnsan olmayı başaran on yaşında da olsa bu minval üzere halifedir, insan-ı kâmildir; başaramayan seksen yaşında da olsa çamurdur.

Şimdi ruhumuzdaki şizofrenik yırtığı dikecek bir şuuru ilmek ilmek dokumanın tam da vaktidir. İnsan olmanın idrakinin benlikteki alamet-i farikası, yolunun ve yolculuğunun neye olduğudur. Çünkü kişi neyi seviyorsa hicreti de onadır. Gönlümüzü neyle terbiye ediyorsak rabbimiz de odur. Rabbini sorgulayamayan bir bireyin muvahhit olması imkânsızdır. Çünkü inkâr olmadan iman/güven olmaz. İnkâr edilmeyen her şeyin mülkiyeti haline gelir benlik. 

Modern birey, destursuz bir şekilde kapitalizmin mabetlerindeki yaşamın girdabında devinirken aniden bir ruhsal patlama yaşar. Çünkü nefs, bedenle/maddi olanla şeytani bir ilişkiye girmiştir. Dosta doğru değildir modern bireyin yolculuğu. Performans, kariyer, başarı, kapital, makam, konfor… Onun yaşamını belirleyen olgular bunlardır. Dünyevi olan bu olguların baskısı arttıkça “nefs” daha bir iştahla saldırır bedene. Ruh, geri çekilmeye başlar. Çünkü bu dünya ile öte dünya arasındaki denge yitirilmiştir. Aşk, sevgi, merhamet, paylaşma vb. yüce duygular gönlü terk edecektir… Tüm bu savrulmaların içinde dosta yolculukta kimisi özde, kimisi közde, kimisi de sözde insan olmaya gelmiştir. Yunus dergâhında makbul olan öz ve közdür. Sözde olanlara da selam olsun der geçeriz.  

Gürgün KARAMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir