Kitlesel Psikoz-II

(Kolaj)

Kitlesel psikoz yönetimi tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki kadar etkin ve yaygın kullanılan bir araç olmamıştı. Akıllı telefonlar, sosyal medya, televizyon ve internet, hepsi de istenmeyen bilgilerin akışını hızla sansürleyen algoritmalarla birlikte, iktidardakilerin kitlelerin zihnine kolayca saldırmasına izin vermektedir. Arda arda sıralanan bir sürü gereksiz malumat zihinleri alıklaştırmakta ve hâkim söylem istediği bilgileri bu kaotik düzende bireyin zihnine boca etmektedir. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verme melekesini yitiren zihin kestirmeden iktidarın propagandasına uygun bir hale gelmektedir.  Dahası, bu teknolojilerin bağımlılık yapıcı doğası, birçok insanın kendilerini gönüllü olarak yönetici sınıfın propagandasına olağanüstü bir sıklıkta maruz bırakması anlamına da gelmektedir.  Modern teknoloji insana, baktığı dünyayı hafife almayı öğretir; geri çekilmek ve düşünmek için fazla zaman bırakmaz. Sanal bir cesaret verir. Birey kendini hipergüçlü, dokunulmaz bir aygıt olarak görür. Teknoloji sunduğu imkânlarla kullanıcıları cezbeder, onları kendi eksenine çeker. Duyguları sürekli olarak manipüle eder. Dolayısıyla sorgulamayı geri plana atar, çünkü ekran onlara hazır cevaplar sunar. Bundan da en çok totaliterler yararlanır.

Totaliter yöneticiler, totaliter psikoz üretimini artırmak için farklı yöntemler uygularlar. Bunlardan biri de kurbanlarını tecrit etmek ve normal sosyal etkileşimlerini bozmaktır! Bireyler dostları, aileleri ve iş arkadaşlarıyla normal etkileşimlerden yoksun kaldıklarında, birkaç nedenden ötürü sanrılara daha duyarlı hale gelirler: Mesela olumlu örneklerle temaslarını kaybederler. Bu uzun vadede ciddi olumsuz sonuçlar doğurur. Birincil ilişki biçimleri aşınır ve bu ilişkilerin yerini sanal, gerçekliği olmayan, yaratıcılığı yiten komutlarla işlerlik kazanan mekanik süreçler alır.

Neyse ki her şeye rağmen, egemen seçkinlerin entrikalarına ve propagandalarına aldanmayan insanlar var ve bu insanlar saldırıya maruz kalanlara yardım edebilirler.  Bununla birlikte, tecrit uygulandığında, bu olumlu örneklerin gücü azalır. En büyük etkisi de yeni düşünce ve davranış kalıplarına daha kolay şartlandırılmalarıdır. Pavlov, yaptığı bir deneyle, rahatsız edici uyaranların olmadığı bir ortamda bireylerin daha kolay şartlandırıldıklarını ortaya koyar. Hayvanları evcilleştirmek için kullanılan tecrit ve uyaranların tekrarlanmasından yola çıkan totaliterler de, insanları tecrit altında tuttuklarında istedikleri yönde koşullandırırlar.  

Tek başına, kafası karışmış ve terör dalgaları ile hırpalanmış, terör saldırısı tehdidiyle karşı karşıya kalan insanlar umutsuzluğa düşer ve kendilerini savunmasız hissederler. Sürekli propaganda akışı, bir zamanlar rasyonel düşünceye muktedir olan zihinleri irrasyonel güçlerin oyun evine dönüştürür. İçinde yaşadıkları kaos, kitleleri daha düzenli ve güvenli bir dünya arzusu arayışına sürükler.  Tam bu noktada, totaliter yönetimler bir adım daha atarlar; görünürde bir düzen vadeden ama aslında tam ters istikamete yol alan tamamen farklı bir dünya.  Doğal olarak bunların ağır bir bedeli var: özgürlüklerden vazgeçmek ve yaşamın tüm yönlerinin kontrolünü yönetici seçkinlere bırakmak. Aynı zamanda bu süreç tarihteki hiçbir tahakküm biçimine benzemez. Eskiden bedenler üzerinde uygulanan kısıtlama ve tahakküm bugün zihinler üzerinde gerçekleşir ve hep daha özgür olma iddiasıyla piyasaya sürülür. Özgür olduğumuzu zannederken aslında bütün duygu, düşünce ve hareketlerimiz iktidar merkezlerinde, totaliter üslerde biçimlenen kalıplarla gerçekleşir. bitmeyen ve farkında olunmayan bir biçimlenme… Böylece itaatkâr tebaa çoğalır ve totaliter psikozun tuzağına düşülür. 

Totalitarizm “hayatın ürkütücü gerçeklerinden kaçıp liderlerin sanal rahmine sığınmaktır”. Bireyin eylemleri bu rahimden, bu iç sığınaktan yönlendirilir. İnsanların artık kendi hayatı için sorumluluk taşımasına gerek yoktur. Doğum öncesi mantık ve düzenin egemen olduğu bir dünya! Bu dünyada “huzur ve sessizlik var; mutlak teslimiyetin huzuru ve sessizliği”. Ne var ki totaliter dünya düzeni, patolojik bir düzendir. Totalitarizm, halkı, mutlak bir uyuma zorlar, vatandaşlardan kör bir itaat talep eder, hayat sevincini ve toplumu ileriye götüren yaratıcılığı yok eder. Bilim adamları, politikacılar, bürokratlar vs. tarafından nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, bu yönetim biçimi, sadece kitlesel ölçekte durgunluğu, yıkımı ve ölümü besler.

Dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli sorun, totalitarizmin nasıl engellenebileceğidir? Kitlesel psikozun tuzağına düşen bir toplum için kurtuluş umudu var mıdır ya da bunu tersine çevirebilir mi? Kolektif bir deliliğin ne kadar süreceğinden emin olamayabiliriz ancak tedaviyi gerçekleştirmeye yardımcı edecek bazı adımlar atılabilir. Bu konuda farklı yaklaşımlar var; örneğin saldırının çok ve çeşitli olması beklenmedik bir anda bir karşı saldırının ortaya çıkmasına vesile olabilir. Carl Jung‘a göre, akıl sağlığının egemen olduğu bir ortamı çılgınlığa çevirmek isteyenlerimiz için ilk adım, kendi zihnimizi düzene sokmak ve başkalarının takip etmesi için ilham verici bir şekilde yaşamaktır.  Çağımız insanı kurtarıcı kişiler, başkaları için bir umut ışığı olacak insanlar bekliyor. Hepimizin totaliter psikozun etkisinden kurtaracak insanlara ihtiyacı var. Bu bazen bir kişi bazen de birkaç kişi olabilir. Birey psikozun etkisinden uzak yaşadığını düşünse bile, atması gereken bazı adımlar vardır. Önce propagandaya karşı bir duyarlığı olabildiğince geniş kitlelere ulaştırmaya çalışması gerekir. Çünkü hakikat, totaliter yöneticiler tarafından pazarlanan kurgu ve sahteliklerden daha güçlüdür ve bu nedenle başarıları kısmen, serbest bilgi akışını sansürleme yeteneklerine bağlıdır. İkinci adım yönetici seçkinleri gayri meşrulaştırmak için mizah ve alay kullanmak. İroni… Meerloo‘nun ifadesiyle “Aramızda dolaşan demagoglar ve potansiyel diktatörlerle alay etmeliyiz”.

Sovyetlerdeki komünist yönetime karşı çıkan ve daha sonra Çekoslovakya cumhurbaşkanı olan Vaclav Havel‘in önerdiği yöntem ise alternatif yaşam alanları inşa etmektir. Bu  Totaliter bir toplumda fiziksel olarak var olan ancak ahlaki olarak bunun dışında olan herhangi bir organizasyon, iş, kurum, teknoloji veya yaratıcı arayış biçimidir. Yani egemen söylemin ne yanında olmak ne de karşısında olmak. Topyekûn bu tezgâhın dışında olmak. İşleyişe katılmamak.  Totalitarizmin tuzağına bütünüyle düşmeden önce yapılması gereken şeylerden biri de olabildiğince çok insanın ortak bir noktada buluşmasıdır. Nasıl yönetici elitler pasif bir şekilde oturmak yerine güçlerini pekiştirmek için bilinçli adımlar atıyorsa, halk da daha özgür bir dünya için aktif ve uyumlu bir çaba içinde olmalıdır. Totalitarizm sanrılarının kurbanı olan bir dünyada bu bir meydan okuma olabilir, ancak Thomas Paine‘in dediği gibi “Zorbalık öyle kolayca üstesinden gelinecek bir şey değildir ama ne kadar çetin olursa zafer de o kadar şanlı olur. ”

Hasan BOYNUKARA

1 Yorum

  1. Ramazan Özer Cevapla

    “Egemen söylemin ne yanında olmak ne de karşısında olmak.” Egemen elitler avucunu yalasın. Kolay kolay tezgaha düşer miyiz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir